konserlerdragos
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Parçalı Bulutlu
26°C
İstanbul
26°C
Parçalı Bulutlu
Cumartesi Parçalı Bulutlu
27°C
Pazar Parçalı Bulutlu
28°C
Pazartesi Açık
28°C
Salı Açık
28°C

SINIRLARI AŞAN EZGİLER VE HATIRALAR: KIBRIS’TA “OĞLAN OĞLAN”IN İZİNDE Larnaka ve Moldova anılarım

SINIRLARI AŞAN EZGİLER VE HATIRALAR: KIBRIS’TA “OĞLAN OĞLAN”IN İZİNDE Larnaka ve Moldova anılarım
30.05.2026 13:27
62
A+
A-

SINIRLARI AŞAN EZGİLER VE HATIRALAR: KIBRIS’TA “OĞLAN OĞLAN”IN İZİNDE
Serdar Taştanoğlu’nun kaleminden

Bazı yolculuklar yalnızca yeni şehirler göstermez; insanın hafızasında saklı duran soruları da uyandırır. Kıbrıs seyahatim benim için biraz böyle oldu. Larnaka sokaklarında dolaşırken, Tuz Gölü kıyısında yürürken ve Hala Sultan Tekkesi’nin sessiz avlusunda vakit geçirirken yalnızca bir ülkeyi değil, tarihin ve kültürün birbirine karışmış izlerini de görmeye başladım.

Larnaka, Kıbrıs’ın güneydoğusunda yer alan sıradan bir sahil kenti değildir. Fenikelilerden Bizans’a, Haçlılardan Osmanlı’ya kadar birçok medeniyetin uğrak noktası olmuş önemli bir limandır. Tuz Gölü, kale, liman ve ibadethaneler yüzyılların tanıklığını taşır. Bugün sahil boyunca yükselen modern yapılar bazen bu eski ruhu gölgeler gibi görünse de, şehrin derin hafızası hâlâ hissedilir.

Bizim için en anlamlı durak kuşkusuz Hala Sultan Tekkesi oldu.

Hazreti Peygamber’in süt teyzesi kabul edilen Ümmü Haram’ın hatırasını yaşatan bu kutsal mekân, yüzyıllardır Müslümanların ziyaret ettiği önemli bir maneviyat merkezidir. Annem burada namaz kılmak istedi. Dizlerindeki kireçlenme sebebiyle eğilip kalkmakta zorlanıyordu. Ona bir sandalye buldum. Sessizce namazını kıldı.

Namaz bitince gözlerinin ıslandığını fark ettim.

Kaybettiklerine dua ettiğini, çocukları ve torunları için sağlık ve huzur dilediğini söyledi. Şakalaşmak istercesine, “Babam için de bir şey yok mu?” diye sordum. Gülümsedi:

“Olmaz mı? Ona da ömür diledim.”

İnsan bazen annesinin duasında yalnız ailesini değil, bütün geçmişini görür.

Annem ibadet ederken ben de orada görevli Rum bekçiyle sohbet etmeye başladım. Son derece iyi İngilizce konuşuyordu. Nereden geldiğimi sordu.

“Türkiye’den, İstanbul’dan” dedim.

Bir süre sustu, sonra dikkat çekici bir cümle kurdu:

“Görüyorsunuz değil mi, biz sizin ibadethanelerinizi nasıl koruyoruz? Oysa siz bazen kapatıyor ya da camiye çeviriyorsunuz.”

O an kolay cevap veremedim.

Çünkü tarih, kitap sayfalarında okunduğunda başka; bir insanın gözlerinin içine bakarken bambaşka bir ağırlık taşıyor. Ona söylemedim ama içimden geçen şuydu:

Her toplumun kendi hafızası, acıları ve haklı gördüğü yanları vardır. Fakat kutsal mekânlara duyulan saygı, insanlığın ortak vicdanında daha yüksek bir yerde durmalıdır.

Belki de yolculukların gerçek anlamı, bize kesin cevaplar vermesi değil; daha derin sorular sordurmasıdır.

Kıbrıs bana yalnızca tarih değil, müziğin sınır tanımayan yolculuğunu da düşündürdü.

Çünkü Larnaka’dan ayrılırken zihnimde dolaşan ezgi, çocukluğumuzdan bildiğimiz o tanıdık türküydü:

“Oğlan oğlan kalk gidelim…”

Kıbrıs yöresine ait neşeli halk türküsü “Oğlan Oğlan”, adanın en sevilen ezgilerinden biridir.

Oğlan oğlan kalk gidelim
Sigaranı fenerini yak gidelim
Ne güzel oğlan babası çoban…

diye başlayan bu türkü, yalnızca bir oyun havası ya da eğlence şarkısı değildir. İçinde sevda, köy hayatı, gençlik coşkusu ve halk mizahı vardır.

Ancak beni asıl düşündüren şey, bu türkünün izlerinin Kıbrıs’la sınırlı olmamasıydı.

Moldova’da yaşayan Gagavuz Türkleri arasında da “Oğlan Oğlan” adıyla söylenen çok benzer bir türkü vardır:

Oğlan oğlan kalk gidelim
Granitsa boyunda koyun güdelim
Ne güzel oğlan yalabık çoban…

İki türkü yan yana konulduğunda şaşırtıcı benzerlikler görülür. Aynı çağrı:

“Oğlan oğlan kalk gidelim…”

Aynı çoban imgesi…

Aynı gençlik ve sevda dili…

Elbette bunların birebir aynı eser olduğunu söylemek kolay değildir. Halk müziği, kesin sınırlar çizilerek yaşayan bir dünya değildir. Türküler göç eder, değişir, yeni sözler kazanır, bazen melodiler aynı kalırken sözler değişir; bazen de aynı sözler farklı melodilerle yaşamayı sürdürür.

Fakat burada göz ardı edilemeyecek bir gerçek vardır:

Kıbrıs’taki “Oğlan Oğlan” ile Moldova’daki Gagavuz “Oğlan Oğlan” arasında ortak bir kültürel hafızanın izleri görülmektedir.

Belki limanlardan limanlara taşınan denizciler…

Belki Osmanlı coğrafyasının geniş dolaşım ağı…

Belki göçler…

Belki de yüzyıllar boyunca insanların birbirine bıraktığı görünmez miras…

Kesin cevabı tarihçiler tartışabilir.

Ama müzik bazen arşivlerden daha inatçı bir hafızaya sahiptir.

Larnaka sahilinde yürürken bir yanda modern apartmanları, diğer yanda yüzyılların sessizliğini taşıyan denizi izledim. Ve içimden şu soru geçti:

Acaba insanlar birbirlerini önce tarihle mi tanır, yoksa türkülerle mi?

Belki de “Oğlan Oğlan” bunun cevabını çoktan vermiştir.

Çünkü siyaset sınırlar çizer.

Ama ezgiler çoğu zaman o sınırları tanımaz.

​Çocukluk yıllarım… Anne tarafımın, yani annemin atalarının Kıbrıs kökenli olmasının ezikliğini, daha doğrusu bu menşein bana acımasızca hissettirildiği o karanlık dönemi unutmam mümkün değil. Kimler tarafından mı? Acımasız, kıskanç ve cahil insanoğlunun o küçük yaştaki ruh halleri tarafından… Çalışkanlığımla, yeteneklerimle başa çıkamayan çocuklar, bana olan hınçlarını ya kökenimizin Rum olduğu yargısıyla ya da alaylı imalarıyla almaya çalışırlardı. Bu hastalıklı davranışlar o günden bugüne hiç değişmedi; yakın tarihte, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanımız Sayın Ekrem İmamoğlu’na,  rakiplerinin “Pontus Rumu” damgasını vurması da aynı cehaletin yansımasıdır.
​Hüseyin Hoca ve “Turkuaz”ın Gizemi
​Yıllarca, “Türkler sarışın olmaz, olsa olsa çekik gözlü olur” diyenlerin karşısında savunamadığım kökenimle ilgili sorgulamalarım, yıllar önce Kıbrıs’ta Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde tanıştığım Hüseyin Hoca ile son buldu. Sarışın ve mavi gözlü olan Hüseyin Hoca’ya o samimi sorumu sordum: “Hocam, biz sarışın ve mavi gözlüyüz ama Türkler böyle tarif edilmiyor. Kıbrıslı Türkleri nasıl açıklayacağız?”
​Hüseyin Hoca katıla katıla güldü ve o meşhur analiziyle kimliğimi bana geri verdi: “Serdarcım, Kıbrıs Türkleri Osmanlı’nın Karaman’dan, yani Konya’dan Kıbrıs’a sürgün ettiği Karaman Türkleridir. Selçuklular Anadolu’da kalan Oğuzlardır. Oğuzların bir kolu olan Gökoğuzlar (Gagavuzlar) ise Karadeniz kıyılarına yerleşmiş, ağırlıklı olarak sarışın, mavi gözlü Türklerdir. Atatürk de bir Karamanlıdır. Mavi ve yeşil rengin karışımına ne diyoruz? Turkuaz. Aslında bu kelime ‘Türk rengi’ demektir, İngilizce ‘Turkeyes’ ise ‘Türkgözü’nden gelir.”
​Bu bilimsel açıklama karşısında hissettiğim o “kimliğine kavuşma” duygusu, bugün yerini daha dingin bir olgunluğa bıraktı: Atalarımın hangi ırktan olduğu değil, onurlu bir miras bırakmış olmaları önemli. Ancak merakım beni, üvey evlat muamelesi gören Gagavuzlara yöneltti.
​Gagavuzya: Hristiyan Türklerin Diyarı
​Hüseyin Hoca’nın çizdiği yoldan giderek Gagavuzları incelemeye başladım. II. İzzeddin Keykavus’un soyundan gelen, Dobruca’ya yerleşen ve burada Hristiyanlığı seçen bu soydaşlarımız, Gök Tanrı inancını (Şamanizm) Ortodokslukla sentezlemişler. “Canavar Yortusu” (Kurt Bayramı) kutlayan, kurban kesen, kendi dillerinde “topluş” (meclis) diyen bu insanlar, Türkiye Türkçesine en yakın dili konuşuyorlar.
​Siret Özalp dostumun vesilesiyle, annesine yıllarca bakan Moldova’daki Bayan Luna ile irtibata geçtik. Eşim Aysel, Siret bey ve eşi Füsun ile bir Haziran ayı sonunda Kişinev’e uçtuk. Kişinev’de bir internet platformunda tanıştığım Gagavuz genç Çağlar ile buluştuk. Pırıl pırıl bir Türkçe konuşan Çağlar, neden Türk kültürüne sarıldıklarını şöyle açıkladı: “Buradaki Romen baskısına karşı, ya Rus ya Türk kültürüne sığınıyoruz. Türk kültürüne girenler, özümüze dönüyor.”
​Kişinev’de Nativity Katedrali’nden Puşkin Müzesi’ne, 200 km’lik tünelleriyle Guinness Rekorlar Kitabı’na giren Milestii Mici şarap mahzenine kadar her yeri gezdik. Şehirdeki protesto kortejlerinde, bir “isyan ve sorgulama” damarının Türk ruhunda hep diri olduğunu gördüm.

​Larnaka’ya Vuslat: Annemin 60 Yıllık Hasreti
​Ve Kıbrıs… Kıbrıs’ın o meşhur “Yeşil” tanımının yerini betona bırakmasına üzülsem de, benim için esas olan Larnaka’ydı. Annemi 60 yıl sonra doğduğu topraklara götürmek en büyük hayalimdi. Dedem Hacı Halil’in sahildeki kebabçı dükkanını bulamadık belki ama annemin “İşte evimiz!” diyerek Bozkurt Sokağı’nda hüngür hüngür ağladığı o an, hayatımın en kıymetli anıydı.
​Kapısını çaldığımız evdeki Rum teyzenin bizleri içeri alıp, masasının üzerinde altınları, ziynet eşyaları varken bize kahve ikram etmesi, o öğretilmiş “düşmanlık” masallarının ne kadar boş olduğunu kanıtlıyordu. Annemle Rum teyze, dilleri farklı olsa da gözyaşlarıyla anlaştılar.
​Hala Sultan Tekkesi’nde (Ümmü Haram Valide), Hz. Peygamber’in mucizesine şahitlik eden o maneviyatta annemin dualarını dinlerken, bir “kök vatandaş” olarak bu topraklara ait olduğumu bir kez daha tescilledim. Şeftali kebabının hikayesini taksiciden dinlerken; ister Şef Ali, ister Şef Talia olsun, o kebabın aslında göç yollarında “gevşek köfteyi tutturamayan” atalarımızın pratik zekası olduğunu anladım.
​Evet, Moldova’dan sonra yaşadığımız o uçuş iptallerini, biletlerimizi Beyrut seyahatlerimize aktarmamızı birer macera olarak not ediyorum. Ama asıl başarı, cahil iddiaların sahiplerine karşı verdiğim o bilimsel ve tarihsel mücadeledir. Artık suskunlukları benim için en büyük haz.
​Biz; Karaman’dan Kıbrıs’a, Oğuzlardan Gagavuzlara uzanan o büyük, sarışın, mavi gözlü, onurlu zincirin kopmaz bir halkasıyız. Kimse bizi kendi kuramlarıyla kategorize edemez. Biz, insanlığı inanç ve ırk üstünde tutan, ama köklerini de asla unutmayan o kadim Türk milletiyiz