MEZARLIKTA HATIRA FOTOĞRAFI
“Aysel, bu kimin mezarı acaba? Bak, iki isim var, alt alta yazılmış. Üstteki Micelle la Rosa. Doğumu 15 Şubat 1896, ölümü 15 Mayıs 1928. Oldukça genç yaşta, 32 yaşında ölmüş. Altta yazan ise Petro la Rosa. Yakınlıkları neydi acaba? Onun doğum tarihi 5 Temmuz 1916, ölümü de 4 Kasım 1946. Bakar mısın, yazık bu daha da çok genç ölmüş. 30 yaşında.” “Serdar. gelir misin? şu yandaki mezara bakalım. Buda çok görkemli bir mezar. Acaba kimin? Bak, Ferdinando Bocconi yazıyor. Bu şahıs buradaki şu meşhur Bocconi üniversitesinin kurucusu olabilir mi? Onun doğumu 11 Kasım 1836, ölümü 5 Şubat 1908. Toprağı bol olsun. 72 yaşında ölmüş.” “Aysel, gel şuradaki heykellerin olduğu görkemli mezara bakalım. Bunlar Hazreti İsa ve havarileri değil mi? Şimdi bende aralarına giriyorum. Benim bir fotoğrafımı çeker misin? Böylece ilk kez mezarlıkta bir hatıra fotoğrafı çektirmiş olayım.”
Bu konuşmaları çok garipseyeceğinizi tahmin edebiliyorum. Haklısınız, Milano seyahatinden önce birisi bana orada mezarlığı gezeceksiniz ve hayran olacaksınız deseydi “kesinlikle saçmalıyor” diye düşünürdüm. Ama ne yazık bu garip gelecek öneriyi gerçekleştirdiğimiz gibi bu anlamlı ziyaret sonrasında da “burayı görmemiz çok iyi oldu” diye mutluluğumuzu birbirimize ifade ettik. Milano mezarlığı ile ilgili kısmından önce Milano’yu hatta ondan da önce Napoli ve Roma maceralarımızı, kısaca ilk İtaya maceramızın neden ve nasıl başladığını anlatmalıyım. O halde çok eskiye, yıllar öncesine, çocukluğuma kadar birlikte gidelim.
“Anneciğim, burası neresi ?” “ Napoli yavrum.” “Bu kart benim olabilir mi? ” “Zarar vermeden saklarsan olabilir.” “Burası İstanbul’a yakın mı ?” “Hayır. Oldukça uzak. “ “Anneciğim burası çok güzel “ . “İnşallah büyüyünce gider görürsün, yavrum”.
Annemle aramızda bu konuşmaların geçtiği anı dün gibi hatırlıyorum. Henüz okula gitmediğim bir yaşta, karıştırdığım siyah beyaz fotoğraflar içinde bulduğum renkli bir kartpostaldaki şehirdi, “ Napoli”. Sayısını unuttuğum kadar sıklıkta bakıp, hayaller kurduğum bu kartta tepeden çekilmiş güzel bir Napoli manzarası vardı. Okumayı öğrendikten sonra da bu kartı dayımın seyahat amaçlı gittiği Napoli’den anneanneme gönderdiğini öğrenmiştim. O çocuk dünyamda, Napoli rüya gibi bir şehir olarak yerini almıştı. Gençlik yıllarımda ise sıkça dinlediğim aşk yüklü, his yüklü Napoliten şarkılar, çocukluğumun bu rüya şehrini benim için daha da cazibeli, gizemli ve romantik bir hale dönüştürmüştü.
Nihayet yıllar sonra Napoli’yi görme zamanı gelmişti. Anneciğimin temennisi gerçekleşiyordu. Ama şu gerçekti ki her şehri ayrı bir üne sahip İtalya’ya gitmişken tek bir Napoli’yi görmek haksızlık olurdu. Elbette en başta Roma ve Vatikan görülmesi gereken yerlerdi. Ben bunlara birde moda ve sanat konularında sıkça adını duyduğum ve sanata olan ilgimden dolayı da çok merak ettiğim Milano’yu da ekledim. Uçakla Roma’ya, oradan trenle Napoli’ye, oradan da uçakla Milano’ya gidilen bir gezi planı yaptım.
İlk durak Roma’ya gelmiş ve klasik tarzda döşenmiş otele giriş yapıp bir an evvel gezi planımızı uygulamaya koymaya can atıyorduk. Alışkanlıktan olsa gerek otel odasına girince klimayı, televizyonu ve buzdolabının çalışıp çalışmadığını kontrol ederim. Yine bu kontrol faslına başlayacaktım ki TV’nin kumandası olmadığı gördüm ve hemen resepsiyona gidip durumu bildirince, resepsiyon görevlisinin kumanda verme karşılığı 30 Euro depozito istemesine şaşırdım. İlk kez bir Avrupa ülkesinde bir otelde TV kumandasının depozito karşılığının verilmesine şahit oluyordum. Attığım kahkahaya resepsiyonist bozuldu. Bu saçma davranış üzerine konuşmak bile istemeden, depozitomu verip kumandayı aldım. Ancak hırsızlığın bu ülkede kumandaya kadar düşmesi ilginç gelmişti.
Roma’da kaldığımız iki gün içinde Vatikan’dan, aşk çeşmesine, Kolezyum’dan, Saint pietro Meydanına, İspanyol merdivenlerinden, Castel Sant Angelo’ya, Piazza Navonadan, Piazza Del Popolo meydanına kadar yaklaşık otuz önemli yeri görmüş, bir yerde tam tabiriyle şehrin altını üstüne getirmiştik. Vatikan da gerçekten görülmesi gereken bir yermiş. Kilometreyi bulan kuyruğa girdiğimizde sıra asla bize gelmez diye moral bozukluğu ile başlayan Vatikan ziyaretimiz, kuyruğun çok hızlı ilerlemesi ve içeride görülenler sonrası “ muhteşem” ifadesine dönüştü. Roma hakkında genel olarak hayal kırıklığı yaşamadımsa da her nedense olağan üstü gelmedi. Sanırım bunun sebebi hayal dünyamda gerçeğin çok üzerinde bir Roma yaratmış olmamadan kaynaklanıyordu.
Aşk çeşmesine ziyaretimizde yaşananlar çok komik geldi. Taşıdığı unvandan dolayı çok romantik bir atmosfer içinde olacağını düşlediğim çeşme, iki sokak arasına sıkışmış ve bulunduğu ortama göre biraz büyük kalmıştı. Birde o görkemli çeşmeye ziyarete gelenlerin üst üste bir durumda olmalarıyla, ortada ne bir romantizm, ne bir ambiyans kalmıştı. Eminönü’nde çok ucuza mal satan seyyar satıcının etrafını saran meraklılar durumu oluşmuştu. İşin en komik yanı da adı aşk çeşmesi olunca aşıklar, sevgililer, eşler doğal olarak önünde fotoğraf çektirmek istiyor ve bunu başarabilirse, çektirdikleri fotoğraf karesinde sanırım tanımadıkları birkaç kişi de zorunlu olarak yer alıyorlardı. Ben aşk çeşmesinden çok bu fotoğraf komedisini ve insanların suya şakır şakır bozuk para atmalarını izliyordum. Bir İtalyan’dan her sabah erkenden gelen görevlilerin bu paraları kova kova topladığını anlattı. Bu çeşme bizde olsa bu eylem nasıl olurdu diye düşlerken, gözümün önüne ; popolarına yapışmış beyaz külotları ile havuza girmiş çocukların, görevli amcalarına tek kuruş bile bırakmayacak şekildeki coşkulu toplayışları yada gece karardığında uzun çubuklara taktıkları cam sileceklerini kapıp gelmiş, pantolonlarını dizlerine , gömleklerini dirseklerine kıvırıp, suya girmiş amcaların yer aldığı sahneler geldi. Ben bunlara gülerken sanırım hanım bu romantik ortamda olmamın dudaklarına yansıdığını düşünüyordu. Hanımı kırmamak adına biz de çeşme önü pozu verdik ve tüm gayretimize rağmen bizim fotoğraf karemize de istenmeyen misafirler girdi. Roma da olup ta Roma dondurması yememek olmazdı. Ancak Romalılar bizde onlardan daha iyi Roma dondurması yapıldığını bilmiş olsalar çok kıskanırlardı.
Roma’dan sonra trenle yapacağımız Napoli yolcuğumuza hazırdık. Bizdekilerden çok daha hızlı ve konforludur diye düşündüğüm, tren bizim İstanbul – Adapazarı treninin biraz daha kalitelisiymiş. Çalışma hayatımın bir kesitinde, bir yıla yakın, her gün gidip geldiğim uzun tren yolculuğuna oldukça aşina olduğumdan Roma, Napoli seyahati bana o yolculuk günlerimi anımsattı. Anımsama en büyük etkenler; İtalyanların biz Türklere çok benzemesinden kaynaklanan trendeki yolcuların görüntüsü, boş koltuk kapışması ile tren geçtiği coğrafyanın Türkiye’ye çok benzemesi ile diğer Avrupa ülkelerinde hiç rastlamadığım trendeki yüksek sesle konuşmadan kaynaklanan gürültü yani ses kirliliği idi. Aynen bizler gibi herkes konuşmayı seviyordu ama konuşma sesleri bizden daha yüksek perde den çıkıyordu. Konuşma üslupları sohbetten ziyade bir tartışmaya benziyordu.
Nihayet Napoli’ye vardık. Şehir merkezindeki otelimize yerleşip, dışarı çıktık. Hava kararmak üzere olduğundan gezi programımıza ertesi gün başlayacaktık. Akşam saatindeki kısa ön keşif, bir şeyler atıştırma ve kahve içme temalı gezimizde, dikkatimizi çeken şey çevrede çöp yığınlarının olmasıydı. Dayanılmaz bir çöp kokusu olmasa da neticede görsel olarak olumsuz etki yaratıyordu. Ertesi gün erkenden kahvaltımızı yapıp, kendimizi Napoli keşfine vurduk. Gündüz gözüyle acı gerçek ortaya çıkmıştı. Her yer çöp yığınıydı. Bu nedir? Ne oluyor? şeklindeki sorularımızla, uzunca bir süredir Napoli’de bir çöp toplama problemi yaşandığını, Napolilerin bu hususta çok tepkili olduğunu ve bir an önce çözülmesini beklediklerini öğrendik. Ancak hemen başlasalar bile biriken bu çöplerin toplanmasının haftalarca sürebileceği ortadaydı. İstanbul’da yıllar önce benzeri olayı yaşadığımızdan şerbetliydik. Moral ve motivasyonumuzu çok fazla bozmadan geziye devam etmeye gayret ettik. Napoli’de merkezde görülmesi gereken hemen hemen her yerini dolaştıktan sonra tespitim şu oldu; Napoli’nin bazı bölgeleri bizim bir kısmı yıkılan, bir kısmı ise hala ayakta olan Beyoğlu Tarlabaşı’nın ikiz kardeşi durumundaydı. Kesinlikle eskiliği ile çirkin görüntüsü ile tam bir Tarlabaşıydı. Bunların üstüne üstlük birde her cadde ve sokaktaki çöp tepecikleri eklenince Napoli gezimize tam bir hayal kırıklığı ile başlamış olarak devam ediyorduk. Dar, eski, biçimsiz sokaklardaki dükkanlar önünde veya içindeki esnafın tavırları, bağırarak mallarının reklamını yapmaları, dar sokaklarda veya merdivenlerde düzensiz giriş, çıkışlarının oluşturduğu keşmekeş durumlar, trafikteki düzensizlikleri ile bize çok benziyorlardı. Bir ara gözümüze bir sakatatçı dükkanı ilişince şaşırdık, kaldık. Daha sonra birkaç yerde daha gördüğüm bu sakatatçı dükkanları, Avrupa Birliği’nin bize uygulayacağı ileri sürülen çiğ köfte, işkembe, kokoreç, kelle, paça yasağı dedikodusunun gerçeği yansıtmadığını, bize uygulanırsa çifte standart olacağını bu durumunda hukuken bozulacağını düşünerek, bunları çok seven biri olarak mutlu oldum. Ancak bir süre sonra şu tatsız olayı yaşamam kısa süreli de olsa asabımı bozdu. Eşim “ben acıkmadım” dediği için kendime aldığım, İtalyanların o büyük uzun sandviçi bir elimde, bir meşrubat diğer elimde, yiyerek dolaşıyorduk. Bir süre sonra vardığımız noktadan bir başka noktaya gitmek üzere otobüs durağında, başkaca Napolili yolcularla beklemeye başladık. Sandviçimin büyük bir kısmını bitirmiş içinde katık olmayan kısmı kalmıştı. Meşrubatımı da bitirmiştim. Üstelik fazlasıyla doymuştum. O sırada beklediğimiz otobüs, durağa yaklaşmak üzereydi. Bende elimde kalanları paketi ile birlikte durağın hemen yanındaki çöp yığına attım. Bir anda bağıran bir kadın sesi duydum. Kafamı sağa sola çevirince bir yaşlı İtalyan kadının balkona çıkmış el kol hareketleri ile bas bas bağırdığını gördüm. İtalyanca bilmediğimizden kadının kime ve neden bağırdığını anlayamamıştık. Ancak duraktaki yolcuların kadından sonra başlarını bana çevirmesi ile kadının bana bağırdığını anlamam zor olmadı. Duraktaki gence İngilizce “Ne diyor? “ diye sormam üzerine genç “ yere çöpünüzü atmışsınız, size kızıyor.” dedi. Kadın bir türlü hızını alamıyor, bağırtısı katlanarak artıyordu. Bende kadına, ne var ? Bak şu çöp yığınlarına her yer çöp şeklindeki el ifadem üzerine sakinleşeceğine daha da sinirlendi. Allahtan otobüs imdadıma yetişti ve kadına el sallayarak otobüse bindim. Camdan baktığımda hala bağırdığını gördüm. Zavallı kadın aylarca biriken çöp yığınlarına olan öfkesini benden çıkarmaya çalışmıştı.
Sıra çocukluğumun hayallerini süsleyen kartpostaldaki manzarayı bulmaya gelmişti. Neticede bulmak zor olmadı. Bize bir tepeyi ve oraya çıkılacak teleferiğin yerini tarif ettiler. Çok eskiden yapıldığı belli olan bir teleferikle bir tepeye çıktık. Napoli’de iki günde yaşadıklarım sonrası karşıma çıkan Napoli’ye kuş bakışı bu manzara beni çok etkilemedi. Güzeldi ama sıradan bir şehir kuşbakışı manzarasıydı ki o güne kadar çok daha etkileyicilerini görmüştüm. Demek ki benim hayran olduğum Napoli sadece o çocukluğuma ait kartpostalda kalmıştı.
Napoli’den uçakla Milano’ya uçtuk. Yaklaşık bir saatlik uçuş sonrası geldiğimiz Milano hem Roma’dan hem de Napoli’den kat kat modern tam bir Avrupa şehriydi. Demek ki şehirler arası büyük farklılıklar sadece bize özgü değilmiş diye düşündük. Oldukça şık binalar, bulvarlar ve diğer iki şehre göre daha şık ve modern giyimli insanlar ile Roma ve Napoli ile büyük bir zıtlıktaydı. Milano’nun meşhur katedrali Duamo’nun ihtişamlı görüntüsü, sanatsal yönü ile Avrupa’da gördüklerimin başında yer aldı. Yapımının 500 yıl sürdüğünü öğrendiğimiz bu katedralin dışı içinden daha etkileyiciydi. Duamo’nun çevresi çok güzel caddelerle çevrelenmişti. Milano’nun kalbi sayılacak bir bölgede bulunduğumuzu anladık. Bu bölgenin en önemli yapısı ve Milano’da görülecek yerlerin başında gelen bina Galleria Vittoria Emanuele II isimli tarihi alış veriş merkezindeki kafede kahve molamızla enerji topladık. O sırada etrafının bir anda insanlarca çevrelen uzun boylu sarışın güzel bayanın meşhur manken Valeria Mazza olduğunu öğrendik. Hemen yanına gidip fotoğrafını çektim.
Leonardo d Vinci meydanını, La Scala Tiyatrosunu, Sforzesco Kalesi ve altın dörtgen olarak tanımlanan Via Montenapoloene, Via Della Spiga, Via Manzoni, Via Sant caddelerini gezince Milano’nun neden modanın başkenti olduğu kolayca anlaşılıyordu.
Milano’da görülmesi gereken yerleri görmüş ve listemizdeki yerleri sıfırlamıştık. Konuştuğumuz bir Milanolu bize mezarlığı gezmemi önerdi. Bu öneriye şaşırdığımızı anlayınca “ Gezin beğeneceksiniz” şeklindeki ifadesi üzerine Milano mezarlığına geldik ve şimdi yazımın başındaki geçen konuşmalarımızı işte orada gerçekleştirdik. Hayretler içindeydik her biri başlı başına sanat abidesi olan mezarlıktaki anıtlar muhteşemdi. Yaklaşık iki saat burayı gezdik.
Bir haftalık İtalya gezisi sonunda ayakkabım pes edip kendini dağıtmıştı. Yürüyecek durumda değildim İlk olarak otele yakın bir süper markete bakmaya karar verdik. Ancak oldukça zor yürüyordum. Dağılan ayakkabılarım yürümeme izin vermiyordu. Eşime “ İçeri gir bak. Bana uyabilecek bir ayakkabı varsa, lütfen haber ver. Ben burada oturuyorum” dedim. Eşim biraz sonra geldi, içeride ayakkabı olmadığını söylüyordu ki o sırada Milanolu 14-15 yaşlarında bir çocuk yanımıza geldi. İtalyancada olsa para istediğini anlamıştık. O sırada gencin ayakkabıları dikkatimi çekti. Ayağında yeni, güzel, pırıl, pırıl bir spor ayakkabı vardı. Benim ayağımda ise dağılmış, yırtılmış ayakkabılarım duruyordu. Gence önce kendi ayakkabısını sonra benim dağılan ayakkabılarımı işaret ettim. Bir kendininkileri bir benimkilere baktı ve “scusate ” dedi. Türkçesinin “ özür dilerim “ olabileceği bu ifadeyi anlamakta zorlanmadık. Milanolu bu çocuğun “ nereden rastladım şunlara” dercesine yanımızdan hızla uzaklaşmasına, uzun süre güldük.
Bu eşimle aramızda bir süre mizahi parola olarak kaldı. Küçük özürlerde birbirimize hep o sözü sarf ettik. “SCUSATE “