İNGİLTERE ANILARIM 2
Aradan 15 yıl geçmişti. İkinci kez İngiltere’ye gidişimdi. Bu kez Oğlumu Üniversite eğitimi için Southampton’a götürüyordum. Heatrow havaalanından Londra’ya uğramadan doğrudan Southampton’a gittik.
İlk gidişimdeki hayal kırıklığım hala devam ediyordu. Havaalanında pasaport kontrolünü yapanlar başları sarıklı Hintlilerdi. Allah için koca havaalanında polisi, temizlikçisi ve diğer görevliler içinde ortada beyaz ırktan kimse olmaz mıydı İngiliz dışında bütün sömürgelerden gelmişler buradaydı Üstelik kraldan kralcıydılar Sert asık suratlı toleranstan ukala tipler seçilmişti. Sanki İngiltere’ye gelmemişiz de Ortadoğu ya da Uzakdoğu ülkelerinden birine gelmiştik. İçimden “Siz misiniz sömürgecilik yapıp milletleri sömürenler İşte gün gelir o sömürdüğün ülkelerin insanları da senin ülkeni ele geçirir” diye düşünmekten kendimi alamadım.
Southampton devasa parkları yeşilliği ile çok doğal kalmış bir şehirdi. Yıllar önce gördüğüm Londra’ya göre çok küçüktü. Oğlumun kaydını yaptırıp onu yurda yerleştirdikten sonra kalacağım “Guest house”u (Pansiyon) buldum. Gerek bulunduğu çevre, sokak ve Guest house sanki terkedilmiş gibiydi. Ortada kimse görünmüyordu. Kapıyı çaldığımda orta yaşlı kibar bir hanımefendi kapıyı açtı. Giriş işlemimi yapıp, anahtarımı verdi ve kayboldu. Her yer pırıl pırıl bakımlı şık olmasına rağmen öyle sessiz ve kasvetli bir ortamdı ki bir de odada TV de olmayınca, “içerde sigara içilmez” yasağını da bahane ederek, odadaki ısıtıcıyla yaptığım kahveyi de alıp kendimi sokağa zor atıyor, pansiyonun önündeki duvara tüneyip, vakit öldürmeye çalışıyordum. İnanın uzun saatler boyunca sokaktan gelen giden olmuyordu. “Yahu bu insanlar nerede? Sanki şehre ölü toprağı serpmiş “ diyerek kaç kez kahve yapmaya içeri girip çıktım bilmiyorum. İlk sabah kahvaltısında aşağı salona indiğimde Guest house’un full dolu olduğunu anladım. Tam kahvaltımı yapıyordum ki salona bir orta yaşlı bayan ve genç kız girdi. Orta yaşlı bayanın bana gözlerini diktiğini ve büyük sempatiyle baktığını hissettim. “Yahu bu ne iş, evli barklı adamız. Tövbe tövbe” dedirtircesine bakıyordu. Bir süre sonra dayanamadı kalktı ve yanıma geldi. Hani şark erkekleri arasında efsane olmuş şu yanlış bilgi vardır ya Avrupa’da bayanlar beğendikleri beylerin yanına gelir ve arkadaşlık teklif ederler.” İşte birden bu düşünceye kapıldım “kapana kısıldık” diyordum ki. Kadın anlayamadığım bir lisan kullanınca ben “Sorry” dedim. (Pardon anlamadım yerine kullanılan ” üzgünüm anlamadımın kısa ifadesi olan “üzgünüm” .) Kadın bu sefer İngilizce “Kıbrıslı mısın?” dedi. İçimden “Ah canım kadının günahını almışım” dedim ve “Evet. Kıbrıslıyım. Nereden bildiniz” dedim. Tipinizden anladım. Bu bey kesinlikle bizim Kıbrıs’tan” dedi. Sonra Kıbrısın hangi şehridensiniz” diye sorusuna devam edince. Ben “Anne tarafım Larnaka’dan” deyince daha sevindi. Bizde Limasol şehrindeniz. Bana “Rumca konuşsana yahu “dedi. Bende “Rumca konuşamam zira bilmiyorum. Çünkü ben Türküm” demem üzerine kadının rengi yemin ederim bir pancara döndü ve hışımla kalktı, suratıma öyle öfke ile baktı ki o bakışları asla ömür boyu unutmam mümkün değildir. “Vay be neredeyse, kadınla kapışacağız” dedim ve zaten sabah sabah zorla yemeğe çalıştığım tatlımsı kuru fasulye, domuz pastırmalı sahanda yumurtayı bırakıp kalktım. Kalkarken bu sefer ben ona ters ters bakınca kafasını çevirdi. Daha sonra bu olayı oğluma anlattığımda ilginç bir detay ortaya çıktı. Kadının yanındaki kız oğlumun sınıfındaymış. Ana, kız dedikleri gibi Kıbrıs Rum tarafındanlarmış ve kızda oğlumun yurdunda kalıyormuş. Oğlum İlerleyen yıllarda kızın annesi gibi fanatik davranış göstermediğini, dostane ilişki kurduklarını ifade edince çok sevindim. Dostluk galip gelmiş büyüklerin yapamadığını çocukları dostluk kurarak gerçekleştirmişti.
Southampton’da bir hafta kalacaktım. Çok önceden uygun uçak bileti bulduğum için buradan İsveç’e kardeşimin yanına gidecek iki hafta orada kalıp yeniden buraya dönüp bir hafta daha kaldıktan sonra yurda dönecektim. Buradayken aldığımız sürpriz bir haber beni ve oğlumu çok sevindirdi. Sizlere “Paskal” ve “Kemer” başlıklı yazılarımda sıkça bahsettiğim Belçikalı dostlarımız Linda ve Jean Claude oğlumun Londra’ya okumak için gelmesine sevinmiş “ bizde Aybars’a nasıl destek veririz, hangi ihtiyacını karşılarız” düşüncesi ile Brüksel’den beş saatlik bir seyahati ve soldan akan trafiği olan bu ülkeye ters olan solda direksiyonlu arabaları ile gelmeyi göze almışlardı. Böylesi bir vefayı böylesi bir dostluğu birçok akrabamda bile görmediğimden bu davranış bizi çok duygulandırmıştı. İngiltere’de özellikle Southampton’da araba ihtiyacı çok önemli ve öncelikliydi, zira herkes bisikletle seyahat etmekte ve otobüs seferleri nedense çok nadir sıklıktaydı. Taksi tutmak ise bizdeki gibi “Hey Taksi” diye bağırarak veya el kaldırarak olmadığından oğlumun okulu, yurdu, kaldığım Guess house ve çarşı arasındaki uzun mesafeleri yürüyerek yapmak zorunda kalıyordum. Birde buraya gelirken “oralarda havalar hep yağışlıdır uzun kovboy çizmelerimi giymeliyim gafletinde bulunduğumdan çizme tırnağımın batmasına sebep olmakla kalmamış iki ayağımda birçok yer su toplamıştı.
Sonunda acılarım dayanılmaz hal alınca çizmelerle değil yürümek, giymek bile mümkün olamadığından acilen rahat bir ayakkabı almalıyım desem de batan tırnağımın şişliği ve acısı asla izin vermedi. Tek seçeneğim terlikle gezmekti. Mevcut durumu konuştuğum oğlum ve birkaç kişi “terlikle gezmenin son derece doğal olduğunu, sorun yapmamamı salık verdiler. “Tamam, benim ülkemde de terlikle gezmek doğaldır ama biz yaz aylarında giyeriz oysa burada mevsim sonbahar ve hava sürekli yağışlı “ Terlikle gezmek nasıl olacak” diye düşündüysem de “Paşa paşa “tokyo” dediğimiz terlikle şıpıdık şıpıdık gezmeye başladım. İtiraf etmeliyim ki ilk başta çok yadırgadıysam da sonraları bu duruma bayıldım. Etrafa bakınca daha da şaşırıyordum. Zira benim gibi çıplak ve ıslak ayaklarla dolaşan birçok kişi görüyor ve daha çok rahatlıyordum. Sık sık “ Hay Allah razı olsun önerenlerden, Yağışlı Sonbahar bile olsa terlikle gezmek ne güzelmiş” diyordum. Geçenlerde sitemiz yazarlarından Suna hocanın “İstanbul’dan Londra’ya” başlıklı yazısında okuyup, güldüğüm husus Southampton’da da çok gördüğüm bir olaydı. Bebeklerin çıplak ayaklarla gezdirilmeleri burada da olağandı. Bebeklerin o minik parmakları kıpkırmızı olsa da aldıran yoktu. Anneler bebekleri özellikle o şekilde gezdiriliyorlardı. Bu durumu bizim Türk anneler görseler bu İngiliz gacıları önce bir güzel tartaklar sonrada bebelerin ayaklarına vallahi çift kat çorap giydirirler” diye düşündüm Bırakın çorapsız dolaşmayı yağmurlu havada millet şortla askılı tişörtle geziyordu. Nerde o hayallerimdeki İngiliz asilzadeler ortada o kadar pejmürde o kadar rüküş ve perişan görüntü tiplerle karşılaşıyordum ki hayret ede ede dolanıyordum. Bir gün yine koşturuyor oğlumun yurt hayatı için gereken ihtiyaçlar listesini tamamlamaya çalışıyordum. Bir ara dinlenme süresi verip bir duvarın üstüne oturmuş terlikli ayaklarımı çocuklar gibi sallandırıyordum. İleriden bir market arabasına yatağını, yorganını, torbalarını, ve çer çöp ne varsa doldurmuş genç gelip önümde durdu. Genelde homeless (Evsiz sokakta yaşayan) bu insanlar sizden tek talebi paradır. Zaten oda bu isteğini ifade eden sözü kullanıp “Coin” dedi. Bende ona tentürdiyotlu, bantlı, ıslanmış, haşat durumdaki ayaklarımı ve parmak arası tokyo terliklerimi gösterdikten sonra, elimle Cem Yılmaz’ın “sevgi” işaretini yaptım. Genç bir bana bir ayaklarıma baktı sonra elini cebine sokup çıkardığı bir sterlini işaret parmağına sıkıştırıp, başparmağıyla fiskeleyerek bana doğru attı. Parayı havada yakaladıktan sonra kahkahalarla güldük. Yürüdü gitti. Böylece İngiltere’de dilenmiş ve ilk ve son kazancım “bir pound” servet edinmiştim. Bir yandan da kendi kendime demek ki görüntüm facia evsiz, dilenci bile halime acıdı diye hem gülüyordum. Hala o bir poundu saklarım. Sanırım bana çok uğur getirdi.
Ertesi gün Linda ve Jean Claudlar geldi. Arabamız olunca Southampton’u tanıma fırsatı yakalamış olduk. Uzak mesafelerdeki büyük marketleri keşfettik. Bu arada gittiğimiz Southampton limanının Meşhur Titanic gemisinin batmadan önce kalktığı ilk limanı olmasından çok etkilendim. Gözümün önünde birkaç kez seyrettiğim Titanic gemisi ve akıbetlerini bilmeden gemiye neşeyle binen yolcular canlandı. Hayat ne acı sürprizlerle doluydu.
Linda’lar Belçika’ya dönmüş, oğlum okuluna ve yurt ortamına alışmaya başlamıştı. Bende yapmam gerekenleri yapmıştım. Sadece oğlumun benden isteği iki kalem ihtiyacını temin edememiştim. Bunların birisi masa lambası diğeri bir sehpaydı. İnanmayacaksınız ama masa lambaları o kadar pahalıydı ve zor bulunuyordu ki bu öğrenciler şehri Southampton’a yakışmayan bir durumdu. “Üniversite öğrencisine” uygun sıradan bir masa lambasının fiyatını 75 pound, sıradan bir sehpanın fiyatını ise 50 pound görünce şoke olmuştum. İyi ki o zamanlar bugünlerdeki gibi paramızın pul olduğu bir durumda değildik. Zira 125 pound 2020 Ağustos ayı kuruyla neredeyse 1000 TL gibi anormal bir meblağ oluşturacaktı. Bırakın şimdiki TL değerine o zaman bile bize göre fahiş olan fiyatlara kızmış ve almamıştım. Nasılsa İsveç’e gidip dönüşte yine buraya uğrayacaktım. En azından önümde bir süre daha alma fırsatı vardı. Londra üzerinden Stockholm İsveç’e, kardeşimin yanına gittim. O seyahatime ait anılarımı özellikle pasaport polisinin bana karşı kötü tavrını “Bisikletli Milli Eğitim Bakanı ve Sarhoş geyikler” başlıklı yazımda anlatmıştım. Bu sitede yer alan yazılarımın içinde bulabilirsiniz.
“İsveç Arlanda havaalanına inen uçaktan inen diğer yolcularla birlikte bizim havaalanlarında asla görülmeyecek bir biçimde, yani sakin ve telaşsız tavırlarla pasaport kontrol salonuna girdik. Birçok havalimanında olduğu gibi bu salonda da “AB Vatandaşları” ve “AB Vatandaşı olmayanlar” şeklindeki iki pasaport işlem sırası vardı. Hala AB vatandaşı olmadığımıza göre her zamanki gibi diğerinde sıraya girecektim. Öyle de yaptım içimden “Ne güzel sıranın en başındayım” diye düşünüp seviniyordum. Her iki kontrol kabini boştu ve görevlileri gelene kadar geçen beş, on dakikaya rağmen arkama kimse gelmeyince gayri ihtiyari diğer sıraya baktığımda, ne göreyim benden başka herkesin diğer kabin önünde sıraya yani AB vatandaşları sırasına girdiğini görünce çok şaşırdım. Bu durumda demek ki koca uçakta tek “Avrupa Birliği vatandaşı olmayan kişi” unvanını taşımaktaydım. Bu bir gurur muydu? yoksa yılların hayal kırıklığının trajikomik fotoğrafı mıydı? Oysa o yıl Ankara’da davul zurnalı, havai fişekli AB ye giriş kutlamalarımız yapılmıştı. Diğer sıradaki herkesin gözleri üzerimde idi. Ne yazık bakışlardan gelen enerji olumlu değildi ki kendimi rahatsız hissediyordum. Belki de bu sadece benim bir kuruntum olabilirdi. Aslında bu durumun olması normaldi. Londra Heathrow havaalanından Stockholm Arlanda havaalanına geliyordum. Üstelik alınacak ne vardı ki yıllarca “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” veciz sözleri ile yetişmiştik. Ama demek ki yine de bu “değerli yalnızlığa”!!! bir türlü alışamamıştım.
İsveç’te kaldığım on beş gün zarfında kah kendi başıma kah kardeşimle Stockholm’un altını üstüne getirmiştim ama artık İngiltere’deki gibi terlikle değil artık aldığım konforlu spor ayakkabılarımla dolaşabiliyordum. Bir yandan da dönüşte tekrar yanına gideceğim oğlumun eksik olan ihtiyaçlarını nereden bulabilirim diye düşünüyordum. Aklıma İsveç’in meşhur İKEA’ları geldi. Büyük bir İKEA mağazasına girince, aradığım sehpayı ve Southampton’daki o fahiş masa lambasının tıpatıp aynisini bularak, ikisine toplam 25 Euro ödeyip almanın mutluluğunu yaşadım. Böylece Avrupa Birliği içinde olsalar bile fiyatların ve ürünlerin ülkeden ülkeye nasıl büyük farklılık gösterdiğini bizzat görmüş oldum. İsveç’ten İngiltere’ye lamba ve sehpa götürme işime kardeşimle birlikte çok gülüyorduk. Belki de bu kalem malları oradan oraya götüren ilk Türk unvanını kazanmış olabildim.
On beş gün içinde ikinci kez Southampton’a gelince aşina bir yere gelmiş olma duygusu yanında oğlumla yeniden buluşacak olmak beni çok sevindiriyordu. Bu gelişimle bu ülkeye geliş sayımı üçe çıkarmış oluyordum. Oğluma eksiklerini verince sevindi ve çok şaşırdı. Hele hele ödediğim tutara ve iki ülkedeki fiyat farkına daha da şaşırdı.
Bu gelişim bir öncekinden ayrıcalıklıydı. O kalışım şaşkınlık, burukluk, koşturmaca, ayak sorunum, Linda’ların geldi, gitti telaşı ile geçmişti. Oysa bu kez oğlumla gezmeye zaman ayırabiliyorduk. Böylece Wincester, Bournemouth, Portsmouth gibi şehirleri görme fırsatı yakalamış oralarla ilgili kendimce değerlendirmeler yapabilmiştim. Galiba Londra dışında gördüğüm bu dört şehir içinde en çok Bournemouth şehrini sevdim. Gelin şimdi sizlere bu dört şehri kısaca tanıtayım.