SINIRLARI AŞAN EZGİLER VE HATIRALAR: KIBRIS’TA “OĞLAN OĞLAN”IN İZİNDE
Serdar Taştanoğlu’nun kaleminden
Bazı yolculuklar yalnızca yeni şehirler göstermez; insanın hafızasında saklı duran soruları da uyandırır. Kıbrıs seyahatim benim için biraz böyle oldu. Larnaka sokaklarında dolaşırken, Tuz Gölü kıyısında yürürken ve Hala Sultan Tekkesi’nin sessiz avlusunda vakit geçirirken yalnızca bir ülkeyi değil, tarihin ve kültürün birbirine karışmış izlerini de görmeye başladım.
Larnaka, Kıbrıs’ın güneydoğusunda yer alan sıradan bir sahil kenti değildir. Fenikelilerden Bizans’a, Haçlılardan Osmanlı’ya kadar birçok medeniyetin uğrak noktası olmuş önemli bir limandır. Tuz Gölü, kale, liman ve ibadethaneler yüzyılların tanıklığını taşır. Bugün sahil boyunca yükselen modern yapılar bazen bu eski ruhu gölgeler gibi görünse de, şehrin derin hafızası hâlâ hissedilir.
Bizim için en anlamlı durak kuşkusuz Hala Sultan Tekkesi oldu.
Hazreti Peygamber’in süt teyzesi kabul edilen Ümmü Haram’ın hatırasını yaşatan bu kutsal mekân, yüzyıllardır Müslümanların ziyaret ettiği önemli bir maneviyat merkezidir. Annem burada namaz kılmak istedi. Dizlerindeki kireçlenme sebebiyle eğilip kalkmakta zorlanıyordu. Ona bir sandalye buldum. Sessizce namazını kıldı.
Namaz bitince gözlerinin ıslandığını fark ettim.
Kaybettiklerine dua ettiğini, çocukları ve torunları için sağlık ve huzur dilediğini söyledi. Şakalaşmak istercesine, “Babam için de bir şey yok mu?” diye sordum. Gülümsedi:
“Olmaz mı? Ona da ömür diledim.”
İnsan bazen annesinin duasında yalnız ailesini değil, bütün geçmişini görür.
Annem ibadet ederken ben de orada görevli Rum bekçiyle sohbet etmeye başladım. Son derece iyi İngilizce konuşuyordu. Nereden geldiğimi sordu.
“Türkiye’den, İstanbul’dan” dedim.
Bir süre sustu, sonra dikkat çekici bir cümle kurdu:
“Görüyorsunuz değil mi, biz sizin ibadethanelerinizi nasıl koruyoruz? Oysa siz bazen kapatıyor ya da camiye çeviriyorsunuz.”
O an kolay cevap veremedim.
Çünkü tarih, kitap sayfalarında okunduğunda başka; bir insanın gözlerinin içine bakarken bambaşka bir ağırlık taşıyor. Ona söylemedim ama içimden geçen şuydu:
Her toplumun kendi hafızası, acıları ve haklı gördüğü yanları vardır. Fakat kutsal mekânlara duyulan saygı, insanlığın ortak vicdanında daha yüksek bir yerde durmalıdır.
Belki de yolculukların gerçek anlamı, bize kesin cevaplar vermesi değil; daha derin sorular sordurmasıdır.
Kıbrıs bana yalnızca tarih değil, müziğin sınır tanımayan yolculuğunu da düşündürdü.
Çünkü Larnaka’dan ayrılırken zihnimde dolaşan ezgi, çocukluğumuzdan bildiğimiz o tanıdık türküydü:
“Oğlan oğlan kalk gidelim…”
Kıbrıs yöresine ait neşeli halk türküsü “Oğlan Oğlan”, adanın en sevilen ezgilerinden biridir.
Oğlan oğlan kalk gidelim
Sigaranı fenerini yak gidelim
Ne güzel oğlan babası çoban…
diye başlayan bu türkü, yalnızca bir oyun havası ya da eğlence şarkısı değildir. İçinde sevda, köy hayatı, gençlik coşkusu ve halk mizahı vardır.
Ancak beni asıl düşündüren şey, bu türkünün izlerinin Kıbrıs’la sınırlı olmamasıydı.
Moldova’da yaşayan Gagavuz Türkleri arasında da “Oğlan Oğlan” adıyla söylenen çok benzer bir türkü vardır:
Oğlan oğlan kalk gidelim
Granitsa boyunda koyun güdelim
Ne güzel oğlan yalabık çoban…
İki türkü yan yana konulduğunda şaşırtıcı benzerlikler görülür. Aynı çağrı:
“Oğlan oğlan kalk gidelim…”
Aynı çoban imgesi…
Aynı gençlik ve sevda dili…
Elbette bunların birebir aynı eser olduğunu söylemek kolay değildir. Halk müziği, kesin sınırlar çizilerek yaşayan bir dünya değildir. Türküler göç eder, değişir, yeni sözler kazanır, bazen melodiler aynı kalırken sözler değişir; bazen de aynı sözler farklı melodilerle yaşamayı sürdürür.
Fakat burada göz ardı edilemeyecek bir gerçek vardır:
Kıbrıs’taki “Oğlan Oğlan” ile Moldova’daki Gagavuz “Oğlan Oğlan” arasında ortak bir kültürel hafızanın izleri görülmektedir.
Belki limanlardan limanlara taşınan denizciler…
Belki Osmanlı coğrafyasının geniş dolaşım ağı…
Belki göçler…
Belki de yüzyıllar boyunca insanların birbirine bıraktığı görünmez miras…
Kesin cevabı tarihçiler tartışabilir.
Ama müzik bazen arşivlerden daha inatçı bir hafızaya sahiptir.
Larnaka sahilinde yürürken bir yanda modern apartmanları, diğer yanda yüzyılların sessizliğini taşıyan denizi izledim. Ve içimden şu soru geçti:
Acaba insanlar birbirlerini önce tarihle mi tanır, yoksa türkülerle mi?
Belki de “Oğlan Oğlan” bunun cevabını çoktan vermiştir.
Çünkü siyaset sınırlar çizer.
Ama ezgiler çoğu zaman o sınırları tanımaz.