konserlerdragos
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
27°C
İstanbul
27°C
Az Bulutlu
Cumartesi Hafif Yağmurlu
22°C
Pazar Parçalı Bulutlu
25°C
Pazartesi Açık
28°C
Salı Az Bulutlu
30°C

BİR KURABİYENİN PEŞİNDEN

BİR KURABİYENİN PEŞİNDEN
30.05.2026 15:22
0
A+
A-

Sevgili Okurlarım Bir süredir müzikal faaliyetlerim ve seyahatlerimin ağır basması sonrasında da bir ameliyat hadisem ile  “Canım babam”ın vefatının getirdiği kederli günler yüzünden birbirilerimizden  ayrı kaldık. Karşılıklı çok özledik. Bu yazım yeni dönemin ve sıkı beraberliğimizin başlangıcı olsun.

Her zaman olduğu üzere içimden gelen duygulara kendimi bırakıp gördüğüm yerleri sizlerle paylaşmak istesem de Ülkemizdeki nahoş olayları da göz ardı etmemem gerektiğini düşünerek uzun süredir yayın sırasını bekleyen bir yazıma öncelik vermem gerektiğini düşündüm. Bu yazım ile hem geçmişteki bir seyahatimi sizlerle paylaşmış olacağım hemde ülkemizin son yıllarda karşı karşıya kaldığı ve bana göre tam yerini bulmuş ifadesiyle “Sessiz istila “ nın başka bir ifade ile göçmen sorunun ne kadar acı sonuçları olduğunu örnekleyen ve bir ülkenin bu acı sonuçları nasıl derinden yaşamakta olduğunu bundan öncelikle yetkililerin ders alması gerektiğini düşünerek  paylaşmak istedim.

Her ne kadar batılı ülkelerin başlarına gelen “sessiz istila” kabusunu bir zamanlar sömürgecilik yapmalarının bedeli olarak ödemelerine karşın bizim hiç bir şekilde böylesi bir istila trajedisini yaşamayı hak edecek günahımız  olmaması sadece bizi yönetenlerin tercihinden kaynaklanmasının sonucu olmasının daha da acı bir talihsizlik olduğunu düşünmekteyim.

Seyahat tutkusu bambaşkadır. Bir yaşam biçimidir Bir enerji kaynağıdır. Meraktır. Gözlemdir. İnsanı doğayı hayvanı sevmenin yer aldığı yeni dizi çekimde başrol oyunculuğudur. Bir okulda eğitime yeni başlamış okumaya olan hasreti bitmiş kardelenin mutluluğu gibidir. Her tutku gibi “gezginci ruh” genelde çocukluktan ve yaşama biçiminden oluşur ve gelişir. Sanırım bende ikisi birden bu tutkuyu var etti. Hem genetiğimdeki öğrenme, merak, insan, doğa, hayvan sevgisi ve de bunlara  ilave olmuş gelişmiş bir damak lezzet algısının getirdiği değişik lezzetlere merak ve keşif.

Babamın mesleği gereği zorunlu tayinler yer değiştirmeler, benim mesleğim gereği zorunlu dolaşmalarım görev yerlerim eğitimlerim gereği farklı yerlerdeki okul hayatım ve farklı kültürdeki arkadaşlarım ve bunlara ilave olarak yeni yerler yeni kültürler yeni tatlar merakımın pekişmesi artarak bunu tutku ile yaşantımın bir ögesi olarak tam merkeze oturtmam.

Tüm bunlar benim gezgin kategorisine dahil olmamı sağladı. Bir internet sitesinde seyahat tutkunlarının yani gezginlerin otuz civarındaki önemli özelliğini okumuş bir çoğunu kendimle özdeşleştirmiştim. Bazıları komik ama gerçekçi gelmemişti. Bana uyanları ve mantıklı olanları sizlerle paylaşmak istiyorum.

  1. “Gezilecek yerler” listenizde, gez gez azalmayan onlarca şehir ve ülke vardır.
  2. Bu uzayıp giden listeden gidecek yer seçmek de bir o kadar zordur tabi ki, sonuçta hepsi sizin çocuğunuz gibi tercih etmeyi zorlaştırır.
  3. Seyahat etmek adına akıl almaz finansal kararlar verirsiniz fakat sorgulamaya bile gerek duymaksızın “Acil durumlar” için bir köşede biriktirdiğiniz para, çoktan “Acil seyahatler” için biriktirilen paraya dönüşmüştür.
  4. Ama ne olursa olsun, sizin lugatınızda pişman olmak yoktur.
  5. Ekstra bagajlar sizin için oyun bozandan başka bir şey değildir. Çünkü ne de olsa siz, tezinizi havaalanı güvenliğinden hızlı geçiş üzerine yazdınız. Ve doğal olarak bagaj beklerken harcayacak fazladan 1 dakikanız bile yok.
  6. Tüm sosyal medya hesaplarınız baştan aşağı bu tarz fotoğraflarla doludur.
  7. Pasaportunuzdaki damgalar, sizin için onur rozetlerinden başka bir şey değildir.
  8. Gün içinde defalarca “dalıp gitmek”le suçlanırsınız. Ki çoğu zaman haklıdırlar, çünkü evinize henüz yeni dönmüşken bir sonraki seyahatinizi nereye yapacağınızı planlamaya çalışıyorsunuzdur kafanızda. Bir sonraki maceranıza kadar kaç gün tatiliniz olduğunu da ezbere biliyorsunuzdur.
  9. Size turist muamelesi yapılması başınıza gelmesini en son isteyeceğiniz şeylerden biridir. Çünkü siz, kelimenin tam anlamıyla bir “gezgin”siniz.
  10. İnsanlar hoşlandığınız kişiden mesaj geldiği için tebessüm ettiğinizi düşünür fakat aslında yüzünüzü güldüren, gitmek istediğiniz yer için gelen indirim bildirimidir.
  11. Saklamanıza gerek yok, seyahat blogları da sizin için bir çeşit pornodur.
  12. Yeni insanlarla tanışmak başınıza gelebilecek en güzel şeylerden biridir.
  13. Yeni yemekleri saymazsak tabi.
  14. Gezdiğiniz her şehrin ileride hatırlamak isteyeceğiniz farklı bir anısı vardır sizin için. Tekrar gittiğinizde, kendinizi evinizde hissettirecek türden anılar.

Ben bunlara bir şey daha ilave etmek istiyorum.

15.Gezgin için bir seyahatin gerçekleşmesi için illaki coğrafi güzellik kültürel ve tarihi zenginlik şart değildir. Bazen bir tek kurabiye bile seyahatin planlanması için bir etken olabilir.

Zira benim gibi çocukluğumdan beri gezmeye yeni yerler insanlar tatlar keşfetmeye odaklanmış ve yaşamın güzelliklerini bunlarda bulmuş biri için çok geçerli ve kanıtlanmış bir sebeptir ve basit bir nedenin seyahat planını oluşturmasında bazen  bir kişi , bir eser , bir tat, bir efsane  oraya gitmeme etken olmuştur. Bazen de size bu yazıyla anlatacağım Marsilya seyahatime neden olan “Navetta kurabiyesi” gibi.

Avrupa’daki iş ve turistik seyahatlerimde özellikle Fransa’ya gerçekleştirdiğim  seyahatlerde karşılaştığım  dostlarım Marsilya’da yapılan “Navetta kurabiyesi”ni öve öve bitiremiyorlardı. Hatta özellikle tanım ve tasvirini yapmak isteyen bazı Fransız kökenli dostlarım  Navettadan bahsederken neredeyse tabiri caizse ağızlarının suyunu akıtacak şekle bürünüyorlardı.

Benim gibi  künefe için Hatay’a , Baklava için Gaziantep’e, peynir tatlısı için Çanakkale’ye, Marzipan ( Badem ezmesi ) için Almanya Lübek’e, kavala kurabiyesi için Kavala’ya , Alman pastası Berliner için Berlin’e, Laz böreği için Rize’ye , Sütlaç için Sümela’ya , Tandır için Bitlis’e , Bozbaş yemek için Iğdır’a, Köfte için İnegöl’e ve Akçaabat’a gitmiş biri için yeni bir vesile doğmuştu. Neyin nesiydi bu şöhretli “Navetta kurabiyesi” . En iyi yapıldığı yerin Marsilya olduğu ve orada da en iyisini yapan fırının adı adresi de verilince zaten  Denizcilik branşında çalıştığım yıllarda Marsilya hesaplarına bakmam nedeniyle hemen hemen  hergün adı defaatlerle geçen “Marsilya” beynime nakşetmişti. Özellikle seyahat listemde önde gelen şehirlerin ortak özelliğinin  denizi olan şehirler olduğundan bu  denizcilik şehri birkaç nedenle görülmesi listemde üst sıralardaydı ama bir vesile bekliyordu. Bu vesileyi “Navetta Kurabiyesi” yarattı. Marsilya’ya uçak biletlerimiz almış, internetten tam merkezde bir otele rezervasyon yaptırmıştım. Geriye sadece hanıma  yapılacak sürpriz açıklamayla  yeni maceramızın açılış kurdelesini kesecektik. Tam planladığım gibi oldu. Hiç alakasız bir yer ve anda  eşime “Marsilyaya gidiyoruz” dedim. Benim gibi sıkı bir gezginin yaşamına ayak uydurmuş bu “akıllı kadın” beni engellemenin olanaksız olduğunu ve bunun boş yere enerji kaybı olacağını öğrendiğinden sanırım keyfini çıkarayım felsefesi ile “Yaşasın” dedi.

Havalanından şehir merkezine varmak için önce otobüs ile Saint Charles Merkez Tren İstasyonu’  geldik. Buradan metro ile otelimize yakın istasyonda inip otelimize ulaştık. valizlerimizi odamıza bırakıp üstümüzü değiştirdikten sonra önce karnımızı doyurmaya sonrada şehri keşfetmeye karar verdik.

Otelimizin konumu görülmesi gereken yerlere eşit mesafedeydi. Elimizde haritalarımız ve önceden tespit ettiğimiz bilgiler doğrultusunda görülmesi gereken yerlere bir an evvel ziyarete başlamak istiyorduk. Ancak ortada dikkatimizi çeken bir gariplik vardı. Üstü başı dökük veya kaba saba giyinmiş insanlar her yerdeydi. İlk olarak eşim bana sordu . “Burasının Marsilya’nın merkezi olduğuna emin misin? sanki şehir merkezi değil bir banliyö semtindeyiz.” Haklıydı. Bu korkunç durum benimde dikkatimi çekmişti. Haritaya bir daha baktım. Evet otel eski limana çok yakın ve  tam şehrin merkezindeydi. Ama  şaşırmakta haklıydık. Zira otelimizin Marsilya’nın merkezinde olduğunu düşünürken  otel ve çevresi ve yol boyunca gördüğümüz karşılaştığımız insanların hiçbiri Fransıza benzemiyordu. Hoş bir Fransızın tipi nasıldır? derseniz. En kestirmesinden “ Biz Ortadoğulular gibi esmer yada Afrikalı siyahi görünüme haiz tiplere  değildirler” diyebilirim. Genellikle beyaz tenli, kumral,  uzun boylu, ince yapılı tiplerdir. Oysa otelden neredeyse yarım saat boyunca yürüyerek eski liman bölgesine varana kadar geçtiğimiz caddelerden sokaklardan geçenlerle  dükkan sahipleri olarak görünenler ve içindeki müşterilerinin neredeyse tamamı Ortadoğulu yada Afrikalı siyahi insanlarla doluydu. Konuşmalarını  bazen Arapçaya benzetiyordum bazen de bilmediğim önceden hiç duymadığım diller olduğunu ama asla Fransızca olmadığını , konuşanın renginden o dilin  muhtemelen Afrika dili olduğunu düşünüyordum.

Ayrıca ortamın tipik bir Avrupa şehri görüntüsünden çıkmış olmasını bu göçmen insanların  doğdukları yetiştikleri ülkelerdeki öğrendikleri yada öğrenemedikleri beşeri davranışları temizlik,  trafik, nezaket, görgü kurallarını da beraberlerinde getirdiklerinden ve geldikleri yerin kurallarına uymak yerine, yerli halkın onların beraberlerinde getirdikleri kurallara uyması egosunun hakimiyetinden kaynaklandığı kanaatine vardık. Zira bizim kısmen Paris, kısmen Lille, kısmen Belçikanın Fransız bölgesindeki bir şehrin ambiyansını beklediğimiz Marsilya’nın üstelik birde bir Akdeniz şehri özelliğine sahip olmasını Fransız kültürü ile sentezleyerek muhteşem bir şehir olduğu  hayali kurmamızı  sağlamıştı. Ancak bu hayalimiz gezimizin ilk saatlerinde  sert bir kroşe yiyen boksör gibi ağır darbe almıştı.

Bu şehir daha ziyade Beyrut’a, Halep’e  hatta yer yer Güneydoğu Anadolu şehirlerimizi anımsatıyordu. Büyük bir hayal kırıklığı yaşamaktaydık. Gördüğümüz sahneler tıpkı son yıllarda başta büyükşehirlerimiz olmak üzere yurdumuzun birçok bölgesinin, beldesinin göçmenlerin sessiz istilasına uğraması ile oluşan sahnelerdi. Gerçi Marsilya’yı gezdiğimiz ve o büyük hayal kırıklığını yaşadığımız tarihlerde ülkemiz henüz böylesi bir tehlike ile karşılaşmadığından biz Fransızlara çok acımış ülkelerinde yabancı duruma düşmüş olmalarına çok üzülmüştük. Kendi açımızdan “büyük konuşmuşuz.”