Denizli’de bir gece kaldıktan sonra ertesi sabah otogara giderek Uşak otobüsüne bindim. Yaklaşık iki saatlik bir yolculuğun ardından öğle saatlerinde Uşak’a ulaştım.
Konaklayacağım yeri önceden ayırtmıştım. Otelin otogara çok yakın olduğunu görünce ayrıca sevindim. Üstelik yine şanslıydım; normal giriş saatini beklememe gerek kalmadan odama yerleşebildim.
Bu kez Denizli’deki kadar yorgun değildim. Dolayısıyla vakit kaybetmeden Uşak’ı keşfetmek istiyordum. Özellikle aklımda tek bir yer vardı:
Ulubey Kanyonu.
Ancak önce karnımı doyurmam gerekiyordu.
Uşak’ta ilk sofra
Otogarın çevresinde, Denizli’de olduğu gibi özellikle Uşak’a özgü ürünleri sunan çok belirgin, herkesin tavsiye ettiği bir lokanta bulmak kolay olmadı. Karşıma daha çok büyük şehirlerde de alışık olduğumuz kebapçı ve restoranlar çıktı.
Otogarın yakınlarında mütevazı bir pideciye girdim. Küçük, salaş sayılabilecek bir dükkândı ve işletmede kadınların çalışıyor olması ayrıca dikkatimi çekti.
Kuşbaşılı pide söyledim.
Yanında da kendi yaptıkları yayık ayranını ikram ettiler.
Gösterişsiz bir yerde, gösterişsiz bir yemek…
Ama oldukça lezzetliydi.
Kuşbaşılı pide ile yayık ayranının birlikteliği de çok iyi gitti.
Karnımı doyurup asıl hedefime, Ulubey Kanyonu’na doğru yola çıkmaya hazır hale geldim.
Ulubey Kanyonu’na beklenmedik ulaşım
Uşak’ta Ulubey Kanyonu’nu sorduğumda, özellikle daha önce orayı görmüş kişilerden aldığım ilk tavsiye, özel araçla gitmemin daha uygun olacağı yönündeydi.
Fakat biraz daha araştırınca özel araca ihtiyacım olmadığını öğrendim.
Uşak’tan Ulubey ilçesine giden minibüsler vardı ve bunlardan bazıları kanyon yönüne kadar ilerliyordu.
Burada ilginç bir ayrıntı da öğrendim.

Eğer minibüste kanyona gidecek yeterli sayıda yolcu varsa araç, kanyona doğru uzanan yaklaşık 200 metrelik yola kadar giriyor; yolcuları daha yakından bırakabiliyordu. Ancak ben tek yolcu olduğum için minibüs beni bu yolun başında bıraktı.
Aslında bu da benim için kötü bir durum değildi.
Yaklaşık 200 metrelik yol, düzgün parke taşlarıyla döşenmiş, bakımlı ve yürüyüşe uygun bir şekilde düzenlenmişti. Anlaşılan belediye buranın turizm değerini önemsemişti.
Yürüyerek kanyona ulaştım.
Kanyon değil, cam balkon heyecanı
Kanyonu ilk uzaktan gördüğümde büyük bir şaşkınlık yaşamadım.
Daha önce farklı ülkelerde ve Türkiye’nin değişik bölgelerinde kanyonlar, vadiler ve derin çukurlar görmüştüm. Dolayısıyla görüntünün kendisi benim için tamamen yeni değildi.
Benim asıl merak ettiğim şey ise cam balkondan kanyona bakmaktı.
Sosyal medyada bu cam balkonda yürüyen insanları daha önce görmüş, hatta onları izlerken kendi kendime “Ben burada yürüyebilir miyim?” diye düşünmüştüm.
Üstelik kendimde böyle bir fobi olabileceğini de hissediyordum.
Yaklaşık 50 liralık bir biletle cam balkona çıkılıyor. Yaklaşık 50 kişiyi alabilecek büyüklükteki bu platforma ilk adımı attığınız anda, eğer yükseklikle ilgili bir tedirginliğiniz varsa, bunun ne anlama geldiğini anlıyorsunuz.

Çünkü camın altından baktığınızda yüzlerce metre aşağıdaki boşluğu görüyorsunuz.
Platformun camlarının çizilmemesi amacıyla ziyaretçilere galoş giyme zorunluluğu da getirilmiş.
Ben de galoşlarımı giyip yürümeye başladım.
Şimdi “Hiç tereddüt etmeden, büyük bir cesaretle cam balkonun ucuna kadar yürüdüm” dersem gerçeği tam olarak anlatmış olmam.
Birkaç adım attıktan sonra geri döndüm.


Fakat sonra etrafıma bakınca benden daha çok zorlanan insanların da olduğunu gördüm. Hatta genç bir delikanlının annesini cam balkonda yürümeye teşvik ettiğine tanık oldum:
“Hadi, hadi yürü…”
Bazı ziyaretçilerin ise balkona kadar gelip son anda vazgeçtiğini görünce kendime biraz daha cesaret verdim.
Sonunda cam balkonun ucuna kadar gitmeyi başardım.Fotoğrafımı da çektim.
Fakat küçük bir tavsiye verebilirim:
Aşağıya bakmayın!
Uzaklara bakarsanız işiniz çok daha kolay.
Ben de öyle yaptım. Aşağıya bakmadan, mümkün olduğunca karşıdaki manzaraya odaklanarak yürüdüm.
Ne çok büyük bir kahramanlık yaptığımı söyleyebilirim ne de korkmadığımı…
Ama benim için önemliydi.
Çünkü gerçekten böyle bir fobim olduğunu o gün daha iyi anladım.
İşin ilginç yanı, uçaktan çekinmeyen, helikoptere binmiş, hatta Amerika’daki Empire State Building’den aşağıya bakmış biri olarak bu cam balkonda neden bu kadar tedirgin olduğumu ben de açıklayamadım.
Demek ki insanoğlunun korkuları her zaman mantıkla açıklanamıyor.
Kanyonun ardından Ulubey pazarı
Cam balkondaki küçük cesaret sınavımdan sonra kanyonun yanındaki belediye tesislerinde biraz dinlendim. Bir şeyler atıştırdım, çay içtim ve fotoğraflarımı çektim.
Ardından yürüyerek Ulubey ilçe merkezine doğru devam ettim.
İlçe merkezinde bir pazara rastladım.


Burada daha doğal, daha yerel ve büyük şehirlere göre daha uygun fiyatlı ürünlerle karşılaşacağımı düşünüyordum.
Pazarda çok büyük bir çeşitlilik yoktu. Yörede yetişen meyve ve sebzelerin yanında başka bölgelerden getirildiği belli olan ürünler de vardı.
Beni şaşırtan, bazı ürünlerin fiyatlarının İstanbul’dan pek farklı olmaması, hatta bazılarının İstanbul’dan daha pahalı olmasıydı.
Ancak yörede yetişen ürünlerde durum farklıydı.
Özellikle üzüm ve şeftali dikkatimi çekti.

Üzüm çeşitlerinin aynı fiyattan satıldığını görünce dört farklı üzüm çeşidini karıştırarak kendime küçük bir üzüm sepeti yaptım. Yanına da şeftali aldım.
İki gündür doğru dürüst meyve yememiştim.
Böylece kendime küçük bir meyve ziyafeti de çekmiş oldum.
Uşak’ın meşhur tarhanası
Uşak’ta insanlara sorduğum klasik soruyu burada da tekrarladım:
“Buranın nesi meşhur? Buraya özgü ne var?”
Aldığım cevap beni şaşırtacak kadar ortak oldu:
Tarhana.
Uşak’ın tarhanasının meşhur olduğunu öğrenince Ulubey pazarındaki köylü bir kadından tarhana satın aldım.
Daha sonra şehir merkezinde de tarhana satıldığını gördüm. Ürünlerin doğal olup olmadığı konusunda satıcıların farklı iddiaları vardı. Açıkçası bir şehir gezisinde “benimki doğal, ötekininki değil” tartışmasının ne kadar güvenilir olduğunu anlamak kolay değil. Ben daha çok ürünü yerinden, üreticisinden alma fikrini tercih ettim.
Fakat asıl merak ettiğim başka bir şeydi:
Madem Uşak tarhanası bu kadar meşhur, nerede tarhana çorbası içebilirim?

Bu sorunun cevabını bulmak düşündüğümden daha zor oldu.
Bana bir yer tarif ettiler. Oraya gittiğimde hem çorba hem makarna yaptıklarını, fakat artık kapanmak üzere olduklarını öğrendim.
Böylece başka bir lokanta aramaya başladım.
“Tarhanası meşhur ama lokantada tarhana çorbası yok!”
Yolun karşı tarafında iki restoran olduğunu, ikisinin de çorba yaptığını söylediler.
İkisine de sordum:
“Tarhana çorbanız var mı?”
Cevap:
Yok.
İlk anda bunu biraz tuhaf buldum.
Sonra nedenini öğrenince açıklama aslında son derece mantıklı geldi.
Uşak’ta tarhana zaten evlerde yapılan, günlük hayatın içinde yaşayan bir ürün. Birçok ailenin kendi hazırladığı tarhanası var.
Dolayısıyla Uşaklı için evinde kendi tarhanası dururken dışarı çıkıp lokantada tarhana çorbası içmek çok da cazip bir fikir değil.
Üstelik şehre gelen turistlerin de Uşak’a gelir gelmez ilk arayacağı yemeğin tarhana çorbası olmayacağı düşünülünce, lokantalarda sürekli tarhana çorbası bulundurmamak anlaşılır hale geliyor.
Bu küçük ayrıntı aslında bana yöresel mutfakların önemli bir gerçeğini hatırlattı:
Bir ürünün çok meşhur olması, mutlaka restoran menülerinin başköşesinde bulunacağı anlamına gelmiyor.
Bazı lezzetler restoranlarda değil, evlerde yaşamaya devam ediyor.
Belki de Uşak tarhanasının gerçek hikâyesi biraz da burada.
Uşak’ta akşam sofrası
Tarhana çorbası konusunda istediğimi bulamayınca, en azından iyi bir akşam yemeği yiyebileceğim bir restoran aradım.
Sonunda oldukça şık, güzel dekore edilmiş, ailelerin de rahatlıkla geldiği, servis kalitesi yüksek bir restorana girdim.
Menü oldukça zengindi.
Ben yine kuzu tandır tercih ettim.
Denizli’de yediğim kuzu kebaptan oldukça farklı bir sunumla geldi.
Ve yine tam not verdim.
Uşak’a gidecek olanlara, özellikle bu restoranın adını fotoğraflarıma baktıktan sonra kesinleştirerek ayrıca önermek istiyorum.
Beni şaşırtan bir başka konu ise fiyat oldu.
Yediğim yemeğin, mekânın kalitesi ve sunduğu hizmet düşünüldüğünde İstanbul’da aynı fiyata bulunmasının neredeyse mümkün olmadığını düşündüm.
Bu da Uşak açısından benim için hoş bir sürprizdi.
Yemekten sonra gün içinde pazardan aldığım üzüm ve şeftaliler de yanımdaydı.
Onlarla da kendime küçük bir meyve ziyafeti çektim.
Böylece Uşak gezimi tamamlamış oldum.
Uşak bende ne bıraktı?
Uşak, Denizli gibi beni ilk bakışta büyük bir turizm şehri görüntüsüyle karşılamadı.
Şehrin ana karayolu üzerindeki konumu ve bu yol boyunca uzanan ticari caddeleri, zaman zaman kendimi bir karayolu kenarında yürüyen yolcu gibi hissetmeme neden oldu.
Çok büyük bir turistik merkez görüntüsüyle karşılaşmadım.
Ama Uşak’ın bana sunduğu asıl deneyim başka yerlerdeydi:
Ulubey Kanyonu,
cam balkonun üzerinde yaşadığım küçük cesaret sınavı,
Ulubey pazarındaki üzüm ve şeftaliler,
evlerin mutfağında yaşayan Uşak tarhanası
ve
son akşam yediğim başarılı kuzu tandır.
Bir de şunu öğrendim:
Bir şehrin kendisi çok büyük bir turizm merkezi olmayabilir; fakat o şehrin sınırları içinde bulunan tek bir doğal güzellik bile o şehri görmeniz için yeterli bir neden olabilir.
Benim için Uşak’ın böyle bir nedeni vardı:
Ulubey Kanyonu.
Ve ertesi sabah artık yeni bir şehre, Afyonkarahisar’a doğru yola çıkacaktım.