konserlerdragos
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Hafif Yağmurlu
20°C
İstanbul
20°C
Hafif Yağmurlu
Cumartesi Parçalı Bulutlu
20°C
Pazar Parçalı Bulutlu
20°C
Pazartesi Az Bulutlu
20°C
Salı Az Bulutlu
21°C

Eskişehir: Tren Yolculuğu, 45 Yıllık Dostluk ve Gerçek Domatesin Tadı

21.09.2026 14:21
72
A+
A-

Kütahya’ya kadar bütün yolculuğumu otobüslerle yapmıştım.
Tam Kütahya’da, birden aklıma tren geldi:
“Acaba Eskişehir’e tren var mı?”
Çok popüler ve yaygın bir ulaşım seçeneği olduğunu düşünmüyordum. Fakat araştırınca Kütahya’dan Eskişehir’e tren olduğunu öğrendim ve hemen biletimi aldım.
Kütahya–Eskişehir arasının bir–bir buçuk saat kadar süreceğini düşünüyordum. Ancak hızlı tren olmadığı için yolculuk yaklaşık iki saat sürdü.
Benim için bu hiç sorun değildi.
Tam tersine, tren yolculuğunu zaten çok severim.
Böylece acele etmeden, Anadolu’nun güzel tabiatını seyrede seyrede Eskişehir’e doğru ilerledim.


Eskişehir’e neden tekrar gidiyordum?
Aslında Eskişehir’i bu yolculuğa dahil etmemin birkaç nedeni vardı.
Birincisi, Mayıs ayında zaten Eskişehir’e gitmiş, şehri gezmiş ve hatta Ekim ayında gerçekleştirmek üzere bir konser angajmanı yapmıştık. Ancak daha sonra bu konser anlaşması bozulmuştu.
Belki bu vesileyle bunun nedenini de öğrenebilirdim.
İkinci ve benim için çok daha önemli neden ise, grup halinde geldiğimiz mayıs gezisinde görme fırsatı bulamadığım, çok sevdiğim askerlik arkadaşım Şair Aydın Çetinkaya ile görüşmekti.
Üstelik Eskişehir’den İstanbul’a dönüşümü de trenle yapacaktım. Bu, benim için yolculuğun en rahat bölümü olacaktı.
Bir de eşimin Eskişehir’den istediği iki şey vardı. Daha önceki seyahatimizde çok beğendiğimiz pastırma ve çiğ börek vardı. Bunları da alıp İstanbul’a götürmeyi planlıyordum.
Fakat Eskişehir’e giderken aklımdaki en önemli şey Aydın’dı.
45 yıl sonra aynı heyecan
Trende Aydın’ı aradım.
Aydın benim askerlik arkadaşımdı.
Aradan tam 45 yıl geçmişti.
Yıllar sonra yalnızca 10 yıl önce annemin cenazesi için İstanbul’a geldiğinde görüşebilmiştik. Öyle bir matem ortamında çok kısa konuşabildiğimizi hatırlıyorum. Şimdi ise uzun bir aradan sonra yeniden Eskişehir’de buluşacaktık.
Aydın ve eşi, sanatla çok yakından ilgili, son derece yetenekli insanlar.
Eşi Nesibe hanım Türk Sanat Müziği alanında aruz vezni ile güfteler üreten, benim tanıdığım nadir sanatçılardan biri. Aydın ise benim gözümde çok önemli bir şair ve yazar.
Bana gösterdiği listede, Türkiye’deki şairler sıralamasında 18. sırada yer aldığını söylüyordu. Ayrıca kısa fakat felsefi nitelik taşıyan şiirler yazmasıyla kendine özgü bir tarzı olduğunu ifade ediyordu.
Ben onun yeteneğini zaten yıllardır biliyordum.
Daha önce web sayfalarımda bazı yazılarını ve şiirlerini de okuyucularımla paylaşmıştım.
Benim için Aydın, gerçekten usta bir şair ve yazar.
Trenden inince geç saatlerde kendisini rahatsız edeceğimi düşünüyordum. Fakat buluşma isteğimi öğrenir öğrenmez hemen istasyona geldi.
Böylece öğle saatlerinden akşam saatlerinde İstanbul’a döneceğim trene kadar Eskişehir’i Aydın’la birlikte dolaştık.
45 yıl sonra yeniden yan yana geldiğimizde sanki aradan o kadar zaman geçmemiş gibiydi.
Aynı heyecanla buluştuk.
Şehrin dışında küçük bir dünya
Aydın bana Eskişehir merkezine yaklaşık 10 kilometre uzaklıktaki hobi bahçesini de gösterdi.
“Hobi bahçesi” deyip geçmemek gerekiyor.
Bana göre oldukça büyük bir araziydi.


Sebze yetiştiriyor, meyve yetiştiriyor, arıcılık yapıyor. Üstelik ürünlerinde doğal yöntemleri tercih ediyor. Bütün bu çalışmayı da adeta bir terapi gibi görüyor.
Orada bana kendi yetiştirdiği domateslerden tattırdı.
Sonra da sanki çok sıradan bir şeymiş gibi birkaç kilo domatesi çantama koydu.
Ama o domatesler…
Son yıllarda yediğim en gerçek domateslerden biriydi.
İstanbul’a getirdiğimde eşim de aynı hayranlığı gösterdi.
Domates gerçekten domates gibiydi.
İnsan bazen bir şehrin en önemli gastronomik hatırasını ünlü bir restoranda değil, bir dostunun bahçesinde bulabiliyor.
45 yılın hesabını kapatmak
Aydın’la o gün yalnızca Eskişehir’i gezmedik.
45 yılın özetini çıkardık.
Neler yaptığımızı, neler yaşadığımızı, kimleri kaybettiğimizi, hayatın bizi nerelere savurduğunu konuştuk.
Dertleştik.
Güldük.
Eski günleri hatırladık.
Böyle değerli bir arkadaşım olduğu için kendimi gerçekten şanslı hissediyorum.
Kendisine, ailesine, çocuklarına ve torunlarına sağlıklı, huzurlu ve mutlu bir hayat diliyorum.
Sanat hayatlarında da başarılarının devamını diliyorum.
Hayrettin Karaca’nın izinde bir öğle yemeği
Aydın daha sonra beni Hayrettin Karaca’nın TEMA Vakfı bünyesinde oluşturulan alanın yakınındaki, yapay göletin yanındaki bir restorana götürdü.
Burada kebap yedik.


Et gerçekten lezzetliydi. Mekân kaliteli, kullanılan malzemenin de iyi olduğu belliydi.
Aydın’la birlikte geçirdiğimiz günün güzel bir yemekle tamamlanması da ayrıca hoşuma gitti.
Eskişehir: Beş şehrin sonunda başka bir dünya
Eskişehir’i anlatmak için bu yazı gerçekten yetmez.
Belki Eskişehir için birkaç ayrı yazı yazmak gerekir.
Çünkü bu beş şehirlik yolculukta gördüğüm şehirler arasında gelişmişlik, modernlik ve Avrupa şehirleriyle benzerlik açısından Eskişehir açık ara öne çıktı.
Hatta Eskişehir’i yalnızca bu beş şehirle değil, Türkiye’nin 81 iliyle karşılaştırdığımda bile ilk sıralarda, belki ilk beş içerisinde değerlendirebileceğimi düşünüyorum.
Bu noktada benim kişisel kanaatim şu:
Eskişehir’in bugün geldiği noktada Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen’in emeği çok büyüktür.
Türkiye’nin hangi siyasi görüşünden olursa olsun, hangi şehrinde yaşarsa yaşasın, böyle çalışkan, azimli ve vizyon sahibi bir belediyecinin ortaya koyduğu dönüşümün hakkını teslim etmek gerektiğine inanıyorum.
Geri kalmış bir Anadolu şehrinin böylesine modern, kültür ve sanatla iç içe, turizmi önemseyen bir şehre dönüşmesi gerçekten takdire değer.
Eskişehir’e gidecek olanların özellikle Tepebaşı ve Odunpazarı bölgelerini görmelerini öneririm.
Odunpazarı’ndan Porsuk’a
Odunpazarı başlı başına görülmesi gereken bir bölge.
Restore edilerek turizme kazandırılmış eski evler ve konaklar, sokakların tarihî dokusu, sanat ve el sanatları mekânları şehre bambaşka bir hava veriyor.
Özellikle Balmumu Heykeller Müzesi mutlaka görülmeli.
Bu müzenin ortaya çıkmasında Büyükerşen’in ve öğrencilerinin emeğinin bulunması da ayrıca dikkat çekici.
Daha önce gezdiğimiz Devrim Arabaları Müzesi de benim için çok özel bir yere sahip. Yaklaşık 60 yıl önce otomobil üretme cesaretini göstermiş bir ülkenin bugün hâlâ bütünüyle bize ait olmayan otomobillerle övünmesini doğrusu biraz hayretle karşılıyorum.
Eskişehir’de bunun dışında el sanatlarıyla ilgili müzeler, parklar, sosyal alanlar ve şehir içinde insanların nefes alabileceği çok sayıda mekân bulunuyor.

 


Ve elbette Porsuk Çayı…
Yapılan düzenlemelerden sonra Porsuk, adeta bir Avrupa şehrinin su yolunu andırıyor. Gondollarla yapılan geziler de şehrin turistik cazibesini artırıyor.
Şehrin pek çok noktasında sanat ve kültürle karşılaşıyorsunuz.
Bu nedenle Eskişehir’e gelen bir insanın,
“İyi ki gelmişim” dememesi gerçekten zor.
Son tren
Saat sekizde İstanbul’a hareket edecek trenim vardı.
Aydın beni, oldukça fazla yükümle birlikte, trene yetiştirdi.
Artık gerçekten yüküm fazlaydı.
Denizli’den neredeyse boş çıktığım bu yolculukta Uşak’tan tarhana, Afyon’dan sucuklar ve lokumlar, Kütahya’dan leblebi kurabiyesi ve kendi ellerimle yaptığım seramik vazoyu almıştım.
Bir de Eskişehir’den pastırma ve çiğ börek…
Bütün bu yükle kendimi trene attım.
Yaklaşık iki buçuk–üç saatlik yolculuğun ardından Maltepe’ye ulaştım.
Ve böylece Denizli’den başlayıp Uşak, Afyonkarahisar, Kütahya ve Eskişehir üzerinden devam eden yolculuğum sona erdi.
Beş şehirden geriye kalanlar
Bu yolculuktan geriye yalnızca fotoğraflar, videolar ve satın aldığım yiyecekler kalmadı.
Çok güzel anılar biriktirdim.
Çok güzel insanlarla tanıştım.
Yeni dostluklar kurdum, eski dostlukları 45 yıl sonra yeniden canlandırdım.
Daha önce hiç tatmadığım yemekleri, tatlıları ve içecekleri denedim.
Bir seramik vazoyu kendi ellerimle yaptım.
Tren yolculuğunu yeniden yaşadım.
Ve en önemlisi, birkaç gün boyunca kendi başıma kaldım.
Bunun insan hayatında çok önemli olduğuna inanıyorum.
İnsan sürekli birilerinin arasında, sürekli bir işin peşinde, sürekli bir sorumluluğun içerisinde yaşarken bazen kendisine zaman ayırmayı unutuyor.
Oysa insanın zaman zaman tek başına kalması, kendisine bir meşguliyet yaratması, yeni yerler görmesi, yeni insanlar tanıması ve yeni tatlar keşfetmesi gerekiyor.
Bu yalnızlık, bana göre bir yalnızlık değil.
Zihinsel bir dinlenme, ruhsal bir beslenme ve yeniden enerji yükleme biçimi.
Ben bu yolculuktan dönerken valizimde belki iki kat fazla yük taşıyordum.
Ama asıl taşıdığım şeyler valize sığmıyordu:
İnsanlar, sohbetler, dostluklar, kokular, tatlar, görüntüler ve anılar…
Belki de bir yolculuğun insana verebileceği en güzel bagaj tam olarak budur.

Duramam.

Ben miyim;
Sen misin duyguların kaynağı.
Biz miyiz;
Siz misiniz çağların sevdalısı.
Bir dimağ ağında ilmek,
Bir temas anında irkilmek,

Aydın ÇETİNKAYA

Not Bu yazımdan önceki Denizli, Uşak ,Afyon, Kütahya yazımı okuyan koristlerim onları sezonumuz açılmadan  oralara götürmemi  ısrarla talep ettiler. Bende onları kıramadığımdan  iki günlük bir gezi gerçekleştirmeyi düşünüyorum. Kafilemiz 11 kişi oldu. Yani bir futbol takımı gibi olduk, bakalım hayatın hangi yeni güzelliklerine gol atacağız……………….