konserlerdragos
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Hafif Yağmurlu
20°C
İstanbul
20°C
Hafif Yağmurlu
Cumartesi Parçalı Bulutlu
20°C
Pazar Parçalı Bulutlu
20°C
Pazartesi Az Bulutlu
20°C
Salı Az Bulutlu
21°C

Denizli: Şehri, Sofrayı ve Bir Dostun Hatırasını Yeniden Keşfetmek

14.09.2026 19:30
200
A+
A-

3 Eylül sabahı, Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan erken saatlerde kalkan uçağımla Denizli’ye doğru yola çıktım. Saat 08.00 civarında Denizli Çardak Havalimanı’ndaydım.
Denizli Havalimanı’nın şehir merkezine oldukça uzak olduğunu biliyordum. Taksiyle ulaşımın maliyetli olabileceğini düşünürken, belediyenin bu konuda önemli bir kolaylık sağladığını gördüm. Havalimanından şehir merkezine düzenli servisler vardı. Konaklayacağım yere yakın geçen servisi bulup ona bindim.

 

 
Erken uçuşun kendine özgü bir yorgunluğu var. Her ne kadar çok seyahat etmiş, uçaklara alışmış biri olsam da bende hâlâ değişmeyen bir “uçağı kaçırma” endişesi var. Bu nedenle neredeyse hiç uyumadan yola çıkmıştım. Neyse ki konaklayacağım yerde odamın hazır olduğunu öğrendim. Odaya geçip yaklaşık iki saat uyudum. Bir duşun ardından kendimi Denizli sokaklarına atmaya hazırdım.
Gümüşler’den Bayramyeri’ne:
Kaldığım yer Gümüşler tarafındaydı. İlk izlenimim oldukça olumluydu. Yeni yapıların, modern binaların ve düzgün caddelerin bulunduğu gelişmiş bir yerleşim bölgesi görünümündeydi. Bana Ankara’nın Çayyolu çevresindeki bazı bölgelerini hatırlattı.
Asıl dikkatimi çeken ise şehrin coğrafi konumuydu.
Denizli’yi yıllar sonra ilk kez gerçekten “alıcı gözüyle” görüyordum. Birçok Anadolu şehrinde olduğu gibi Denizli de coğrafyasını adeta şehrin mimarisinin bir parçası haline getirmişti. Dağlar ve tepeler şehre güçlü bir fon oluşturuyordu. Bu yönüyle bana Bursa’yı hatırlattı.
Bursa’daki Uludağ bağlantısını çağrıştıran bir başka unsur da Denizli’deki teleferik oldu. Ancak buradaki amaç yalnızca bir ulaşım aracı değil, şehrin çevresindeki yüksek ve yayla niteliğindeki bölgelere ulaşmayı sağlayan bir turizm imkânıydı.
Kahvaltı yapmadan çıktığım için önce şehir merkezine gitmeye karar verdim. Denizli’nin merkezi olarak kabul edilen Bayramyeri’ne ulaştığımda karşıma klasik bir Anadolu şehir merkezi görüntüsü çıktı: meydan, cami, çarşı ve hareketli caddeler…

         

       
Fakat burada benim için asıl keşif biraz daha farklı olacaktı.
Denizli’nin “kebap”ı
Bayramyeri çevresinde çok sayıda kebapçı vardı. Denizli’de bizim başka yörelerde “kuzu tandır” veya “fırın kebabı” diye adlandırabileceğimiz yemek, kısaca “kebap” olarak anılıyor.
Üstelik şehir bu konuda oldukça iddialı.
Öylesine çok kebapçı vardı ki hangisine gireceğimi bilemedim. Ben de klasik yöntemimi uyguladım: halka sordum.
Benim için bir şehirde en çok önerilen yer, adeta küçük bir halk oylaması gibidir. Birkaç kişiden aynı adresi duyuyorsam onu dikkate alırım. Bunun yanında bir de mekânın önünden geçerken içeriye bakarım.
Bu kez de öyle yaptım.
İçerisi en kalabalık görünen kebapçılardan birine girdim. Büyük, gösterişli bir restoran değildi; daha çok salaş, yerel bir lokanta havasındaydı. Fakat servis hızlıydı ve önüme gelen Denizli kebabı gerçekten çok başarılıydı.
Ama beni asıl şaşırtan soğandı.

Etin yanında hem taze soğan hem de fırında pişirilmiş soğan servis ediliyordu. Daha önce kebabın yanında bu şekilde pişirilmiş soğanla karşılaşmamıştım.
Etin lezzetiyle birleşen o yumuşak, tatlımsı pişmiş soğan bende ayrı bir iz bıraktı.
Bazen bir yemeği hatırlatan şey yalnızca ana ürün değildir. Yanında gelen küçük bir ayrıntı, damakta beklenmedik bir iz bırakır. Denizli kebabıyla benim hafızamda yer eden ayrıntı da işte bu fırınlanmış soğan oldu.
Sıcak sıcak irmik helvası


Denizli’ye gelmeden önce sosyal medyada gördüğüm bir görüntü vardı ki, şehre dair merakımı biraz da o görüntü tetiklemişti.
İmalattan yeni çıkmış sıcak irmik helvasının, büyük bir tezgâha dökülüp müşterilere henüz sıcakken tartılarak verilmesi…
Helvanın hemen her çeşidini seven biri olarak bu görüntü beni fazlasıyla etkilemişti.
Bu nedenle kebaptan sonra aklıma gelen ilk şey helva oldu.
Yine halka sordum:
“Sıcak irmik helvasını nerede yiyebilirim?”
Cevap neredeyse tereddütsüz geldi:
Hacı Şerif.
Denizli’de birkaç şubesi bulunan Hacı Şerif’in merkezdeki, aynı zamanda üretimin başladığı tarihi şubesine gittim. Mekânın güzel taraflarından biri de geçmişten kalan üretim araçlarının sergilenmiş olmasıydı. Böylece yalnızca bir tatlıcıya değil, aynı zamanda işletmenin geçmişine doğru küçük bir zaman yolculuğuna çıkıyorsunuz.
Sıcak irmik helvasını önce günümüzde oldukça popüler olan biçimiyle, dondurmayla birlikte tattım.
Sonra merakımdan bir porsiyon da sade, yalnızca sıcak helva olarak istedim.
Benim tercihim açık ara ikincisi oldu.
Sıcaklığını, irmiğin dokusunu ve helvanın kendi aromasını dondurmanın soğukluğu olmadan daha iyi hissettiğimi düşündüm.
Bir gastronomi gezisinde bazen en güzel sonuç, “en meşhur sunum”u değil, ürünün kendisini denediğinizde ortaya çıkıyor.
Denizli’nin günlük hayatı
Daha sonra şehri yürüyerek keşfetmeye başladım.
Çamlık, Çınar, Bayramyeri ve çarşı çevresinde dolaştıkça Denizli’nin yalnızca yeni binalardan oluşan gelişmiş bir kent olmadığını, aynı zamanda son derece canlı bir ticari hayatının bulunduğunu fark ettim.
Cadde ve sokaklar, Türkiye’nin başka şehirlerinde de gördüğümüz büyük markalarla doluydu. İlk bakışta alışık olduğumuz şehir görüntülerinden biriydi.
Fakat Denizli’nin kendine özgü bir özelliği vardı:
Kalabalık.
Her yerde insanlar, alışveriş yapan aileler, mağazalara girip çıkan müşteriler vardı. Üstelik bunlar büyük ölçüde turist değil, doğrudan şehrin kendi insanlarıydı.
Ziyaretimin okulların açılma dönemine denk gelmesi de bu hareketliliği artırmış olabilir. Ailelerin çocuklarıyla birlikte okul alışverişi yaptıklarına sık sık tanık oldum.
Böylece Denizli’nin turistik bir şehir olmasının ötesinde, kendi günlük yaşamı son derece canlı bir şehir olduğunu gözlemledim.

Pamukkale’yi neden yeniden görmedim?
Denizli yazımı okuyanların bir bölümünün aklına şu sorunun geleceğini tahmin ediyorum:
“Denizli’ye kadar gitmişken Pamukkale’ye neden gitmedin?”
Elbette gittim; fakat bu kez gitmemeyi tercih ettim.
Pamukkale’yi yaklaşık otuz yıl önce görmüştüm ve o zamanki görüntüsü hafızamda çok güzel bir şekilde yer etmişti. O yıllarda Pamukkale’nin beyaz travertenleri ve doğal yapısı üzerindeki insan müdahalesi bugünkünden çok daha sınırlıydı. Hatta o dönemde, travertenlere zarar verecek biçimde küçük bir eşya, şişe veya benzeri bir şey bırakıldığında çevresinin kısa sürede kireçle kaplandığını hatırlıyorum.
Sonraki yıllarda Pamukkale’nin beyaz ve kırmızı alanlarının önemli ölçüde azaldığı, çevresinin yapılaştığı ve doğal görünümünün değiştiği yönünde çeşitli bilgiler ve görüntüler gördüm.
Bütün bunlar bende biraz tuhaf bir duygu oluşturdu.
Pamukkale’yi yeniden görme merakından çok, hafızamda kalan Pamukkale’yi koruma isteği ağır bastı.
Ben onu hatırladığım haliyle, gerçekten bir doğa harikası olan o bembeyaz görüntüsüyle bırakmayı tercih ettim.


Bazen bir yeri ikinci kez görmek, ilk gördüğünüz güzelliği güçlendirmek yerine hafızanızdaki görüntüyü değiştirebilir.
Ben bu kez Pamukkale’nin zihnimdeki silüetine dokunmamayı seçtim.
Üstelik Denizli’nin şehir içinde görmek istediğim belli başlı noktaları belirlemiştim. Semt semt, sokak sokak daha fazla ayrıntıya girmek yerine, şehrin genel karakterini anlamanın benim için yeterli olacağını düşündüm.


Bir gün Denizli için bana yetti.
“Zobalarında Guru da meşe yanıyor Efem”
Denizli’de dolaşırken bir türkü de sürekli aklımda, dilimdeydi:
“Zobalarında Guru da meşe yanıyor Efem…”
Bu türkünün benim için Denizli’yle özel bir bağı vardı.
Geçtiğimiz sezon çok sevdiğim bu türküyü koromuzda öğretmiştim. Koromuzda hem toplu olarak hem de bazı arkadaşlarımızın solo icralarıyla seslendirilmişti.
Dolayısıyla Denizli sokaklarında dolaşırken bu türkü artık yalnızca bir repertuvar parçası değildi; benim için şehrin sesine dönüşmüştü.
Bir şehri bazen bir yapı, bazen bir yemek, bazen bir insan, bazen de bir türkü temsil eder.
Denizli benim için bunların birkaçını aynı anda taşıyordu.
Teleferik ve yaylada şaşırtan sessizlik
Aklımda hâlâ teleferik vardı.
Şehir merkezinden teleferiğe dolmuşla ulaşılabildiğini öğrendim. “Yeni Yol” dolmuşunun teleferiğe gidip gitmediğini sordum. “Evet” cevabını alınca bindim.
Bu kısa yolculuk aslında benim için ayrıca güzel bir şehir turuna dönüştü. Dolmuş beni teleferiğin giriş noktasına kadar götürdü.
Teleferiğe bindim ve yukarı doğru yükselmeye başladım.


Manzara gerçekten güzeldi.
Teleferik yolculuğunun ardından belediyenin ücretsiz minibüsleriyle daha yukarıdaki, “yayla” olarak değerlendirilen bölgeye ulaştım. Düzenlenmiş, yeşillendirilmiş, havuzları ve dinlenme alanları bulunan güzel bir ortamla karşılaştım.
Orada bulunmaktan gerçekten mutluluk duydum.
Fakat başka bir duygu da ağır bastı:
Şaşkınlık.
Eylül ayının başlarında, havanın hâlâ güzel olduğu bir dönemde böyle güzel bir yerde neredeyse hiç turist olmaması beni düşündürdü. Yerli ya da yabancı ziyaretçi sayısının bu kadar az olması, açıkçası biraz da üzdü beni.
Denizli’nin bu güzelliğinin daha fazla tanıtılabileceğini düşündüm.


Bir şehir bazen bir dostun hatırasıdır
Denizli seyahatimin benim için en anlamlı bölümü ise hiç beklemediğim bir şekilde geçmişten geldi.
Aklımda üniversiteden sınıf arkadaşım, rahmetli Bekir Akman vardı.
Bekir, benim için çok kıymetli bir arkadaştı. Üniversite yıllarında herhangi bir siyasi tartışmanın veya çatışmanın içinde olmayan, herkesle sıcak ve olumlu ilişkiler kuran, kendi halinde, son derece beyefendi bir insandı.
Denizli’ye ilk gelişim de aslında 1980’li yıllardaydı.
Üniversiteden sınıf arkadaşlarım Celal, Ziya, Hulusi ve ben önce İzmir Fuarı’na, oradan Kuşadası’na, ardından Pamukkale’ye ve Denizli’ye uzanan bir gezi yapmıştık.
Gençlik işte…
Öyle düzensiz harcama yapmışız ki Denizli’ye geldiğimizde dördümüzün de parası tükenmişti. Bir yerde bir sandviç veya tatlı alacak paramızın bile kalmadığını hatırlıyorum.
İşte o anda aklıma Bekir geldi.
Telefon ettim.
Bekir annesiyle birlikte yaşıyordu. Hiç çekinmeden, sınıf arkadaşlığının verdiği rahatlıkla, “Çok açız” dediğimi hatırlıyorum.
Sonrasında evlerinde kurulan sofrayı hayatım boyunca unutmadım.
Yer sofrasına kaç çeşit yemek geldiğini, kaç tabak yemek konduğunu, kaç çeşit tatlı ve çorba ikram edildiğini bugün bile hatırlıyorum. O kadar bol, o kadar güzel ve o kadar lezzetli bir sofraydı ki dört genç, sanki uzun süren bir orucun ardından iftar açıyormuş gibi iştahla yemek yemiştik.
Fakat asıl unutulmayan yemek değildi.
Misafirperverlikti.
Bekir’in ve ailesinin o gün bize gösterdiği yakınlık, aradan geçen onca yıla rağmen hafızamda kaldı.
Bekir’in vefatından birkaç yıl sonra oğlu Mehmet Ali Akman ile tanışmıştım. Kendisi jeoloji mühendisi olduğunu söylemişti. Denizli’ye bu seyahatimde onu yeniden aramak, yüz yüze görüşmek istedim.
Telefon ettim.
Mesai saatinin bitimine denk gelmişti. Teleferikten döndüğümde beni aldı ve oldukça şık bir kafeye götürdü. Uzun uzun sohbet ettik.
Elbette konu çoğu zaman babası Bekir’e geldi.
Onu andık, üniversite yıllarını konuştuk, geçmişi hatırladık. Bundan sonra daha sık görüşmek üzere sözleştik.
İşte o anda Denizli benim için yalnızca bir şehir olmaktan çıktı.
Bir şehrin sokakları, bir yemeğin tadı, bir türkünün ezgisi ve yıllar önce kurulmuş bir dostluk aynı yerde buluştu.
Denizli bende ne bıraktı?
Denizli’den ayrılırken aklımda tek bir görüntü yoktu.
Bir tarafta dağların çevrelediği modern ve hareketli bir şehir…
Bir tarafta Bayramyeri’nin kebapçıları, fırından çıkmış kuzu eti ve yanında benim için sürpriz olan o nefis pişmiş soğan…
Bir tarafta sıcak irmik helvası…
Bir tarafta teleferikten görünen manzara ve yukarıdaki sessiz yayla…
Bir tarafta “Zobalarında Guru da meşe yanıyor Efem”in ezgisi…
Ve bütün bunların arasında, kırk yılı aşkın zaman önce açılmış bir dostluk sofrası…
Sanırım bir şehri gerçekten tanımak biraz da budur.
Sadece nereleri gördüğünüz değil; ne tattığınız, hangi sesi duyduğunuz, kimleri hatırladığınız ve o şehirden ayrılırken içinizde ne kaldığıdır.
Denizli benim için böyle bir başlangıç oldu.
Sonraki durağım ise Uşak’tı.