Afyon’dan hareket ettikten sonra yaklaşık iki saat süren bir yolculuğun ardından Kütahya’ya vardım.
Kütahya benim için aslında eski bir anının şehriydi.
Sosyal Güvenlik Kurumu’nda Başmüfettiş olarak görev yaptığım yıllarda, dört müfettiş arkadaşımla Antalya’daki bir seminere giderken rahmetli arkadaşım Nazif’in arabasıyla Kütahya’dan geçmiştik. O yolculuktan aklımda kalan tek şey, Kütahya’da bir yerde verdiğimiz çay molasıydı.
Güzel, belediyeye ya da resmî bir kuruma ait olduğunu düşündüğüm bir çay bahçesinde oturmuş ve çay içmiştik.
Hepsi bu.
Kütahya’ya ilişkin başka hiçbir görüntü hafızamda kalmamıştı.
Bu nedenle, beş şehirlik yolculuğumda Denizli kadar merak ettiğim şehirlerden biri de Kütahya oldu. Üstelik Kütahya hakkında yıllardır çok şey duymuş olmama rağmen şehri doğru dürüst tanımıyordum.
Kütahya’da en şanslı olduğum şey
Konaklama yerimi yine bir gün önceden ayarlamıştım.

Kütahya’da kaldığım yer küçük bir çam korusunun içerisindeydi.
Şehir açısından “en şanslı olduğum yer Kütahya mıydı?” bilmiyorum ama konaklama açısından kesinlikle bu şehirde çok şanslıydım.
Kaldığım yerden son derece memnun kaldım. Üstelik hemen yakınımda belediyeye ait sosyal tesisler vardı. Hem kaliteli hem de uygun fiyatlıydı.
Toplu taşıma ile kaldığım yere yaklaşık yirmi dakika içerisinde ulaştım. Yerleşir yerleşmez de vakit kaybetmeden çevreyi yürüyerek tanımaya karar verdim.
Kaldığım bölgenin Bengisu olduğunu öğrendim.
Bengisu’yu, sonradan gördüğüm diğer Kütahya semtlerine göre daha gelişmiş ve orta gelir grubunun yaşadığı bir bölge olarak değerlendirdim.
Fakat dürüst olmak gerekirse Kütahya’nın genel gelişmişlik düzeyini, bu seyahatte gördüğüm şehirler arasında daha geride gördüm. Özellikle ara sokaklara girdikçe ve eski mahalleleri dolaştıkça bu kanaatim daha da güçlendi.

Ama bu, Kütahya’nın hoşuma gitmediği anlamına gelmiyordu.
Tam tersine…
Kütahya’da başka bir Anadolu havası
Kütahya’nın kendine özgü bir şirinliği vardı.
Denizli, Uşak ve Afyon’da gördüğüm insan profili bana daha büyük şehirlerde alıştığımız şehirli nüfusu hatırlatırken Kütahya’da daha farklı bir Anadolu insanı gördüğümü hissettim.
Bunu özellikle parklarda ve çay bahçelerinde fark ettim.

Birçok yerde kalabalık erkek grupları oturuyordu. Bir ara bu görüntü benim de espri konusu oldu.
“Bunlar burada ne yapıyor?” diye sorduğumda bir beyefendi,
“Bunlar belediyenin görevlileri,” dedi.
“Nasıl yani?” diye şaşırdım.
“Çalışıyorlar,” dedi.
Ben de ilk başta gerçekten inanmıştım. Hatta ilk videomda, “Belediye çalışanları herhalde mola vermişler” diye düşündüğümü söyledim.
Sonra işin bir espri olduğunu öğrendim.
Meğer bunlar akşama kadar oturup hükümet kurup hükümet yıkan, politika yapan, sonra da evlerine giden adamlarmış!
Gülümseten bir Anadolu esprisiydi.
Ama şakanın altında gördüğüm gerçek görüntü de vardı:
Kütahya’da parklarda, çay bahçelerinde ve kafelerde, özellikle orta gelir ve altındaki insanların oluşturduğu yoğun kalabalıkları diğer şehirlerden daha fazla gördüm.
Kütahya’nın gözlemesi
Her şehirde yaptığım gibi yine aynı soruyu sordum:
“Burada ne yenir?”
Kütahyalılar hiç tereddüt etmeden cevap verdiler:
“Gözleme.”

Gözlemeyi duyunca doğrusu biraz şaşırdım.
Çünkü gözleme hepimizin bildiği, yufkadan kolayca yapılabilen, evlerde bile sık sık hazırlanan bir yiyecek. Ben de zaman zaman gözleme yaparım.
Ama Kütahya’da girdiğim gözlemecide bunun hiç de öyle sıradan bir yiyecek olmadığını gördüm.
Burada gözleme adeta bir el sanatı haline gelmişti.
Kara buğday unuyla hazırlanıyordu. İç harcında haşhaş, ıspanak ve kıyma gibi malzemeler kullanılıyordu. Sıcacık olarak önüme geldi.
İlk lokmada farkı anladım.
Ağızda dağılan, sıcak, yoğun aromalı ve son derece doyurucu bir lezzetti.
Yanında çayımı da içtim.
Açıkçası bugüne kadar evde yaptığım veya farklı yerlerde yediğim gözlemelerle bunun arasında ciddi bir fark vardı.
Kütahya’ya gidenlere benim özellikle Kütahya’ya özgü gözlemeyi tatmalarını öneririm.
Germiyan Sokak
Gezilecek yerleri araştırırken Germiyan Sokak da karşıma çıktı.

Eski konakların restore edilerek yeniden yaşama kazandırıldığı tarihî bir sokaktı.
Türkiye’nin farklı şehirlerinde son yıllarda yapılan bu çalışmaları çok önemsiyorum. Afyon’da, Eskişehir’de, Gaziantep’te ve daha birçok şehirde eski konakların, köşklerin ve tarihî yapıların restore edilerek kültür ve sanat hayatına kazandırıldığını gördüm.

Bence belediyelerin ve kamu kurumlarının yaptığı en değerli işlerden biri bu.
Geçmişten kalan bir yapıyı sadece korumak değil, onu yeniden yaşayan bir kültür mekânına dönüştürmek çok önemli.
Germiyan Sokak’ta da gerçekten güzel restore edilmiş konaklar vardı.
Fakat bir şeye şaşırdım:
Sokak neredeyse bomboştu.
Hiç turistik bir hareketlilik yoktu.
Bunun nedenini sorduğumda hafta içi olduğunu, özellikle akşam saatlerinde ve hafta sonlarında çok daha kalabalık olduğunu söylediler.
Taş konağın içinde iki yeni tat
Germiyan Sokak’ta birkaç otantik ürün satan yer vardı.
Bunlardan birinin içine girdim.
Şeker Konağı
İyi ki de girmişim.
Taş bir konağın içerisinde, menüde daha önce hiç duymadığım tatlılar vardı.
Bunlardan birini seçtim:
İncir uyutması.

Yanında da reyhan şerbeti söyledim.
İncir uyutmasını çok beğendim. Benim anladığım kadarıyla muhallebi kıvamındaki tatlı içerisinde ceviz ve incir reçeli bulunuyordu.
Son derece lezzetliydi.
Kendimi frenlemesem ikinci porsiyonu bile isteyecektim.
Reyhan şerbetini ise ilk kez içiyordum. Çok hoş, ferahlatıcı ve farklı bir aroması vardı.
İki tat da benim için Kütahya’nın sürprizlerinden biri oldu.
Kütahya’ya gidenlere özellikle incir uyutması ve reyhan şerbetini denemelerini tavsiye ederim.
Menüde başka yöresel tatlılar da vardı ama o sırada bazıları hazır olmadığı için onları tadamadım.
Belki bir sonraki Kütahya ziyaretinde…
Taş konağı gezdim Kent müzesi olarak oluşturulmuştu. Konağı gezdikten sonra iyiki gezmişim yoksa benim için büyük bir kayıp olurmuş. Sokağı keşife devam ettim.
Bu kez karşıma sanat çıktı
Taş konaktan çıktıktan sonra yürümeye devam ederken karşıma genç bir seramik sanatçısı çıktı.
Bir eser üzerinde çalışıyordu.
Dükkânda, isteyenlerin ücret karşılığında seramik yapımına katılabileceğine ilişkin bir bilgi vardı.
Benim zaten büyük heveslerimden biri de bu tür sanatları deneyebilmek.
Resim sanatının yanında heykel, çini, cam ve seramik gibi sanat dalları da beni her zaman çok ilgilendirmiştir. Bunları mümkün olduğunca kendim deneyimlemeyi de isterim.
Hazır karşıma böyle bir fırsat çıkmışken değerlendirmemek olmazdı.
Ben de seramik denemesine katıldım.
Sanatçı “Bunu siz yapacaksınız” deyince aramızda küçük bir şaka yaptık.
“Öyleyse çekim yapayım, seni de kalfam gibi göstereyim,” dedim.
O da bu oyuna çok güzel katıldı.
Gerçekten çok tatlı, sıcak ve işini severek yapan bir sanatçıydı. Bir anda sanki benim gerçekten kalfam gibi davrandı.
Sonunda, büyük ölçüde benim yaptığım ama onun da zaman zaman dokunuşlarıyla şekillendirdiği küçük bir vazo ortaya çıktı.
Minik, şirin bir vazoydu.
Fakat önümde Eskişehir yolculuğu da vardı.
Islak çamurdan yapılmış bu eseri İstanbul’a nasıl götüreceğimi düşünmeye başladım. Kırmadan, dökmeden nasıl taşıyacaktım?
Sanatçı sağ olsun benden ayrıca benden ücret almadı. Vazoyu tezgâhında kurumaya bırakabileceğini, akşam gelip alabileceğimi söyledi.
Bana özel yaptığı bu jesti hiç unutmayacağım.
Gece yeniden Germiyan Sokak
Konakladığım yere döndükten sonra akşam yemeği siparişimi vermeden önce vazomu almak üzere yeniden Germiyan Sokak’a doğru yola çıktım.
Bu arada yol üzerinde leblebi kurabiyesi gördüm.
Onu da hemen aldım ve çantama attım.
Germiyan Sokak’a vardığımda saat dokuz civarındaydı ve artık her yer kapanmıştı.
Fakat seramik sanatçısının bana vazomu bıraktığı yeri tarif etmesi sayesinde eserimi buldum.
Büyük bir dikkatle vazomu alıp konakladığım yere getirdim.
Böylece Kütahya’dan yalnızca fotoğraflar ve tatlarla değil, kendi ellerimle yaptığım küçük bir seramik vazoyla ayrılacağım kesinleşmişti.
Akşam yemeği: Güveçte köfte



Sonra yakındaki sosyal tesislere geçtim.
“Burada ne meşhur?” diye sorduğumda bana güveçte köfteyi önerdiler.
Sipariş verdim.
Gelen yemek oldukça doyurucu ve lezzetliydi. Gerçekten doğru bir seçim yaptığımı düşündüm.
Üstelik fiyatı da oldukça uygundu.
Birkaç bardak çayımı, sodamı içtikten sonra odama çıktım.
Artık dinlenme zamanıydı.
Çünkü ertesi gün rotamın son şehri Eskişehir olacaktı.
Fakat bu kez kafamda başka bir sorun vardı.

Denizli’den çıktığımda neredeyse boş olan yolculuk yüküm, Uşak, Afyon ve Kütahya’dan sonra neredeyse iki katına çıkmıştı.
Sucuklar…
Lokumlar…
Tatlı alışverişleri…
Leblebi kurabiyesi…
Ve en önemlisi, Kütahya’da kendi ellerimle yaptığım küçük seramik vazom…
O gece yatağa uzandığımda bir yandan güzel bir günü tamamlamanın huzurunu yaşarken, diğer yandan tek bir şeyi düşünüyordum:
“Keşke baştan büyükçe bir valiz alsaydım!”
Yolculuğun son durağı Eskişehir’di ama artık benim için mesele yalnızca orayı gezmek değildi.
Bunca şeyi İstanbul’a nasıl taşıyacaktım?