konserlerdragos
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Açık
27°C
İstanbul
27°C
Açık
Cuma Az Bulutlu
27°C
Cumartesi Hafif Yağmurlu
23°C
Pazar Parçalı Bulutlu
25°C
Pazartesi Parçalı Bulutlu
27°C

BİR İKİZLER BURÇLUNUN HAYATINDAKİ UNUTULMAZLAR

BİR İKİZLER BURÇLUNUN HAYATINDAKİ UNUTULMAZLAR
30.05.2026 16:15
1
A+
A-

BİR İKİZLER BURÇLUNUN HAYATINDAKİ UNUTULMAZLAR

 

RESİM ÖĞRETMENİM….      Anılarım…

Bu haftaki yazıma özellikle genç öğretmenlerin ve sanatın bir dalında yeteneği olan çocuklara sahip velilerin dikkatle okuması önerisinde bulunarak başlamak istiyorum. Nedenini yazımın sonunda zaten kendileri bulacaklardır.

Eğitime Çanakkale Cumhuriyet İlkokulu nda başladım. Ancak ertesi yıl babamın eğitimci olması nedeni ile Çanakkale nin şirin ilçesi Biga ya taşındık ve oradaki Sakarya İlkokulu nda devam ettim. 3. Sınıfa başladığımızda sınıf öğretmenimiz Rahmetli Hasan TUNA; bize şu müjdeyi verdi: ” Evlatlarım 3. sınıf çok önemli, okulumuzda yıllar önce çok değerli öğretmen arkadaşımız vardı ve 3. Sınıfı okuturken vefat etti . Onun çocuklarından biri yetişkin bir iş sahibi olunca , babasının anısı için 3. sınıfın en çalışkan öğrencisine değerli bir kol saati , 2.ncisine ansiklopedi, 3. ncüsüne de boya takımı vermeyi vaat etti. O nedenle hepiniz bu ödülleri almak için çok çalışacaksınız. ” dedi.

Lafı uzatmayayım, ben o yıl 3. sınıf birincisi olarak tüm okulun huzurunda, bahçedeki kürsüye çıkarıldım ve sınıf öğretmenim koluma saati taktı. Kalbim yerinden çıkarcasına atıyordu ve okuldan sanki omuzlarda çıktım, mahalleli çocuklarla Biga nın o iri taşlı sokaklarından koşarak ben de aralarında uçarak, bizim evin önüne bir yumak olmuş vaziyette geldiğimizi hatırlıyorum .

Benden önce mahalleli çocuklar anneme “Süheyla teyze, Serdar okul birincisi oldu” bağırıyor, coşkularını dile getiriyorlardı. Acaba o zamanki kirlenmemiş duygular içinde hasetlik kıskançlık yok muydu ? diye düşündüğüm çok olmuştur. Başarım sanki bizim mahallenin başarısıydı, herkes ya öpüyor ya kafamı okşuyordu. Arkadaşlarım gururla saat kutusunu etrafa gösteriyorlardı. Belki de bugün benim başarının kenetlenmiş bir ekip ruhuyla elde edinileceğine inancım, başarıya kıskançlık duymamamın başlangıcı ilk beslendiğim yerler, çocukluğumuzun geçtiği bu saf temiz duyguların kenetlendiği dönemlerdi. Ve Küçük Biga da sanki bir flim yıldızı olmuştum. Yolda geçerken çoğu kez duyuyordum, “bak şu saati alan çocuk. Çok akıllıymış. ” Bazen de durdurup saate bakmak isteyenler oluyordu. Oysa saat kolumda değildi, nasıl kıyabilirdim eskimesine, saatim benim için bir hazine değerindeydi ve evde kutusunda saklıydı. Arada (yani her gün) açıp bakar,arkasına incecik kazınarak yazılmış yazıyı okurdum. “Öğretmen Niyazi ÜZEL armağanı “ …Biga daki şöhretim kısa sürdü. Babamın tayini İzmit e çıkmıştı. Hem buruk bir acı hem de korkunç bir merak ve heyecan vardı içimde; İzmit nasıl bir yerdi.? Yeni arkadaşlarım okulum, öğretmenim kimler olacaktı..? .

Nihayet İzmit e yerleştik ve yeni okuluma başladım. Biga daki siyah önlük, burada lacivert olmuştu, yakalık yine beyazdı ama farklı bir şekildeydi. Kısa sürede okula ve yeni arkadaşlarımla kaynaştım. Gerek okuldan gerek mahalleden bir sürü yeni arkadaşım, çevrem oldu ve hemen sınıfın çalışkan öğrencilerinden biri oldum. Nihayet 5. sınıfa geldiğimde yine bir müjde geldi: “Yıl sonunda bir burs sınavı vardı ” . Ankara daki Özel Yükseliş Koleji ilk kez yatılı burslu öğrenci alacaktı. Yaklaşık 30 civarında alınacak burslu öğrenci sayısını bu sınav belirleyecekti.

Yıl sonunda bu sınava girdim ve birkaç ay sonra önce sevindiren sonra kara kara düşündüren sınavın sonucu geldi. Bu sınavı kazanan Türkiye genelindeki 30 öğrenciden birisi olmuştum. Dediğim gibi önce çok sevindim ancak sonra Ankara ya yatılı gideceğim ve başta ailemden ayrı kalacağım korkusu sardı. 11 yaşındaydım; annemden babamdan kardeşlerimden ve arkadaşlarımdan nasıl ayrı yaşayacaktım ..? .

Kim çamaşırlarımı nasıl yıkayacak? Ne yiyip içecek, nerede nasıl yatacaktım ” ? Kim benimle ilgilenecek ve de en önemlisi evdeki sevdiklerim olmayınca kimlere sarılacaktım. ? Oysa herkes bana ne kadar şanslı olduğumu, tüm eğitim, kıyafet masraflarımın okul tarafından verilecek olması, üstelik kolejde okuyacak olmamın avantajlarını anlatıp duruyordu. Tatmin olmasam da artık ok yaydan çıkmıştı ve yeni eğitim döneminde artık kolejli olmuştum.

Yatakhanede ranzanın üstünde yatıyordum. Her şey çok farklıydı arkadaşlarım benim İzmit teki arkadaşlarımdan çok farklıydı, buradakiler biz bursluların dışında genelde o günkü tabirle zengin çocuklarıydı, çoğu şımarık, yaramaz ve kavgacıydı. Biz bursluları bir sınıfta toplamışlardı. Ve bizlere Almanca eğitim verilmeye başlandı, bu benim için ilk hayal kırıklıydı oysa ben İngilizce eğitim alacağımı sanıyordum ve Almanca nın telaffuzunu hiç sevmiyordum. Hem okul müdürü hem de Almanca öğretmenimiz olan “ Öğüt Hocaya ” gidip bana kızmamasını, onu çok sevdiğimi ancak benim İngilizce öğrenmek istediğimi hatta İzmit ten gelirken yanıma İngilizce sözlük getirdiğimi,yüzlerce kelime ezberlediğimi söyledim.

Orta 1 ve de burslu bir öğrencinin odasına kadar gelip onunla böyle pazarlık etmesine oldukça şaşırmıştı, gerçekten de kimsenin cesaret edemeyeceği şeyi yapıp doğrudan odasına gitmiştim. Bana Almanca öğrenmenin yararlarını anlattıysa da ikna edemedi ama tüm bursluların bir sınıfta, diğer sınıfların genelde yatılı olmayanlar olduğunu izah etti . Ben İngilizce eğitim olan bir sınıfta olma isteğimde ısrarcı oldum. Sanırım kararlılığımı anladı ve beni İngilizce eğitim yapılan sınıfa verdiler.Bu sınıfta benim dışımda diğer tüm öğrenciler gündüzlü idi ve gerçekten varlıklı aile çocuklarıydı. Başka bir handikabım daha vardı; ya resim, ya müzik dersi seçilecekti. Oysa ben ikisini de istiyordum. Ama ikisine birden devam etmenin olanaksız olduğunu idrak ettim ve resim kısmı ağır bastı; bir de sanki müziği duyarak dinleyerek sürdüreceğimi resimde ise bazı teknikler öğrenebilmek için ders almak gerektiği düşüncesi de etkili oldu. Artık mutluydum İngilizce ve resim derslerine kavuşmuştum.

Kısa sürede dikkat çekmeye başladım, özellikle resim dersinde harikalar yaratıyordum. Gel gelelim Resim öğretmenimiz genç bir bayan öğretmendi ve sürekli boyalar kağıtlar, tuvaller, resim kalemleri, yapıştırıcılar, kesilmiş ahşap kütükler vb. getirmemizi istiyordu . Çok ama çok zordaydım, resim derslerini iple çekiyordum ancak maddi anlamda tıkanmıştım, burslu öğrenciydim ama burs kapsamına bu çeşit sair masraflar girmiyordu ve ben de İzmit ten ailemin gönderdiği harçlıklarla bunları karşılamaya çalışıyor, gönderilen harçlığı özellikle resimde istenenlere harcamak için haftasonu okulun çevresinde el arabasında satılan yatılı okul yemeklerinden bıkan bizler için muhteşem bir lezzet olan “ tükrük köftesi ” ya da karşıdaki kuruyemişçiden almayı sevdiğim ” şekerli leblebiyi ” bile almıyordum. Kimsenin malzemesini kullanmayacak veya ödünç istemeyecek kadar da gururluydum .

Resim öğretmeni bazen eksik malzeme ile gelenlere kızdığında, ben olanaksızlıktan değil sanki unutmuş numarası yapıyordum ve bu rol de oldukça üzüyordu. Artık bir çözüm bulmalıydım ve babama mektup yazmaya karar verdim. Aslında onları da üzmek istemiyordum ama sonunda mektubumu yazdım. Özetle “resim derslerinde istenen malzemeleri alamadığıma ” ve bana gönderilen harçlığın iki misline çıkarılmasını ” talep ettim.Deneyimli bir eğitimci olan babam kolejde burslu okuma fırsatı yakalayan oğlu ile gurur duyarken; ev hanımı olan bir eş, diğer iki çocukla yaşam mücadelesine, benim yüküm olmaksızın devam ederken böylesi bir mektup hem üzmüş hem kızdırmış olmalıydı ki, bu kez hemen okul müdürüne hitaben bir mektup yazmış. Sonradan detaylarını kendisinden öğrendiğim mektubunda “ benim oğlum çocukluğundan beri hep başarı göstermiş bir öğrenci, resme, müziğe yeteneği fazla ve sizin burslu sınavınızı kazanmış bir öğrenci iken 11 yaşındaki bir çocuğu daraltan resim malzemeleri konusu nedir.? Neden yatılı burslu bir çocuğa böylesi yükleniliyor ..? ifadeleri bulunan ve sorgulama yapan bir mektup döşenmiş. O sırada bendenizin bu mektuptan haberi olmadığından okuldaki mutat hayatıma devam ediyor, başta resim dersinin gelmesini iple çekerken hayatımda hatırlamak istemediğim o gün ile karşılaşıyorum. Ama o gün benim için belki de hayatımın önemli kavşaklarından biri veya bir dönüm noktası olacağından habersizdim.

Günlerden bir gün, resim dersinde başta ben mutlulukla öğretmeni beklerken kapı açıldı ve içeriye yüzü allak bullak bir öğretmen girdi. Hepimiz şaşkınlıkla bakıyoruz, o tahtanın başında çatılmış kaşları ile duruyordu. O da ne, gözlerini dikmiş bana bakıyordu. Ben gözlerimi kaçırıyorsam da tüm hiddeti ile bana bakıyordu. İçimden yanılıyorum galiba diye geçirirken sınıftan bir arkadaşın “ Bugün ne yapıyoruz ” gibilerden bir şey sorduğunu anımsıyorum. Aniden “hiç bir şey“diye avazı çıktığınca bağıran öğretmenimiz bu davranışı karşısında neredeyse sıraların altına girecek korkuya kapıldık. Bu haykırışın ardından gelen bir emir kulaklarımda patladı:“ Serdar çabuk tahtaya gel “

Tahtaya nasıl gittiğimi hatırlamıyorum, tek hatırladığım bacaklarımın ben de olmadığı idi, onları zapt edemiyordum. Öyle titriyorlardı ki durduramıyordum ve bana “Sen ne terbiyesiz, ne ahlaksız, ne aptal çocuksun “ ile başlayan hakaretleri sıralıyordu. Arkasında “ beni ne hakla gammazlarsın, ne hakla şikayet edersin, okul müdürünce uyarılmamı sağlarsın, ne zavallısın, madem paran yok bu sınıfta, bu okulda ne işin var, yanından sağından, solundan istesene“ ifadelerinden sonra “defol yerine ” demesi ile son bulan konuşması akabinde sırama kapanıp katıla katıla ağlamam bir oldu.

Tüm sınıfın gözü üzerimdeydi, o kadar kötü durumdayım ki benim gibi orta halli bir aile çocuğunu ne işi var kolejde ? Ne işi var bu zengin şımarık çocukların arasında ? Ben bu aşağılanmayı neden niçin hak ettim? Ben nasıl dilenip diğerlerinden malzeme isteyebilirdim ki ? şeklindeki duygu ve düşünceler içinde boğuldum ve ders bitti.

O zille benim Yükseliş Koleji ndeki kolej hayatım, resim dersim, resim aşkım da beraberinde bitti. Oysa henüz okulun kapanmasına 4-5 ay vardı. Her şeyi göze alarak ben bir daha ne resim öğretmenimin yüzüne baktım, ne de söylediği ödev veya görevleri yaptım ve ben sanki resim dersinde yoktum. Ne öğretmen benle ilgilendi ne ben onlarla. Sanırım öğretmen ya başına iş açmasın diye ya da olay soğusun ve kapansın diye benim protestomu isyanımı yönetime aksettirmedi . Aslında ben de bu restimi ne aileme ne de okul yönetimine aksettirdim. Resim dersinde camdan dışarı bakıyordum ya da başka ödevlerimi yapıyordum veya tuvalete gidiyormuş gibi çıkıyor köşe bucak saklanarak dersin bitmesini bekliyordum, bazen tuvalette bile ders zilinin çalmasını bekliyordum.

Ve o eğitim döneminin sonuna geldik; resim dersinden zayıf verilmemişti böylece sınıfı geçip yaz tatilinde İzmit e ailemin yanına döndüm. Orada olduğumda çok mutluydum zira bu öğretmen beni sadece resim konusunda hayal kırıklığına uğratmamıştı, kolej hayatı ve yatılı okuma hayatımı da söndürmüştü. Babamdan korktuğumdan önce anneme konuyu açtım: “Anneciğim, Ankara ya Koleje dönmesem ne dersin. ” dedim. Annem çok duygusaldır, yüzünde güller açtı: “Çok sevinirim, sen zeki akıllı çocuksun, nerede okusan iyi bir adam olursun, gurbetlik bana da zor geldi “ dediğinde annemle kucaklaştık. Arkasından ” Annecim ne olur babamı ikna et o zaman ” dedim . Kardeşlerim de Ankara ya dönmemi istemiyorlardı ve hep birlikte tüm yaz tatili boyunca babamı ikna ettik ve babam sonunda “Peki, İzmit te oku “ şeklinde son kararını açıkladı.

Babama şükran borçluydum, beni küçük düşürülmüş bir yerden köreltilmiş resim aşkımdan kurtarmıştı, ona bu kararına olan şükranımı başarılarımla göstermeliydim ve Orta 2. Sınıfa İzmit te başladım . Kolejden gelen bir öğrenci olarak İngilizce dersinde sınıf birincisiydim, diğer derslerim de mükemmeldi ve resim derslerinde sınıf renkli kalemlerle resim yaparken ben resim öğretmenime geçen yıldan elimde tuval ve yağlı boyalarım olduğunu yağlıboya çalışmama müsaade edip etmeyeceğini sordum.

Şaşkınlıkla “yağlıboya mı çalışıyorsun“dediğini hatırlıyorum; ilk tablom adı “Çanakkale geçilmez ” di ve okula asıldı. Başta resimle sonra da müzikle yaşadığım aşk İzmit ten Bursa ya sonra da ailece tayin olduğumuz Ankara ya kadar devam etti . Ancak liseyi bitirdiğimde ne güzel sanatları, ne konservatuarı tercih etmem için bilinçaltı korkum kaybolmamıştı. Karşıma Yükseliş Koleji ndeki resim öğretmeni gibi hak etmediğim bir hayal kırıklığını yeniden yaşatacak birileri çıkabilirdi ve babamın “ya iktisat ya da hukuk oku ” tavsiyesini hiç itiraz etmeden kabul ettim. Ancak ilk işim yarım bırakmak zorunda kaldığım İngilizcemi geliştirmeliydim. Amerikan kültür, İngiliz kültür, özel kurslara aralıksız devam ederek İngilizcemi yarım bırakma acısından kurtuldum ve gün geldi Hollanda’da eğitimin İngilizce dilindeki Master bursunu kazanacak seviyeye getirdim.

Sonraki yıllarda da altı yıl gibi süre zarfında akşam saatleri ve hafta sonları onlarca öğrenci yetiştirdiğim özel öğretmenlik yaparak sonuçlandırdım. Resim tutkumu da iş hayatımdan kalan zamanlarda ara vermeksizin birçok atölyede ustaların yanında yer alarak yedi karma yağlı boya sergisi açacak noktaya getirdim. Bir sergiden de memuriyette ancak bir yılda elde edebileceğim kazanç elde ettim .

Liseli yıllarımda gezi ve tur organizasyonlarında hem muhtelif yerler görüyor hem de bunları insanlara göstermeye vesile olduğumdan onların mutluluğu ile besleniyordum. Müziği ise ritm ve ud çalıp, korolarda eşlik edecek korist ve solist olacak şeklinde sürdürdüm ve sonunda da Dragos Musıki Derneği’ni kuracak noktaya getirdim.

Hani çok sevdiğim bir söz vardır; “kötü komşu ev sahibi yaptırır.” Benim bu hikayem biraz buna benziyor sanırım. İşte bu nedenle o kolejdeki genç resim öğretmenime ” ŞÜKRAN” borçluyum; belki de bu noktaya gelmemde beni körüklemiş kışkırtmış olabilir. Şimdi ben ona şükran duygumu ifade ederken aslında sanırım Tanrı benim yanımda olmuş ve beni kollamış. Ya aynı azmi iradeyi gösterememiş öğrenciler ne yapardı. Belki de benim hayatıma giren pedagojik bilgisi, empati duygusu yetersiz bu öğretmenin benzerleri yüzünden birçok yetenek yok oluyor.

Öğretmenlik gerçekten en önemli meslektir; konusu insan ve insanın hayatıdır. Ama sadece o insanın salt kendi değildir, eğitim verdiği o kişinin hayatını da şekillendirmektedir. Sosyal yaşantısı, toplum içindeki yerini ve son tahlilde de işin ucu ta ülkeye yararlı olup olmamasına dayanacak kadar önem arz eder. O halde Allah kimseyi hak etmediği öğretmenle karşılaştırmasın ve eğitim sistemimiz kabiliyeti olan çocukları değerlendirecek hale gelsin diyelim.

17 Aralık 2015 Perşembe

**********************************************************************

ZEYTİNBURNULU AUDREY ALANYALI PHİLİP

Türkiye’de mutlu Hollandalı bir Ailenin Hikayesi..

Hollanda’nın, Den Helder şehri bizim Kocaeli nin, Gölcükü konumunda, donanmanın bulunduğu, denizciliğin üssü olan bir şehirdir. Ülkenin kuzeyinde olması ile kısmen daha soğuk, sakin ve çalışmaya gelen Türklerin çok az olduğu bu şehirde, Hollanda Kraliyet bursu kazanıp Denizcilik İşletmesi yüksek lisans için gelen, ilk ve tek Türktüm.

Çok nadir karşılaştığım gurbetçi Türkler, durumuma hem şaşırıyor, hem de gururlanıyorlardı. Aynı evi paylaşmak zorunda kaldığım okul arkadaşlarım, değişik ülkelerden benim gibi burs kazanıp gelmiş yaşıtlarımdı. Malezyadan Samsuddin, Dominik Cumhuriyetinden Ramon Emillio Mella Flores, Perudan Arthura Hernandes.    

Burs ödeneği ile tek başına ev kiralamak oldukça maliyet getirdiğinden, burs kazanan bizler hem konforlu olması, hem de maliyeti düşürmek açısından dört veya beş kişilik gruplar oluşturarak ev tutmaya çabalıyorduk. Benim kader çizgim ise bu üç farklı yöreden dünya insanı ile kesişti. Ancak aynı amaçla bir araya gelmiş, fakat her biri farklı inanç ve kültürden gelen, bu dört erkekten oluşan ailede, sorunlar daha ilk günden başladı . Ben dahil diğer beyler, ev işlerinin tamamına hakim değildik. Hepimiz eksik gedik bir şeyler biliyorsak da, ilk hafta evde yaşanan kaoslar, ortak alanların savaş alanına dönmesi ileride neler olabileceğinin habercisi idi.

Kiraladığımız dubleks evde, her birimize ait yatak odaları dışındaki yerler, ortak kullanım alanlarımızdı. Mutfakta aynı saatte dört erkeğin yemek yapma mücadelesi tam bir “Charlie Chaplin ” filmlerindeki sahneleri andırıyordu. Acil eylem planı yapmak gerekiyordu. Sonunda benim önerim, coşkuyla kabul edildi. Evin yemeklerini, ben yapacaktım ancak bulaşık ve temizlik, alışveriş işlerinden muaf tutulacaktım ve ben mutfakta çalışırken kimse mutfağa girmeyecekti.

KURU FASULYELİ MENÜM…

Ve… ilk akşam yemeği menüm bir Türk klasiği oldu. “Çorba, kuru fasulye, pilav, çoban salata ” . Her ne kadar Perulu Arthuro çoban salata tabağına toz şeker gezdirmek istediyse de onun payını hemen ayırarak işi kurtardık. Malezyalı Sam de dolabından çıkardığı zehir gibi acı ve dayanılmaz kokulu baharatları pilav tenceresine serpiştirmek istese de engel olduk. Herkesin mutluluktan ağızları kulaklarındaydı. Bu o kadar normaldi ki bir haftadır abur cuburla geçiştirilen geceler, bir anda şölene dönmüştü.

Bir süre sonra başka gönüllü faaliyetim başladı. Evdeki arkadaşlarıma “saç tıraşı hizmeti ” . İşin eğlenceli tarafı onlar, kesim tercihlerini tarif etseler de, ben tiplerine gidecek saç kesimini istediğim gibi yapıyordum, kahkahalara geçen tıraş seansları da eğlencemiz olmuştu. Bu iki olay benim yoğun ders çalışma dışında şehirde yapacak hiçbir sosyal etkinliğin olmamasına ilaç gibi gelmişti ve her iki hobimi de uygulamaya koymuştum…

Yemek yapma serüvenim Akademiye taşınınca, duyanların “yemeğe davet edilmeme“ sitemleriyle karşılaşmaya başladım. Bunlardan biri de okul öğrenci işlerinde çalışan, bizlere çok yardımcı olan Bayan Audrey Uitdewilligen‘di. Eşi Phillip de bu yemek yapma şöhretimden bahsetmiş, yemeğe çok düşkün olan Philip ve Audrey , malzemeleri kendileri almak koşuluyla beni bir hafta sonu yemek yapmaya davet ettiler. Birlikte malzemeleri aldıktan sonra o gece onlara “Tarhana çorbası, tepside patlıcanlı kebap, bulgur pilavı, cacık ve sütlaç ” dan oluşan bir menü hazırladım. Bu menünün beni çok özel ve önemli biri yaptığı gibi, Uitdewilligen Ailesi ile 26 yıl devam edecek dostluğumuzun, başlangıcı olduğunu, o zamanlar ne onlar, ne de ben tahmin edebilirdik.                                  

Ertesi yıl, yanıma eşim ve o sırada dört yaşında olan oğlum gelince, ben arkadaşlarımdan ayrılıp, ev tutmak durumunda kaldım. Bu ayrılık bugünkü tabirle benim kankaları çok etkiledi zira ayrılışımla hem evin kuaförünü, hem aşçısını hem de her gün bir sürpriz yaratan arkadaşlarını kaybetmişlerdi. Oysa ben uzun süredir hasretlerini çektiğim aile ortamına kavuşmuştum, aynı zamanda mutfakta geçen zamanımı da tez hazırlamak için kullanma şansını yakalamıştım. Onları yemek konforuna alıştırdıktan sonra tekrar eski hallerine bırakmak ve çoğunlukla onları Mc Donalts da görmek, bende Suçluluk hissi yaratıyordu.                                    

Bu arada yoğun ders programlarımı başarı ile takip ediyor ama sosyal yaşantımızda geniş bir çevre edinerek birçok yeni dostlar kazanırken, oğlumuzla yaşıt iki çocuğu olan Uittewilligen ailesi ile de dostluğumuz giderek, pekişiyordu.

SEVGİLİM İSTANBUL’A KAVUŞUYORDUM…

Ve gün geldi, Yüksek Lisans eğitimim tamamlandı, yurda dönüş hazırlıkları başladı. Dostlardan ayrılmak oldukça zor olsa da, burnumuzda tüten Vatanımıza, topraklarımıza kavuşmanın mutluluğu ve keyfi tarif edilemezdi. Vatan hasretinin nasıl bir hasret olduğunu ancak uzun süre Vatanından ayrılanlar çok iyi bilirler. Benim İstanbul aşkım, bir başkadır. Çocukluğumdan beri tam anlamıyla tutkudur bu şehir benim için. Ve aşkıma kavuşmuştum.

Aradan bir yıl geçmişti ki aldığımız bir telefon haberi bizi çok mutlu etti. Uitdewilligen ailesi İstanbul a bizi görmeye geliyordu. Onlara İstanbul u en iyi şekilde tanıtmak için gerekli hazırlıklara başladık. Kafamda oluşan fikir, onlara İstanbul u bir turist gözüyle değil, bir İstanbullu gözüyle tanıtmaktı ki, bir hafta süren gezimiz de bunu çok iyi başardığımızı, onlardan defalarca aldığımız takdir ifadelerinden anlaşılıyordu.

Ancak bendeki İstanbul aşkının, o sırada onlara da geçtiğini ne yazık ki anlayamamıştım. Fakat bunu anlamakta gecikmedim. Zira Hollanda ya dönüşlerinden henüz birkaç ay geçmişti ki “Serdar, biz yeniden İstanbul a geliyoruz. ” haberine ben bile çok şaşırmıştım. Yine gezdik, dolaştık, İstanbul a farklı pencerelerden baktırdık ve yine yolcu ettik. Ama kısa bir süre sonra yeniden geliş haberleri ve sonrası, sonrası derken, Uitdewilligenler İstanbul a artık yılda beş- altı kez gelmeye başladılar. Bu geliş gidişler yıllarca devam etti ve bazen biz onların bu trafiğini takip edemez olduk. Bu arada İstanbul da epeyce dost ve arkadaş edinmişlerdi. Doktordan, telefon kart kolleksiyonerine, Eminönü’ndeki seyyar satıcıdan, Galata Köprüsündeki Pub’ın garsonuna, Mercan’daki oyuncakçıya kadar oldukça farklı kesimlerden bir portföy oluşturmuşlardı      

SENİNLE RÖPORTAJ YAPMAK İSTİYORLAR…

Aradan on yıla yakın bir süre geçmişti ki, bir gece yine Hollanda dan heyecanla aradılar: “Serdar, müthiş bir haberimiz var! . Biz Hollanda da yayın yapan bir TV programında İstanbul u en iyi tanıyıp , bilenler yarışmasına katıldık ve bu yarışmada birinci olduk. Ödül ise bir haftalık İstanbul tatili. Aynı zamanda televizyon çekimi de yapılacak. Program formatında İstanbul‘u nasıl bu kadar iyi öğrendiniz?.. şeklindeki soruda senden bahsedince, bu kez TV ekibi, yapılacak çekimlerde, senin ve ailenin de olmasını ve seninle röportaj yapmak istediklerini söylediler. Ona göre hazır olun, gibi, kalabalık bir TV ekibi ile İstanbul un Uitdewilligenleri gezdirdiğim yerlerinde çekimler yapıldı. Yapılan röportajda onlarla tanışma ve tanıtma serüvenimi anlattım. Birkaç hafta sonra program Hollanda da yayınlandı. Uydudan yayınlanan bu programı bizim izlememiz kısmet olmasa da Almanya, Fransa Belçika, Lüksemburg dan izlendiğini ve programı orada yaşayan geniş bir dost çevremizin seyrettiğini, günlerce kutlama telefonu ve maili almamızdan anlamış olduk.

Böylece gençliğimden beri onlarca yabancıya gezdirdiğim ve tanıttığım güzel İstanbul’umu tanıtma çabalarım bu programla tescillendi. Bir yerde “Fahri Turizm Elçisi “ olmuştum.

Aradan dört yada beş yıl daha geçmişti. Oğlumun yaşıtı olan; Gabriella nın bir oğlu olduğu müjdesi geldi. Melez toruna hepsinin gırtlaktan telaffuz ederken zevk aldıkları isim bulunmuştu: “Genereino ”

Ve her iki çocuklarının artık kendi ayakları üstünde durmaları, Uittewillgenlerin, gönüllerindeki arzunun ortaya çıkmasını sağladı.                          

ZEYTİNBURNU NDA HAYATIN TAM İÇİNDEYDİLER…

Artık İstanbulu seven değil, İstanbullu olmaya karar verdiklerini yine bir telefon haberiyle verdiler. Den helder deki işlerinden ayrılıp, evlerini satıp yerleşmeye karar vermişlerdi. Bu konu için bir araya geldiğimizde, dostlarıma kararlarını bir daha gözden geçirmelerini, benim neden olduğum bu aşkın, hüsranla bitmesinden üzüleceğimi ifade ettim. Ve anladım ki kararları kesindi ve uygulayacaklardı.

Uittewillgenler bir buçuk yıl, Zeytinburnu’nda yaşadılar. Hayatın tam içindeydiler. Philip in bana gece yarısı kaydederek dinlettiği “Ramazan davulcusunun sahur showu“ çok ilginçti. Ancak İstanbullu sevgilinin verdiği, sıkıntılarla onlar uzun süre mücadele edememişlerdi. İstanbul zor gelse de, Türkiye sevdası son bulmadı Uitdewillenlerin . Zaten “gemileri de yakmışlardı“. Alanya da aldıkları bahçeli ev onlar için yeni bir maceranın başlangıcı oldu.

Ve şimdi Türkçe konuşan, yazan, Uitdewillgenler orada hem denizin güneşin tadını çıkardıklarını, hem de ticaret yaparak mutlu olduklarını sıkça anlatıyorlar. Son aradıklarında yeni müjdeleri; Genereino nun melez bir kardeşi, Jeremy nin ise bir kız çocuğu olduğu ve evi genişlettikleri ile bizi bekledikleri oldu…

Hollanda da tanıştığım dostluklarımdan hemen hemen hepsi İstanbul a ziyaretime geldiler ve Türkiye yi ve Türk insanını tanımış olmaktan mutlu döndüler.

Değerli okurlarım, Türkiye işte böyle güzel bir ülke ancak bu güzelliği iyi anlamak ve yürekten anlatmak zorundayız. Onlara evimize gelen birer misafir gözüyle bakılması çok önemli. Zaten coğrafyamız, kültürümüz onları hayran bırakmaya yeterli ama bu hayranlığı dostlukla sevgiyle tamamlayarak perçinlemek gerekiyor.

Bir turist bulunduğu atmosferden ne kadar etkilenirse etkilensin fahiş fiyatla mal satılarak dolandırıldığını anladığı an ya da mesafeli yere fazla ücret için dolaştırıldığını gördüğü an etkisi altındaki büyük hayal kırıklığına dönüşür. Ülkemize gelen turistlerinde en az bizler kadar zeka ve duyguya sahip olabilecekleri unutmayalım…

03 Ocak 2016 Pazar

**********************************************************************

VANLI GÜZEL KARDELEN

İlk kez Doğu’daki bir şehre göreve gidiyordum.

Bu görev nedeni ile oldukça heyecanlıydım. O güne kadar Van hakkında çok şey okumuş, duymuş ve dinlemiştim. Ama bu kez Van a kendi penceremden bakacaktım. Verilen görev nedeni ile yaklaşık üç ay kalmam gerekiyordu. Beraberimde getirdiğim inceleme dosyaları oldukça ciddi ve trajik konuların araştırılmasını içeriyordu. Sonuçlandırmam gereken yaklaşık kırk dosyanın dörtte biri ölümlü iş kazalarından, bir o kadarı da ağır yaralanma sonucu oluşan sakatlık hallerini içeren konulardan oluşuyordu. İşim oldukça zor ve mesuliyetliydi.

DOĞU NUN PARİS İ VAN…

Sizler de duymuşsunuzdur Van ı övgüyle anlatmak isteyenler “Doğu nun Paris i ” tanımını kullanırlar. Ben de, Paris i daha önce üç kez görmüş ve hayran biri olarak, Van ile denizi olmayan Paris arasında nasıl bir bağ kurulduğunu çok merak etmekteydim.

Uçaktan iner inmez bu şehre gelmiş bir görevli olmanın yanında bir de turist gözüyle değerlendirmelere başladım. Düzgün, modern yeni apartmanlarla donanmış güzel mahallelerden geçerek merkeze geldik. Kalacağım otel tam merkezdeydi ve her yere yürüyerek ulaşacak olmaktan dolayı çok memnundum. Ertesi sabah görevime mutlulukla başlamıştım. Görevlilerin saygısı ve nezaketi daha farklıydı sanki daha içten daha yürekten gibiydiler. Mesai saatlerim sonrası mümkün oldukça yaya gezerek şehri tanımaya çalışıyordum. Tiyatro dahil sanat ve kültürel etkinliklerini de takibe başlamıştım.

AĞAÇLAR, YEŞİLLİKLER NEREDE ?…

Yeşile, doğaya tapan bir çevreci olarak itiraf etmeliyim ki; “Doğunun Paris i“ diye tanımlanan Van da neredeyse yeşil alan hiç yoktu. Enteresan olan ne şehir içinde, ne de bir deniz konumundaki Van gölü kıyısında yeşil alanlar yoktu. Şehri çevreleyen tepelerin jeolojik yapısı ilginçti. Sanki gezegenlerin kraterlerindeyiz hissi uyandırıyordu.

Birkaç gün sonra bir göreve giderken Tatvan ve Bitlis arasında küçük de olsa çam ormanını görünce şaşırdım ve neredeyse sevinçten haykıracaktım. Zira, ben bu iklimde, bu coğrafyada ağaç yetişmiyor kanısına kapılmıştım. Demek ki buralarda çam ağacı da dahil birçok cinste ağaç yetişebiliyordu. Bu tespitimden sonra önüme gelene sormaya başladım. “Neden Van da yeteri kadar ağaç ve yeşillik yok ? “ yarım saat ilerde çam ormanları olduğuna göre buralarda da olması, gerekmez mi? şeklindeki sorularıma muhtelif yanıtlar alıyordum.

Kimileri, eskiden her yerin ağaçlık olduğunu, özellikle keçi besiciliğinin yeşili bitirdiğini, kimileri ağaçların ısınmak üzere kesilip talan edildiğini, kimileri de yetkililerin suçlu olduğunu ekmediğini ve teşvik etmediğini ileri sürüyorlardı. Hiçbir yanıt beni tam olarak tatmin etmese de insanların yeşile karşı duyarlı olmadıkları ve bu hususta herhangi bir çaba içinde olmadıklarını sezdim. Elbette, öncelikli sorunları vardı ama çevrecilik sorunu da ötelenemeyecek kadar önemliydi. Bunun önemi henüz buralarda idrak edilmemişti.

Van gölünün kıyısına gelip de, kenarında oturup çay içilecek bir yer bulamayınca inanılmaz bir hayal kırıklığı yaşadım. Hele hele yaz günlerini hayal edince, burada bölge halkının ve turistlerin mola vereceği bir sosyal mekan veya gölgesinde oturulacak bir ağaç altı bile bulamayacak olmalarına derinden üzüldüm.

PAPYONLU GARSONLAR…

Vanlıları tanıdıkça, ne kadar dost ve samimi olduklarını tüm Anadolu halkımız gibi misafirperverliğin kültürlerinin en önemli parçası olduğunu anlamak zor değildi. Van a gelirken yemeklerimi nerede nasıl yerim? şeklinde endişelerimin de ne kadar yersiz olduğunu, Van ın ana caddelerinde dolaşırken gülümseyerek anımsadım. Birbirinden çekici restoranlar beni “haydi içeri gel ” diye davet ediyordu. Merkezde girdiğim esnaf lokantasında, papyonlu garsonların hizmet vermesi ve yemeklerin kalitesi, fiyatların son derece ucuz olması beni oldukça şaşırtmıştı. Sabah kahvaltıları ile ünlü Van da muhteşem lezzetler sonrası üç ayda beş kilo alarak İstanbul a döndüm. Bu durum da işin bana olumsuz yansımasıydı.

SEN KAÇINCI SINIFA GİDİYORSUN?

Şimdi burada beni çok etkileyen iş kazası mağduru aileyle ilgili olan anımı sizlerle paylaşacağım. Van ın Erciş ilçesinde, asfaltlama işinde çalışan bir işçi, asfalt karıştırıcısının içindeki artıkları kürekle temizlemek üzere kazanın içine girmiş o sırada onu görmeyen mesai arkadaşı ise karıştırıcıyı çalıştırdığı için işçinin iki bacağı kasıklarından kesilmiş. Bu elim kazanın tahkikini yapacaktım. Olayın sorumlularını ve gerekli güvenlik önleminin alınıp alınmadığını tespit edecektim.

Önce olayın mağduru bu talihsiz işçiyi dinlemem gerekiyordu. Erciş in varoş kısmında bir gecekondu da beş çocuğu ile yaşadığını evine gidince gördüm. Henüz birkaç ay önce böylesi bir felaketle karşılaştığından henüz tam sağlığına kavuşamamış hastane sonrası evinde yatıyordu. Çamurlu bir sokağın başında, oldukça yoksul görünen gecekondunun yine çamurlu bahçesinden giriş kısmına gelince, kapı önünde bir ordu şeklinde duran çocukların arkasında ürkek ve geri planda duran kadının, talihsiz işçinin eşi olduğu kolayca anlaşılıyordu.

Kendimi tanıttım ancak hanımı konuştuklarımı anlamayınca bu kez çocuklara “Babanızı ziyarete geldim ” deyince, biri elimi tuttu hep birlikte içeri girdik. Çocukların beni anlamasına çok mutlu olmuştum. Hepsi çok güzel çocuklardı ama üstlerinden başlarından ne kadar yoksulluk içinde yaşadıkları yansıyordu. Odada koca bir demir karyola dışında yer minderleri, yer sofrası, birkaç yastık, bir kenara denk yapılmış yatak yorgan ve yastıklar ve teneke bir soba bulunuyordu. Talihsiz adama selamımı verdim. Saygı ile doğrulmak istediyse de çaresizdi. Ben de “Aman, sakın rahatsız olma. Fazla vaktinizi almayacağım. Olayı öğrenmeye geldim. ” şeklindeki açıklamam ona ilaç gibi gelmişti. Belli ki çaresizlik içinde kendilerine uzanacak bir yardım elini bekliyordu. İzin alıp büyükçe olan yatağın bir kenarına iliştim. “Sana olayın nasıl olduğunu soracağım. Sen de detaylı anlatacaksın ” . dedim.

Çantamdan çıkardığım tutanakları ve onları yazarken desteklesin diye altına koymak için çantamdaki gazetemi de çıkardım. Odanın bir köşesinde ayakta duran hanımı dışında tüm çocuklar da yataktaydı. İşte unutamayacağım hadiseyi burada yaşadım . On, onbir yaşlarındaki, nasıl güzel gözleri ve kirpikleri olan ve saçları beline kadar örülmüş talihsiz işçinin kızı, benim gazetenin yatağa düşen ekini kaparcasına alıp, heceleyerek okumaya başladı.

Ben işçiye yönelik sorularımı kesip, onun okumasını dikkatle dinlemeye başladım. Sanırım o da hem benim dikkatimi çekmek hem de okuma hasretini gidermek istiyordu. ” Senin adın ne ? “ dedim. Adını söyledi. “ Sen kaçıncı sınıfa gidiyorsun ? ” şeklindeki soruma cevap vermeyince bu kez babaya sordum. Talihsiz işçi biraz çekinerek “Beyim, anası ile bana bakması için okula gitmiyor, okuldan aldık. ” dedi. O yanıt üzerine küçük kızın gözlerine baktım, gözleri dolu doluydu . “Söyle bakayım; sen okula gitmek istemiyor musun ?“ diye sorunca heyecanlı, titrek sesle “ Ben istiyorum . ” dedi ve odadan kaçtı. Ya korkmuş ya da utanmıştı.

Ben tutanağı hazırlayıp işimi bitirmiştim. Çantamı toparladım ve işçiye dönerek “Bak kardeşim, şu an işimi bitirdim artık şu andan itibaren evinin misafiriyim ve sana bir dost olarak bazı şeyler soracağım. Bu kızın okula gitmesine izin verir misin ? eğer verirsen, bende sana istediğin bir şeyi yapacağım. Haydi, gel pazarlık edelim. ” dedim.

“ Beyim, bana tekerlekli sandalye gönderir misin? “ demez mi . ?. Daha büyük bir şeyler üzerine pazarlık yapacağımızı sanırken, onun en temel hakkı olan tekerlekli sandalye istemesi karşısında gözlerim doldu. Ama oradaki konum ve rolüm farklıydı ve sert görünmeliydim. Öyle de yaptım. ” Tamam, sen, kızı okula göndereceksin. Ben de sana en kısa zamanda istediğini göndereceğim, ama takibini de yapacağım. Onu da bil ” dedim. Kutsal şeyler üzerine yemin etmesi ile pazarlığı tamamladık.

İstanbul a döner dönmez tekerlekli sandalyenin peşine düştüm. Çok şanslıydım, bir tanıdığımda, görevini gerektiği gibi yapmış olarak, balkonda duran tekerlekli sandalyeyi bana verilince, hemen kargo ile talihsiz işçiye gönderdim. Konuyu takip ile görevli kıldığım dostumdan da o güzel gözlü kızın, okula gönderildiği haberini alınca dünyalar benim oldu.

Rahmetli Türkan Saylan‘ın yoksul çocukların eğitim mücadelesi, benim için bir meşale olmuştur. O yüzlerce Kardelen yaratmıştı ve kardelen yetiştirmenin inanılmaz mutluluk ve gururunu yüreğimde hissettim. Bu olayı asla unutmadım o güzel gözlü kızın gazeteyi kapıp okuması ve okurken gözlerindeki ışıltı, aklımdan hiç gitmedi.

MALATYA, URFA, ÇANAKKALE…

Babamla birlikte onun ilk öğretmenlik yaptığı Mardin in Midyat ilçesinin Selhi köyündeki ilkokulun oluşturmak istediği kitaplık için kendimizin ve yakınlarımızın okunmuş kitaplarını toplayıp göndermiştik. Böylesi kitap yardımının yapılabilecek en kolay ve önemli eğitime katkı çabalarından biri olduğunu düşünürüm. Kurucusu olduğum ve bir yılda koca bir STK haline gelen Dragos Musıki Derneği mizde güzel yürekli insanların toplanmıştı.

Bir gün toplantımızda; hem Van daki güzel gözlü kızın okuma aşkından, hem Babamın eğitim savaşçısı olarak görev yaptığı Malatya, Urfa, Çanakkale de iken gördüğüm yoksul öğrencilerden, hem de benim Anadolu da görüp tespit ettiğim yoksul eğitime ait anekdotlarımdan bahsettikten sonra babamla yaptığımız kitap bağışında yaşadığımız mutluluğu aktardım. Onlara “Haydi böylesi bir heyecanı birlikte yaşayalım mı ?“ diye sordum. Teklifim, coşkuyla kabul edildi.

Sanki herkes bu konuya dünden hazırmış gibi, o andan itibaren Derneğe kitaplar yığmaya başladılar ve ben toplanan kitapların fotoğraflarını yayınlıyor, büyüyen hazineyi daha da büyütmek adına teşvik ediyordum. Sanırım bir ay içinde Derneğimizin salonuna sığmayacak hale gelen bir kitap dağı oluştu. Hep birlikte ayıklama yaparak ve yeni hikaye kitapları da satın alıp, ekleyerek, bu hazineyi çoğalttık. Sıra nereye nasıl göndereceğimize? gelmişti.

BU KEYFİ VE MUTLULUĞU HEPİMİZ TATMIŞTIK…

Ben, çocukluğumda bulunduğumuz şehirlerden birinden başlamak istiyordum. Sonunda kitaplarımızı, benimle irtibat kuran ve yazdığı mektup ile hepimizi etkileyen genç bir bayan öğretmenin görevli olduğu, Şanlıurfa nın bir köyüne göndermeye karar verdik. Kısa bir süre sonra onlardan gelen fotoğraflar ve teşekkür plaketi, Derneğimizdeki gurur köşemizin en önemli hatırası olarak yerini aldı. Bu keyfi, mutluluğu hepimiz tatmıştık.

Ertesi yıl, derneğimizin sezon açılışında şu duyuruyu yaptık: “Lütfen açılışımıza çiçek yerine, hikaye kitapları getirin ” . Bu sloganımız da tutmuştu. Daha ilk günden ciddi bir kitap rezervimiz oluştu ve ilkinde yaptığımız gibi hep birlikte, bu değerli emaneti büyütmeye başladık. İstediğimiz noktaya gelince de sıra yine çocukluğumun geçtiği Çanakkale ye göndermeğe karar verdik. Öyle de oldu, Çanakkale Ayvacık ilçesine bağlı bir köy okulunda kitap ihtiyacının çok büyük olduğu yine orada görevli öğretmenin açıklamaları ulaşmıştı. Oraya giden kitaplar sonrası, yine gönderdikleri foto ve plaketler yaptığımız işin nasıl haz veren bir duygu olduğunu, bu çabaya yeni katılan arkadaşlara da tattırdı .

VAN DEPREMİ…

Bir süre sonra hepimiz Van depremi ile sarsıldık. Aklıma Van da tanıdığım güzel insanlar, güzel gözlü kardelen kızım, Vanlı dostlarım geldi. Hemen onları arayıp, hepsinin depremden sağ salim kurtulduklarını öğrenince rahatlamıştım. Ancak Van perişandı, acilen çok şeye ihtiyaçları vardı . Sorumluluk sahibi insanlar olarak boş duramazdık. Derneğimizde de güzel yürekli insanlar mevcuttu ve sorumluluklarının bilincindeydiler. Van a yardım harekatımıza herkes katkı sağladı ve bir nebzede bu olaya katkımızın olması bizler gibi Müzik ve Sanatla uğraşan duygulu insanlar için çok ama çok önemli bir sonuçtu.

Değerli Okurlarım; Biz, millet olarak yardımı, desteği çok seven, yüreğinde, kültüründe yardımseverlik duygusu yoğun insanlar olarak her şeyi Devletten beklemememiz gerekir. Eğitime katkı konusunda üzerimize düşen çok şey var. Asla benim yaptığımdan bir şey olmaz, ben ne yapabilirim ki, ya da yapacağım işin sonucunu alamam diye düşünmeyelim. Aklınıza benim hikayemdeki güzel güzlü kızın bir gazeteye hasret okuma heyecanı gelsin. Bir tek kitap bile göndererek bir kardelene su vermiş, hayat vermiş olacağınızı hayal edin.

Değerli Okurlarım; Ben, bu ülkenin çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmasının kardelenler ile gerçekleşebileceğini düşünenlerdenim. Zira kardelenler eğitimin götürülmesi gereken büyük bir kesimin sembolü ve anahtar bireyleridir, yarının anneleridir. Ana eğitimi çocuklar için en önemli ve etkin eğitimdir. Siz ne dersiniz…

Serdar Taştanoğlu

12 Ocak 2016 Salı

***********************************************************************

CANIM ANNEME VEDA….

(Annem Süheyla Taştanoğlu anısına)

Sezona yine hızlı başlamıştık. Önce Almanya Bad Bentheim şehrinin sembolü olan şatonun kilisesinde, hepimizin gururla göğsünü kabartan, Türk Sanat ve Halk Müziği korolarımızın konserini, arkasından İstanbul da büyük bir başarı ile anılan ilk Türk Halk Müziği ödüllü ses yarışmamızı, onun arkasından da birer hafta arayla iki ayrı koromuzun birbirinden başarılı iki Türk Sanat Müziği Konserini gerçekleştirerek, müzikseverlerin ve müzik çevrelerinin günlerce süren takdir ve övgülerini kazanmıştık.

Ancak doğal olarak tüm bu çalışmalara yönelik koşturmacalardan sonra hem beynimin hem vücudumun dinlenmeye çok büyük ihtiyacı olduğunu hissetmiştim. Ama yapmam gereken önemli bir şey daha vardı. Gelecek hafta karşılayacağımız yeni yılın yılbaşı kutlaması. Yeni yıla Derneğimin üyelerinden, yakın dostlar ve onların yakınlarından oluşan kocaman ailemizle birlikte girmek arzusundaydım. Bu nedenle mütevazi ama müzik dolu bir yılbaşı balosunun da hazırlıklarını tamamlamam gerekiyordu. Neyse ki bu organizasyon hazırlıklarını da sorunsuz halledip, tahminimden öte bir katılım talebi ile karşılaşmıştım.

Yeni yıla giriş benim için çok önem taşımıştır. Başka bir ifade ile yeni yıl kutlaması beni çocukluğumdan beri çok heyecanlandırır. Her yeni yıl yaklaştığında hep eski yılın yaşattığı tüm olumsuzlukları; bu yeni mutlu başlangıç ile noktalayacağımı, her şeye yeni sayfa açılacağını ve yeni bir enerji kazanılacağını ancak mutlu ve neşeli bir yılbaşı kutlaması yapmak suretiyle gerçekleştirebileceğimi sanmakta, kendimce bu kutlama yolu ile bir anlamda yeni yıla “iyi geçme ayarı ” vereceğimi düşünürdüm.

Oysa yeni gelen yıllar benim bu “iyi geçme ayarımı ” hiç ciddiye almayarak, bildiğini okuması, aylarına, günlerine acı, tatlı her duyguyu yaşatacak olayları doldurmasını her defasında yaşamış olmam bile, mutlu bir yılbaşı kutlamanın, yeni yılın rehberi olacağı düşüncemi hiç zaman yıpratıp, yok edememişti. Aslında çocukluk ve gençlik dönemlerinden bu yana yılbaşı kutlamalarını genelde ailemle geçirme felsefem, değişmez bir gelenek halinde gelmiştir. Değişen sadece kutlamaya katılan kişi sayısıdır. Yeni katılımcılar da gelinler, damatlar, torunlar, akraba ve dostlarımızdır.

Evde yapılan yılbaşı kutlamalarının en büyük kahramanı annemdi, işin hem mutfağında yer alarak, o maharetli elleri ile özel yemeklerin mimarı olur, hem de kutlamaya katılımcı sayısı ne kadar fazla olursa olsun herkesi mutlu edecek mütevazi hediyelerini tam yeni yıla girerken çıkarıp, dağıtarak yeni yılın “Noel Annesi ” olurdu. Hepimiz için aldığı bu mütevazi hediyelerin dağıtımını mutlulukla yapardı. Çocuklarımızın büyümesi, sosyal çevremizin artması ile yılbaşı kutlamaları bazı yıllar bu gelenek dışına çıkarak zaman zaman kaideyi bozsa bile kesinlikle “istisnalar kaideyi bozmaz ” misaline uyar ama asla ana, baba ocağına uğramadan ve hediye seremonisi yaşamadan diğer bir yılbaşı kutlamasına geçilmezdi.

O yıl da öyle olmuştu, yılbaşı kutlaması için hem büyük aile üyeleri için planladığım yılbaşı işlerini hem dernek ailem için hazırladığım kutlama hazırlıklarını da tamamlayınca, yorgunluk trendim yükselmiş, birkaç gün de olsa bu yılbaşı öncesi tatil artık kaçınılmaz hale gelmişti.

Yılın son ayı olması nedeni ile Aralık ta gidilebilecek en ekonomik yerler listemde Barcelona üst sıralardaydı. Barcelona nın sürekli duyduğum popüler turistik merkezlerinden biri olması ve çok ekonomik fiyatların kıran kırana çarpıştığı tur reklamlarını medyada sıkça görmüş olmamdan mıdır bilmem, ben de sanki sıradan bir tatil yeri düşüncesi yaratmıştı . Belki coğrafi olarak da bize benzeyen bir ülke olması, bol yıldızlı otelleri ile adını duyurması çok enteresan olmayan bir yer düşüncemi pekiştirmişti. Bütün bu duygu ve düşüncelerime rağmen en büyük avantaj, bu mevsimde böylesi bir bütçeyle birkaç gün tatil yapacak başkaca bir yer bulmanın mümkün olmamasıydı.

Barselona yı görür görmez çok sevmiştim. Bu belki tam bir Akdenizli ruhu taşımamdan kaynaklanıyor olabilirdi. Deniz, hava şartları, yeme içme kültürü tam benlikti. Eşime sürekli olarak “bugüne kadar gördüğüm yerler içinde en sevdiğim yerlerin başında ” şeklinde düzdüğüm övgüyü dilime pelesenk etmiştim. Büyük bir iştahla şehri keşfe başlamıştık. Havanın çok güzel olması gezi tempomuzu arttırıyordu. İlk gün oldukça ilginç yeri görme şansı yakaladık. Ertesi gün Barselona nın en güzel ve turistik parkı olan Parc de la Ciutadella ‘yı geziyorduk. Müthiş bir ambiyansa sahip bu parkı mutlulukla gezerken, İstanbul dan arayan yeğenimin telefon haberi ile o an o park başıma yıkıldı.

Annemin dün gece fenalaşıp ambülansla hastanenin yoğun bakımına kaldırılmış olduğunu bildiren bu haber üzerine, parktan otele oradan havaalanına nasıl gittiğimizi hatırlayamıyorum. Tek dileğim ilk uçakla İstanbul a dönmekti. Ne yazık İstanbul a ilk uçak sabah 7 de idi. Elimde telefon yakınlarımdan sürekli annem hakkında bilgi almaya çalışıyordum. Ne yazık ya bilinçli ya bilinçsiz fazla detay vermiyorlardı. İçimden “ acaba vefat etti de benden mi saklıyorlar ” diye düşünmeden edemiyordum. Bu nedenle onlara gerçeği söylemeleri için yalvarıyordum. Tek söylenen annemim hayatta olduğu ama hareketsiz ve gözleri kapalı vaziyette olduğu idi. Herkesçe en çok tekrar edilen söz “Allahtan ümit kesilmez ” idi. Doğruydu. Ben de Allah ıma sığınmıştım. Ondan tek dileğim ve ümidim beni anneme kavuşturmasıydı. Barselona havaalanının dış hatlar terminalini uçak saatine kadar kaç kez arşınladığımı şimdi bile kesin hatırlamıyorum. Belki yüz belki iki yüz..!

Nihayet saat 07 oldu ve uçağa bindik. Ancak İstanbul a dönüş yolculuğu bitmek bilmedi. Sanki bir asır sürdü. İner inmez taksiyle annemin yattığı hastaneye giderken de o yol da bitmek bilmedi. Sonunda şükürler olsun hastaneye ve anneme ulaştım. Annem yoğun bakımda değildi ama bir sürü cihaza bağlı gözleri kapalı hareketsiz yatmaktaydı.

Doktorlardan beynine pıhtı attığını, muhtemelen sol tarafının felç olduğunu ama önemli olanın bu bulunduğu negatif durumdan çıkması olduğunu ancak ondan sonra vücudundaki hasarları net görebileceklerini, o anda durumunun kritik olduğunu birkaç gün beklemek gerektiğini söylediler.

Tek dileğim annemin yaşamasıydı. “Yeter ki yaşasın. Hasarları belki zamanla düzelir. Düzelmese de nefesi bile bize yeter. ” diye kendi kendimi teselli ediyordum. Anneciğim tepki vermese bile ben tek taraflı olarak sürekli konuşuyor, “gözlerini açması ” için yalvarıyordum. Ama çabam nafileydi. Annem sadece sağ el işaret parmağı ile sağ ayak parmaklarını kıpırdatabiliyordu.

O çaresiz bir kaç gün nasıl geçti. Daha doğrusu nasıl zor geçtiğini ancak aynı durumu yaşayanlar idrak edebilir. Annemin bebekken bize yaptığı her türlü bakımı biz ona yapıyorduk. Kendi adıma ben böylesi bakımı hiç tereddütsüz yapabileceğimi tahmin bile edemezdim. Demek ki “Anne sevgisi ” insanın normal hayatta asla yapamayacağı işleri bile hiç gocunmadan, tiksinmeden yaptırabiliyordu.

Sonunda hastanedeki beşinci güne girmiştik. Akşam yılbaşıydı. Yine hastanede böylesi durumları yaşamış olanlar önemli günlerin burada ne kadar önemsiz hale geldiğini çok iyi bilirler. Annem ve benim önem verdiğimiz yılbaşı günü bu şartlar altında sıradan bir gündü. Zaten anneme yapılması gereken günlük bakım o kadar yoğundu ki zaman ve ortamı düşünme fırsatı da olamıyordu. Sağlık personelinin telaşı ve temennileri ile yeni yıla girileceğini idrak etmekteydik. Burada bir hayat savaşı veriliyordu. Tek lüksüm bir komşu hasta refakatçisine “anneme beş dakikalığına göz kulak olması ” ricamın kabulü ile hastane kapısı önünde içtiğim sigara ve otomatik makineden aldığım kahveydi.

Sessize aldığım telefonuma arada bakıyor; yanıt vermek istediklerim için koridora çıkıp konuşuyordum. Bu arada aynı kaderi paylaştığım diğer koğuşlara ve hasta yakınlarına bakıyordum. Herkesin içine düştüğü ateşi ancak kendisinin mücadelesi ile söndürmeye uğraştığını bu soğuk hastane koridorlarında daha iyi anladım.

31 Aralık 2012, saat 22 sularıydı. Aklıma dernek üyeleri için organize ettiğim yılbaşı balosu, büyük aile fertlerimin benden haber almak umudu ile evlerinde bekleyişleri ile zavallı babamın çaresizliği geldi ve gözlerim doldu. Hayat ne garipti. Sen onu değil, o seni hakimiyeti altına aldığının en canlı örneğini görerek bizzat içinde yaşıyordum.

Günlerdir yaptığım gibi yine anneme sürekli tek taraflı konuşuyordum. “Canım annem bu gece yeni yıla gireceğiz. Seni ne kadar sevdiğimizi biliyorsun. Biz çocukların, torunların babam, herkes seni bekliyoruz. Haydi ne olur aç gözlerini. Yakında evimize gideceğiz. Her şey eskisi gibi olacak. ” dedim.

İşte o gece hayatım boyunca unutmamın mümkün olamayacağı en önemli olayı yaşadım. Anneciğim yavaş yavaş gözlerini açtı. Birden “.Annem, canım annem ” diye nasıl sarılıp ağladığımı hatırlıyorum. Allah ıma şükürler ediyordum. Allah ımın izniyle “Canım annem ” bana dünyada verilecek en büyük yılbaşı hediyesini vermişti.

Hep yılbaşında milli piyango çekilişlerinin en büyük ikramiyesini kazananın duygusunu merak eder dururdum. Bu merakımı annemce verilen müthiş bir ikramiye benzeri sevinçle gidermiştim.. Gerçekten annem bana en büyük yılbaşı hediyesini vermişti. Telefon ile tüm onu sevenlere bu müjdeyi veriyordum. Şimdi hediye dağıtma sırası bana gelmişti.

Yaşaması mucize denilen annemle 20 gün sonra hastaneden çıktık. Ne yazık sol tarafı felç olmuştu. Ama yılmadık, direndik birkaç ay sonra bazen koltukta, bazen yatakta hayatını geçiren, konuşan, gülen, sağ elini kullanarak yeme içme ve telefonla arama işlerini yapabilecek duruma gelen annem bize büyük mutluluk veriyordu. Canım babam da bu sevinçten en büyük payı alanlardandı Bir komşumun, engelli oğlu için iki adet verilen ve böylece biri fazla olduğu için ambalajında duran o tekerlekli sandalyeyi bana annem için hediye etmesi yine unutulmaz bir anı olarak yerini almıştı. Bu hayatımda elde ettiğim bana büyük mutluluk veren ikinci tekerlekli sandalyeydi. Böylece annemle ikimizin de çok sevdiği, mutlu olduğu deniz kıyısına gidip “çay içmek ” onun hayatının en değerli eğlencesi, benim en kutsal görevim haline gelmişti. Onunla rolleri değişmiş bu kez ben baba o bebeğim olmuştu.

Ne yazık ki benim Canım Annem başına gelen felaketten 38 ay 14 gün sonra 10 Mart 2016 saat 17 de üstelik her şeyin yolunda gittiğini düşündüğümüz bir anda, koltuğunda uyur gibi bu fani dünyadan, bizi öksüz 62 yıllık aşkı babamı yalnız bırakıp gitti. Canım annem tüm mücadeleme rağmen bizlere 38 ay 14 gün yaşama bonusu vermişti. Elbette bu ödülü de ona ve bize ulu Tanrımın bahşettiği bir mükafat olduğunun bilincindeydik. Tek tesellim bir evlat olarak ondan sürekli hayır duası almak oldu. Ona sevgimin, özleminin asla bitmeyeceğini biliyorum.

NUR İÇİNDE YAT, CANIM ANNEM MEKANIN CENNET OLSUN

13 Mart 2016 Pazar

************************************************************************

CAN ÇEKİŞEN ADA ATLARI…

Adalarda atlar yerine elektrikli fayton istiyoruz

Ağlayan birini görmek ezelden beri beni çok etkileyen, paniğe sokan bir eylemdir. Sanırım birçoğunuz da tıpkı benim gibi aynı hislere kapılıyorsunuzdur. Ama bir atın ağlamasını izlediniz mi bilmiyorum.? Hiç ses çıkarmadan ağlamasını, o güzel gözlerinden sicim gibi yaşların yere dökülüşüne şahit oldunuz mu ? Atlar da ağlar mı? diyeceğinizi sanmıyorum. Günümüzde bu kadar çok belgesel yayınından sonra köpek, timsah, inek, maymun, boğa ve at olmak üzere birçok hayvanın da tıpkı bizler gibi ağladığını görmüşsünüzdür. Hani ağlama üzerine çok söz söylenmiş, çok edebiyat yapılmıştır. “Erkekler ağlamaz ” en başta aklıma gelenlerden. Eskiden toplum değerlerimiz ağlamayı bile baskı altına almıştı. Ağlama sevimsiz bulunur hatta zayıflık kabul edilirdi.

Oysa, artık ağlama eyleminin tüm canlılara mahsus olduğunu, gözyaşı bezi olan her canlının başta keder, acı, korku, ve de sevinç duygularında ortaya koyduğu bir davranış biçimi olduğu gerçeği, herkes tarafından kabul edilmiştir. Bana göre insanoğlu ağlama eylemini, konuşma yeteneği ile artırıp kuvvetlendirebildiği halde hayvanlar bu eylemi daha pasif ama daha etkili yapmaktalar. İşte bu nedenle bir atın ağlaması beni çok daha fazla etkilemiştir. O güzel gözlerden süzülen yaşlar çok şey ifade etmiştir.

Fayton özellikle bizim kuşağın çocukluk döneminde yani teknolojinin bu kadar gelişmediği yıllarda biz çocuklar için hem seyahat edilen hem de eğlence kabul edilen bir araç çeşidi idi. Faytonun süsleri, çıngırağının ve lastik kornasının çıkardığı melodiler, atın nallı ayaklarının sert zemindeki ritimli adımlarından çıkan ahenkli sesler, faytoncunun hareket ettirmek, durdurmak yada coşturmak için verdiği komik komutlar sanırım faytonu daha da ilginç kılıyordu. Çocuk aklımızla faytona koşulan atların başlarına neler geldiğini, hangi şartlarda çalıştırıldıklarını düşünecek bilinçte değildik. Tıpkı şimdilerde bir insanlık suçu sayılacak zulüm olan “ayı oynatma ” gibi. O çocuk saflığımızla o eylem bile bizlere doğal ve eğlenceli gelmekteydi. Burnuna geçirilmiş zincirin verdiği acı ile yere yatırılırken “Kocakarılar nasıl bayılır “ gibi komik emirlerle ayıya verilen büyük acının, oynatıcı tarafından çok iyi kamufle edilmesinden dolayı, bu gösterilerde büyük küçük hepimiz kahkahalarla gülebiliyorduk.

Ancak insanoğlu bir yandan eskiden sahip olduğu naif değerlerini kaybederken bir yandan da büyük bir tezatla insani duyarlılığını geliştirdi. Dostluk, arkadaşlık, vefa, hatır, gönü,l sadakat gibi değerleri kaybederken başta hayvanlara karşı daha duyarlı hale gelmeye başladı. Örneğin hayvanlar katledilmesin diye; kürk giymeme, kaz tüylü materyal kullanmama, fil dişli malzeme almama hatta et yememe gibi bireysel veya kitlesel protest eylemlere başvurmaya başladı. Can acıtarak yaptırılan ayı oynatmaya, yük hayvanlarına ve kesim hayvanlarına yapılan eziyetlere karşı daha duyarlı tavırlar sergilemeye başladı. İlkel şekilde ulu orta hayvanlara acı vererek kurban kesilmesi, tekmeyle, sopayla kovalanan, zehirlenen kedi köpeklere karşı yapılan davranışlara büyük tepki gösteren örgütlü kitlesel tepkiler ortaya koymaya başladı.

Eskiden mahallelerde horlanan kedi köpeklere şimdilerde mamalar alan, içme suyu tedarik eden onlarca öncü hayvan severler türedi. Kısacası eskiye göre hayvanları daha çok sevmeye onların güzelliklerini daha idrak edebilen vicdanlı bireyler haline döndük.

Duygusal yönüm oldukça yüksek olduğundan hayvanlara çocukluğumdan beri çok düşkünümdür. Kurban bayramlarında kurbanların kesilmesi korkunç bir üzüntüye gark ettiğinden asla onların kesilmesini izleyememişimdir. Atlar ise cefakarlıkları ve görsel güzellikleri ile benim favori hayvanım olmuştur. Bu nedenle hobilerimden biri olan yağlıboya çalışmalarım da atları ana figür olarak sık sık kullanmak beni çok mutlu etmiştir.

İstanbul da adaların tam karşısında oturduğum halde her ne kadar bir taş atımı mesafede gibi görünseler de onları uzaktan seyretmeyi daha çok severim. Orada oturan ada sakini arkadaşlarımdan aldığım bilgilerden adaların her geçen gün insan seline dönüşen ziyaretçileri ile çekilmez hale geldiklerini duymak, beni de korkutmuş adaları ziyaret etme isteğimi köreltmiştir. Ancak dün gerçekleştirdiğimiz gibi olağanüstü durumlar zorunlu ada seyahati yapmamızı gerektirmiştir.

Çok değerli dostumuz Deneğimizin değerli müzisyen, ressam sanatçısı Rezzan Peynircioğlu nun şimdilerde birer sanatçı olan öğrencileri ile açtığı Büyükada daki resim sergisine gezmek için sabah erkenden kalabalığa kalmadan Büyük ada ya geldik. Muhteşem eserlerin yer aldığı sergiyi gezdik, bilgi aldık, sanatçılarla sohbetimizi yaptık. Sergi sonrası ise “ buraya nadiren geliyoruz. Hazır gelmişken manzaralı bir yerde yemek yesek ” dedik.

Arkadaşımız Serpil hanım “ben tepede şahane bir yer olduğunu öğrendim, yemekleri de harikaymış, gidelim mi? “ dedi. Manzara, deniz ve yemek bir araya gelince, itiraz edilebilir mi hemen teklifi onayladık. Ancak yürüyerek gitmek olanaksızdı. Hava sıcaklığı 30 dereceydi, öğle vakti olduğundan güneş tam tepemizdeydi, yanımızda Serpil hanımın dört yaşındaki torunu Sudecik vardı. Serpil hanım iki kez bel fıtığından ameliyatlı bir şeker hastası, eşim Aysel hanımda daha üç gün önce belindeki ağrı şikayeti için gittiği fizik tedavi uzmanı tarafından bel fıtığı başlangıcı teşhisi konmuş biri olunca, istemeye istemeye, yüz metre uzunluğundaki fayton kuyruğuna biz de girdik. Yarım saat sonra sıra geldi. Üstelik gidilecek mesafe ile alınan ücret mukayese edilince nasıl fahiş ve tekelci politika uygulanıp yüksek ücret alındığı da ortaya çıkmaktaydı.

Bindiğimiz faytondaki atların yüzüne asla bakamadık. Sude hariç hepimizin yüzünde suçluluk ifadesi vardı. Ne yazık ki suça ve eziyete ortak olmuştuk. Yol boyunca gerek bizim gerekse diğer faytonlardaki atların ne kadar çelimsiz sıska acınacak halde olduğunu görüyor içimiz sızlıyordu. Tek mutlu kişi dört yaşındaki Sude idi. O aynen bizim çocukluğumuzdaki bilinçsizlikle çıngırak, zil sesleri, korna ve tıkır tıkır çıkan nal sesleri nedeni ile mutlu olduğumuz gibi mutluydu. Bir an korkunç bir koku yayıldı. Hayvanların yolculuk sırasında dışkı ihtiyaçlarını da giderdiklerini anlamamız zor olmadı. Tam tabiri ile kokudan burnumuzun direği kırıldı. Zaten bilenler bilir adaya ayak basar basmaz, sidik ve dışkı kokusu sizi karşılar. Bu kokular içinde yemeğinizi yer, çayınızı içer, dondurmanızı yalarsınız.

O şahane manzaralı tepede öğle yemeğimizdeki ana konu manzara değil, atlardı. Neden atlara bu çile çektiriliyor, biz dahil insanlar da mecburen bu işkenceye alet ediliyorduk. Başka çözüm yok muydu?. şeklinde uzun süre bu acı konuyu konuştuk. Oysa çözüm bulunmakla kalmamış birçok yerde faaliyete geçirilmiş olduğunu anlamam geç olmadı. Akşam eve döndüğümde her zamanki gibi sosyal paylaşım dünyasında dolaşırken bizim Turizm haberleri.com ailesinin “Anası ” lakabını yakıştırdığım güzel yürekli, duyarlı insan Nilgün hanımın sosyal paylaşım sayfasında bir de ne göreyim bir videonun başlığında aynen şu yazmaktaydı. “Adana Büyükşehir Belediyesi elektrikli faytona geçti ” . Videoyu heyecanla izleyince, Nilgün hanıma onlarca teşekkür ettim.

Evet. çözüm vardı, bulunmuştu ve uygulamaya bile konmuştu. Zaten konuyu biraz kurcalayınca birkaç yıl önce bu hususta büyük kampanyalar yapıldığını keşfettim. Atlara hala eziyete devam edildiğine göre demek ki bu hususta başarılı olunamamıştı. Oysa başarılmalıydı, başarmak gerekirdi. Hem o güzel hayvanlar ortalama yirmi yıllık ömürlerinin sadece onda birini yaşayarak bu dünyadan göç etmemeliydiler hem de tüm adalarda artık neredeyse toprağa sinmiş idrar ve dışkı kokusunu ada halkı ve ziyaretçiler teneffüs etmemeliydiler.

Bazıları “elektrikli faytonlar Adana ya uygun olabilir, bizim Adaların dik yokuşlarına elverişli olmayabilir. ” şeklinde olumsuzluğa kapılabileceklere şunu ifade etmek isterim ki bu çağda bu teknolojide bilmem kaç beygirlik elektrikli binek otomobilin yapıldığı şu zamanda kesinlikle ada yapısına uygun faytonlar bulunacaktır. Farz edelim bulunamadı, bu zavallı atlara işkence ede ede eğlenceye devam mı edeceğiz. Başka çözüm yok mu? Aramayacak mıyız? Elektrikli fayton dışında mini gezi treni, tramvay, teleferik başta olmak üzere bir dolu alternatif ortaya konulabilir.

Bizden geri olduğunu düşündüğümüz Lübnan Beyrut ta bir tepedeki Jeita mağarasına ulaşmak için hem teleferik hem mini tren koyulmuşsa biz niye yapamayalım. Maliyet hesabı, teknik değerlendirmesi kuvvetli olanlar atlı faytonculuğun maliyetinin üstelik atların içinde bulundukları çok kötü bakım şartlarına rağmen alternatif araçların maliyetinden daha fazla olduğunu rahatlıkla hesaplayabilirler. Bu nedenle hemen en kısa zamanda atlı faytonculuğa son verilmelidir.

Gelin el ele verelim. O ses çıkarmadan “ne olur bana acıyın. bana bu eziyeti yapmayın ” diyemeyen, sadece gözlerinden yaşlar akıtan, sıska, güçsüz, çileli, faytoncunun esiri atların zincirlerini kırarak gürbüz, özgürce dört nala koşarken, yeleleri havada dans eden mutlu küheylanlara dönüştürüp onları özgürlüğe gönderelim…

“ADALARDA ATLAR YERİNE ELEKTRİKLİ FAYTON İSTİYORUZ. ” PLATFORMU BAŞKANI

   26 Ağustos 2017 Cumartesi  

***************************************************************************

KOMPOZİT

Sevgili okurlarım; bugüne kadar sizleri, seyahatlerimi esas aldığım ve bu seyahatlerimdeki kültürel ve sanatsal gözlemlerimi paylaştığım yazılarımla buluşturdum. Bir seyahat yazarının beslenme kaynağı olan seyahatleri kurursa ne yapar bir düşünün. Şöyle ki benim gibi yarım yüzyıl boyunca neredeyse her yıl birkaçı yurtdışına olmak üzere yılda en az on seyahati olan birinin 2020 Mart ve Nisan ayları seyahatlerinin “Korona illeti” yüzünden zorunlu iptal edilmesinden sonra yaklaşık kırk gündür izole  yaşam tarzı ve müjde niyetine “Sabret. Bir kaç ay sonra yeniden eski hayat tarzına kavuşacaksın“ durumu da söz konusu olmadığına göre ve  çok önceden alınmış, planları çok önceden yapılmış olan Mayıs, Haziran, Temmuz, Eylül, Kasım, aylarındaki yurtiçi ve yurtdışı seyahatlerime ait uçak biletlerimin bile açığa alınması zorunluluğu ve sonuç olarak  yakın gelecekte ufukta görünür hiçbir seyahat şansı kalmamış  bir seyahat yazarı olarak karşınızdayım. Ülkede ve dünyada yaşadığımız şu anki trajediler özellikle hayatını, sevdiklerini kaybedenler, işini, aşını kaybedenlerden sonra insan ister istemez  tek sorunun bu seyahat edememe olmasına bile şükreder duruma gelebiliyor.

Kendi penceremden gördüklerimi, tespitlerimi, sorgulamalarımı sizlere aktarıp sizlerin iltifatlarına da alışınca bu normal olmayan süreçte yazacaklarımı çeşitlendirmem gerektiğini sadece yazılarımı seyahat, sanat ve kültürel ağırlıklı olmaktan çıkarak, geçmişteki yararlı olacağına inandığım tüm anılarım yanında her konudaki gözlemlerimi, tespitlerimi, araştırmalarımı da sizlerle paylaşabildiğim yazılar yazma kararını verdim.

Şimdi böylesi bir yazı ile huzurlarınızdayım. Beni eskiden beri rahatsız eden bir konu ve bu konuda geçmişte gerçekleştirdiğim küçük çaplı bir icraatımı sizlerle paylaşacağım.

Bir İstanbullu olarak beni rahatsız eden geçmişte hiç görmediğim, alışık olmadığım ancak zamanla bir iş kolu haline gelen çöp ayrıştırarak toplayanlardır. Günümüze çağımıza yakışmayan özellikle bir Ortadoğu ülkesi, bir Hindistan görüntüsünü anımsatan perişan, pejmürde, kirli çuvallı araçlarını çeken yine pejmürde kılıklı insan manzaralarını  kastediyorum.

İstanbul’da çok eskiden at arabası ile “hurdalar alınır” diye dolaşanlar,  yerlerini üç tekerlekli el arabası ile “hurda, eski alırım” diye bağırarak dolaşanlara bıraktı. Bir dönem de ise hurda eski karşılığı naylon eşya takası yapanlar türedi. Ancak çöpleri karıştırarak, çöpten ayrıştırarak para eder olanları toplayanlar olarak ilk kez “Roman” tabir ettiğimiz vatandaşlarımızı görmeyle başladık. Hazır yeri gelmişken Romanlarla ilgili bir yazı dizisi ile onları dile getirmeyi düşündüğümü de şimdiden paylaşayım. Romanlar; bu çöp ayrıştırıp, toplama veya para edecek hurdayı bulabilme konusunda öylesine tecrübeli oldular ki üstü kapalı kamyonetlerinin içini oyduktan sonra park etmiş veya arıza ile durmuş görüntüsü vermek suretiyle kimsenin ruhu duymadan aracın oyuk boşluğundan uzanılarak cadde ve sokak mazgallarının armut gibi toplanması şeklinde  dahiyane yöntemler ortaya koyacak kadar mesleklerini en üst noktaya taşıdılar. Ancak beş altı senedir bu çöp ayrıştırarak, toplayan kişilerin kimliği tamamen değişti ve sektörde neredeyse hiç “Roman” kalmadı. Onlar yerlerini, gerek kıyafetlerinden gerekse konuşmalarından kolaylıkla başka uyruklardan oldukları anlaşılan gençlere bıraktılar veya bırakmak zorunda bırakıldılar. Zaten Suriye göçmen konusunun tavan yaptığı yıllardan bugüne kadarda bu iş kolunda başta Suriyeliler ve Afganlar olmak üzere diğer göçmenler egemenliklerini kimseye kaptırmadılar.

Çağdaş olma ülküsünü daima taşıyan çağdışı hiçbir olayı veya görüntüyü ülkesine ve insanına yakıştırmayan birisi olarak yıllardır rahatsız olduğum pek çok konudan iki husustan biri;  Minibüs taşımacılığı diğeri çöp toplayıcılığıdır. İnsan hayatını hiçe sayıp  tehlikeli araç sürüşleri, balık istifi taşıma görüntüleri, korna ile yolcu avlama ile yarattıkları ses kirliliği yanında yolcuya nezaket ve hoşgörüden yoksun tavırları birbirleri ile ölümüne yarışarak ve trafikteki sürücülere karşı en ufak tepkide elleri tornavida olan trafik terörünün başrol oyunculuğunu  üstlenmiş şoförleriyle günümüz çok acı gerçeği “minibüs taşımacılığı” ile bu yazıma konu yaptığım çöp toplama arabaları ile gezen  insanlar ve onlara bu özgürlüğü bahşeden sistemin uygulayıcıları sizlerce de çağdışı değil midir.  İlkini kaldırmanın ve özellikle yerine ikame edilecek bir sistem koymanın tamamen finansman ve çağdaş belediyecilikle aşılacak büyük bir konu  olduğunu  kabul ederek şimdilik girmek istemiyorum. Ancak bu çöp toplama işi de en az onun kadar beni müthiş rahatsız etmektedir. Almanya, Hollanda ve İngiltere’de yaşamış biri olarak otuz yıldan bu yana oralarda oturtulan sistemin yani yerel yönetimlerin halka evsel atıkları ayrıştırdıktan sonra kapıya koyması için kurduğu sistem ve sisteme her yurttaşı sokup eğitip yol göstermesi bir yandan da bu amaçla halka düzenli olarak ayrıştırmada kullanacağı farklı torba veya çantalar dağıtması aksini yapanlara da cezai müeyyideleri uyguladığı sistemi yıllardır başarı ile sürdüklerine şahit olmuş biri olarak bizim 2020 yılında bile bunu hala neden beceremediğimizi yada başlayamadığımızı anlamakta güçlük çekiyorum. Bırakın çöp ayrıştırmayı yine Avrupa’da Amerika’da yıllardır uygulanan pet ve cam şişelerin depozitolu hale getirilip halkın bizzat kendisi tarafından makinalara bırakmak suretiyle çözüm bulduğu yani bir yerde halkın doğrudan geri dönüşümde aktif kılmasına entegre edilmesi şeklindeki başarılarına karşın bizim bunu bile uygulamamamız düşündürücü hatta sorgulanması gereken  bir konu değil mi? Mantıklı yanıtı olan varsa kutlarım. Bu hususta temel sorun gerek yerel yönetimdekilerin gerek biz yurttaşların bu atıkların büyük bir gelir olduğunu kavrayamamamız mıdır? yoksa başka art niyetlerle  bu işlere göz yummanın en tatlı ve karlı üstelik  perde arkası bilinmeyen başka bir yol olması mıdır?  Yönetimdekilerin masum yada masum olmaması bile yine bizlerle yani halkla illiyetli değil midir?. Biz bireyler olarak  her konuda olduğu gibi bu konuda da olayı açık net görürsek ve bir irade oluşturursak yöneticilerimize çözüm bulduracak etkin bir güç olmaz mıyız. Bu konuda yani çöp ayrıştırılıp toplanması konusunda işin içindeki gelir boyutunu görebilirsek o perişan pejmürde görünümlü çöp toplayıcıların aslında bu işin kuklaları, zavallı figüranları olduğunu, perde arkasındaki el ele vermiş baron-yönetim ilişkilerini görebilirsek daha net ve objektif bir irade oluşturabiliriz.  Bakın sizlere bu konuda yaşadığım iki anımı paylaşmak istiyorum. Birincisi yıllar önce Avrupa yakasında otururken Anadolu yakasına taşınmam sonucunda esas görevim dışında ortaokul öğrencilerime özel İngilizce  dersleri verdiğimden ve öğrencilerimin Beşiktaş, Gayrettepe, Etiler, Akadlar ve Tarabya da oturmaları yüzünden iki ara iki dere durumu gibi bende iki kıta arasında kalmıştım. Özellikle bazı günler geç saatlerde biten derslerim sonrası eve dönüşte toplu taşıma vasıtası olmaması nedeni ile sadece iki seçenekle karşı karşıya kalıyordum. Taksi veya otostop. Taksi ekonomik olarak üstesinden gelebileceğim bir çözüm olmadığından, geriye kalan tek yol “Oto stop”tu. Eskiden yani terörün ve güvensizliğin olmadığı yıllar da “otostop” sevimli görülürdü. Aracı olan yardım sever halkımız  namahrem kaygısı olmaz ise veya yeri varsa  kesinlikle  otostop yapanı veya yapanları aracına alırdı. Bende şahsen çok kişiyi aracıma aldığımı hatırlıyorum. İşte böyle bir gece eve dönüşümde yol kenarın da elimi kaldırdığım Kamyonet önümde durunca kapıyı açıp her zaman ki ifademi yönelttim “ Abi , Karşıya mı ?” dedim. Şoför de “atla” deyince kendimi şoför mahallinde bulmuştum. Kamyoneti orta yaşlı o zaman benden büyük bir ağabey kullanıyordu. Tanışma faslı sonrası benim gibi sormayı öğrenmeyi seven, merak eden biri olarak sorularıma başladım. Nerelisin soruma yanıtından sonra ne iş yaptığı soruma verdiği yanıtı şaşkınlıkla dinledim. Kendisinin birkaç yerde çöp toplama alanı olduğunu yaklaşık yüze yakın kişi çalıştırdığını  bu işin çok karlı olduğunu ve sıfırdan başladığı bu işten elde ettiği gelirlerle bir yandan inşaat sektörüne de girdiğini anlatıyordu. Bu arada  laf aralarından gittiği ve tatilini geçirdiği yerler hakkında verdiği bilgileri yakalıyordum. Ailesiyle gittiği yerler, kendisinin gittiği “Rusya” ! gibi yurtdışı seyahatleri o günün şartlarında öyle sıradan esnafın bileceği yapacağı şeyler değildi. Bu bey gerçekten mali olarak işi bitirmiş, akıllı biri olduğunu ortaya koyuyordu. Bana da verdiği öğüdü hiçbir zaman unutamam.  “ Bak kardeşim, daha gençsin böyle gece vakitleri zor şartlarda öğretmenlik işini ile ne uğraşıyorsun. Bırak bu işleri. Bizim işte çok para var. Böylesi işlere kafanı yor.” demez mi!! Haklı mıydı, haksız mıydı? o an inanın bir şey diyemedim. Hatırladığım husus  şuydu. Aç bil aç otostopla evine dönmeye çalışan ben ile sıfırdan çöp toplatma işiyle zengin bir cahil bir arada tam anlamıyla Türkiye’deki sosyal ve ekonomik çarpıklığın fotoğrafını oluşturuyorduk. Eve gelince eşime yaptığım espriyi hala unutmayız. Ona  “Bak biliyor musun, yakında ne olacak. Çok yakında zengin bir işadamının eşi olmaya hazırlan”  demem üzerine “ Hayırdır, Piyangodan ikramiye mi çıktı”  sözüne “Hayır. Ama mevcut görevlerimin hepsini bırakıyorum ve bundan sonra çöp toplama işine giriyorum” şeklindeki esprimi haklı olarak anlayamadı. Ne alakası vardı ki “ zenginlik ve çöp toplama işi”. Ancak yaşadığım olayı ve o abiyle aramızda geçen konuşmaları aktarınca olay çözüldü ve karşılıklı gülmeye başladık. Güldüğümüz aslında Türkiye’nin çarpıklığı, sistemsizliği,  kuralsızlığıydı.

 Diğer anımı da hemen paylaşarak bireysel kararlıklarımızla bile bir şeyler yapabilineceğine örnek olmak ve elde ettiğim çok eski bir gururu sizlerle paylaşmış olmak istiyorum. Bostancıda kirada otururken banka kredisi ile ev sahibi olmaya karar vermiştik. Ancak bütçemiz yani geri ödeme kabiliyetimize göre Bostancıdan bir ev alma şansımız olmadığını anlayınca bari başka bir semtte olsa bile hiç olmazsa manzaralı ve ferah olmalı şeklinde başladığımız arayışlar sonunda bugünkü dairemizi bulduk. O tarihlerde çevre çok bakirdi. Ancak dairemizin manzarası benim gibi bir İstanbul ve deniz aşığı biri için muhteşemdi. Dairemiz Dragos tepesi, Sedef adası, Büyükada, Heybeliada ve  Burgaz adasını önü tamamen açık şekilde bir tablo gibi görmekteydi. Başkaca unsurlara odaklanmış eşimi sonunda ikna edip dairemizi satın aldık. Çok mutluydum. Bir süre sonra Dairemize taşındık. Hoş bir süre sonra da bu daireyi aldığım döviz kredisinden dolayı başımıza neler geldiği hususunu anlatmayı buradaki konuyla ilgisi olmadığından başka bir zamana öteliyorum.  Nerede kalmıştım. Evet, Zaten sitenin tamamı yeniydi ve herkes yeni yeni taşınıyordu. Dairemize taşındıktan sonra aslında çok önemli bir hususu kaçırdığımız yada o heyecanla alıcı gözle bakmadığımızdan büyük bir hata yaptığımızı anladık. Evimizden doğruca karşılara bakılırsa hiç sorun olmaksızın muhteşem bir manzarayı seyredebiliyorduk. Ama aşağıya bakınca hemen yanımızın koca bir hurdalık olduğunu nasılda atlamıştık. Zaten bakmamaya çalışılsa bile hurdacıya gelen ve gidenlerin trafiği ve özellikle hacimli metal hurdaların, varillerin, şişelerin atılması, toplanması, nakliyesi ile oluşan ses kirliliği başlı başına bir rahatsızlık unsuruydu. Bu hususta ilk önce apartman yöneticisi beyle görüştüm. Ancak onun beni dinleyiş şeklinden konuyla ilgili yargısını, kanaatini hemen anlamıştım. Daha sonra “Ben ne yapabilirim ki “ diyerek son noktayı koymuştu. Bir süre sonra ise o yıllarda kömürle çalıştırılan merkezi ısıtma sistemi için aldığı kömüre ait hesaplarındaki  çelişkiler yöneticinin dairesini satıp, tası tarağı toplayarak gitmesini gerektirmişti. Daha sonraları bu anıyı düşündüğümde olay ne kadar komik geldi. “kafası farklı işlere çalışan yönetici” ve ondan hurdalığın kaldırılması hususunda destek isteyen bir apartman sakini genç adam. Bu tezatı  düşünüyorum da talebimin ona ne kadar fantezi bir talep geldiğini gülerek anımsıyorum. Ama o yıllarda ben bunu anlayamayacak kadar gençtim. Komşulardan da destek talebim karşılık bulmadı oysa ben onuncu katta oturuyordum. En az iki bloğun ilk altı katında oturan toplamda yirmi dört daire sakinleri başka hiçbir yeri görmeksizin hurdacıyı seyretmek zorundaydılar. Demek iş başa düşüyordu. Hemen  çevre, doğa ile ilgili ne kadar  kanun, tüzük, yönetmelik varsa  ele aldım.  Bunlardaki ilgili maddeler ve müeyyideleri atıfta bulunarak Valilik, kaymakamlık, bakanlıklar, Büyükşehir ve ilçe belediyelerinin ilgili kısımlarına olmak üzere ne kadar ilgili makam varsa birer şikayet dilekçesi yazdım gönderdim. Yanıt gelmeyen yerlere tekrar tekit yazıları yazdım. Sonunda bir gün belediyeden gelen ekipler Hurdacıyı mühürleyip, kapattılar. Bana da  bu hususta bir yazı gönderdiler. Yanıt çok ilginçti kapattırma gerekçeleri tamamen görüntü kirliliğine dayandırılarak alınmıştı. Bu zaferi eşimle kutladık. Bu zafer ile bana destek olmayan iki bloğun ilk altı katındaki maliklerin dairelerinin mali değerini yüzde kaç artırdığımın hesabını yapıp yapmadıklarını bilmiyorum, ama bilmedikleri tanımadıkları ben onlara böylesi bir katkıda bulunmuştum. İşte bendeniz ta o yıllardan beri bu çöp toplama ve ayrıştırıp satma işinin büyük bir kazanç işi ve ne yazık masumane bir çöp toplama işi olmadığını bilmeme rağmen bu işe sosyal yardım gözlüğü ile bakanlara sosyal yardımın bu şekilde olamayacağını çöp toplatmada köle gibi çalıştırılan sefalet ordusuna göz yumularak yardım yapma şeklinin sosyal devlet anlayışına sığmadığını hatta böylesi bir göz yummanın bir gömlek ilerisinin “ engellemeyin bırakın çöplerden karınlarını doyursun garipler. Kime ne zararları var” demeye kadar gidebileceğini bile söyleyebilirim. Sanıyorum özellikle çöp ayrıştıran bu kaçak gençleri yararlı iş yaptıkları düşüncesi ile takdir eden hatta ekonomiye katkıda bulundukları için hoşgörü sevgisi ile neredeyse bağrına bile basmaktan kendini zor alıkoyanlar sayısı  oldukça çok fazla. Oysa bu düşüncede olanların bu gençlerin halkın yani bizim malımız olan çöplerin belediye tesislerinde ayrıştırılmasından ve ekonomiye geri kazandırılıp belediye bütçesine ciddi bir girdi olmasını engellediklerinden sanırım bihaberler yada başka ifade ile bu çöplerin bu çocuklara toplatılması ile elde edilen gelirinin belediye bütçesi yerine birilerinin cebine girmesi olayının halka ait bir malın çalınması yada alınmasına göz yummağa eşdeğer olduğunu en masum ifade ile düşünememekteler yada görmek istememekteler. Bu düşünce ve bilgi eksikliği onlara bu olaya “masume bir iş”, göz yummaya da insani merhamet duygusu gösterilen ” hoşgörü ile bakmak” gibi gelmekte. Bu düşüncedekilerden kaç kişi Örneğin İstanbul Büyük şehir belediyesinin Kemerburgaz’daki atık ayrıştırma, geri kazanım fabrikasından haberdardır. Sanıyorum birçoğu değil. Bu teknolojik fabrikalar başkalarınca çöpün ayrıştırmasına gerek kalmadan geri dönüşüme yarayan maddeleri ayırabilmekte kalanı kompozit gübre yapıp yeşil alanlarında kullanmaktadır. Böylesi fabrikaların çoğalmasını  zorlayacak bir halk iradesini ortaya koymak yerine  onları görmezden gelmek ne kadar masumane olabilir. Yada ciddi sağlıklı bir sistem kurarak bu ayrıştırma işinin  bu şekilde hem toplayıcıların hem de halkın sağlığını riske atmayacak şekilde şehir dışı merkezlerde  korunaklı ortamlarda  çalıştırılan gençlerle ama baronlar için değil belediye için yaptırılsa. Kesinlikle bu çocukların bu çöpleri birileri için toplaması demek belediyenin kazancını, özel sektörde ki bu işlerin baronlarına kazandırmasına tercihtir. Zaten bu çocuklar karın tokluğuna bu çağdışı işleri yapmaktadır. Mülteci yada kaçak oldukları ülkemiz de bir sonraki işlerine başlamadan önce yaptıkları ilk can simidi işlerden biri olduğundan bu iş bir yerde yasadışı bir sistemin parçası haline dönüşmüştür. Bu gençlerin her birinde özel dizayn edilmiş çöp taşıma aracını nasıl kimlerden temin edebilmektedirler. Bu garibanların böylesi bir aracı bulacak, yaptıracak parası var mıdır?  Bir araştırma yazısında okuduğuma göre bu gençlerin yüzde doksanın da hepatit B mikrobu mevcuttur. Bakın çok değer verdiğim Ekonomi yazarı Ege Cansen  geçtiğimiz yıllarda bu konuda Sözcü gazetesinde ne yazmıştı.

“Bu noktada toplumun tutumu çok enteresandır. Garibanizm edebiyatıyla olaylara yaklaşılmaktadır. Bir defa bu güzel bir tablo değil. Bizim şöyle bir tutumumuz var. Sıtmayla savaşılsın ama sivrisinekler ölmesin. İyi de başka nasıl savaşılacak? Bu çöpler kamyonlarla bir merkeze gitse. Sokak toplayıcıları da orada işçi olsa ve yine çöplerden ayıklama yapsa daha iyi değil mi? Toplumdan hemen zavallı, gariban adamlar hem çöplerimizi topluyorlar, hem şehri temizliyorlar. Bu ne gaddarlık’ sesleri yükseliyor. Bu yanlış. Bunlar şehri temizlemiyorlar. Çöpleri bırakıyorlar. İçlerinden sadece işine yarayacakları alıyorlar. Sokaktan çöp toplama işi bir sektör haline gelmiştir, içinde mafyalaşma ve mahalle bölüşmeleri söz konusudur.” Yazar ne kadar doğru tespitler  yapmış.

Çöpleri ayrıştırırken etrafa saçtıkları çöpler, açık bıraktıkları konteyner kapakları örneğin bir önceki Maltepe belediye başkanımızın gururla inşa ettiği devasa yer altı konteynerlerinin kapakları bu çocuklarca kolaylıkla açılıp tüm gün kapatılamadan açık kaldığı gibi diğerlerine göre daha korkunç görünümler ortaya koymaktadır. Oysa yapılırken çevre dostu olarak sunulan sözde yer altı konteynerleri şimdiler de görsel ve biyolojik çirkinliklerin baş aktörü oldu.

Başka bir yönü ise bu işte karın tokluğu ve zor şartlarda çalışan bu gençler hırsızlık başta olmak üzere başkaca kanunsuz işler için potansiyel kitle olmaya bu kanalla bulaşmalarıdır. Bu sektörü yöneten baronların başkaca işlerine rehabilite merkezinde stajyer durumu yaşamaktadırlar. Nitekim geçen yıl semtteki bir market kapısına beş dakika için bıraktığım o kısa sürede çalınan elektronik ses düzeneklerimin faillerinin kim olduğu marketin kamera sisteminden gördüğümde hepimiz şaşırmıştık. Kameradaki görüntüden süratle market kapısı gelen iki çöp toplayan gencin aparatlarımı süratle o koca çuvallarına atıp yine süratle uzaklaşmaları anlaşılıyordu. Emniyet baskısı sonrası çöp toplama merkezine gidip onlardan geri aldıktan sonra beni tekrar arayan polis eşyanızı geri aldınız değil mi ? sorun yok değil mi ? şeklinde ne güzel de teselli etmişti!!!. Böylesi bir olayı yaşadıktan sonra yine semtimizde büfe işleten esnaf dostumun kapısı önündeki buzdolabının bu çöp toplayıcılar tarafından çalındığını tespit ettikten sonra emniyet güçleri vasıtası ile geri iade edilmesine hiç şaşırmış olabilir miyim? Bunlar bizim yaşadığımız olaylar başkaca neler yaşandı, yaşatıldı ve yaşatılacak bilmiyoruz. Üstelik bu gençler İstanbul’un her semtindeki, her mahallesindeki marketlerde rahatlıkla alışveriş yapmaktalar o kirli elleri ile reyonlardaki her şeye dokunmaktadırlar. Abarttığımı düşünenler denk geldiklerinde şöyle bir izlesinler. Hatta maske ile markete girme zorunluluğu yaşadığımız bu günlerde semtimdeki bir markette maskesiz eldivensiz olmaları nedeni ile ben dahil mevcut müşterilerce Market yetkilisine kızdığımızda, ondan aldığımız yanıt  düşündürücüydü  “ Haklısınız. Ama o kadar çoklar ki. Laf, söz anlamıyorlar. Hangi biriyle baş edelim. Şaşırdık kaldık. İnanın, bizde usandık“. Herkes haklıydı biz tepki verenler, bu garibanlar ve market yöneticisi hepimiz kendi çapımızda haklıydık. Bu garipler haklıydı zira bu ülkeye ellerini kollarını sallayarak kaçak olarak gelmişler kimse onlara bir şey dememişti. Meşru gelen mülteciler varken bunlar birazcık üvey evlat kalmışlardı. En büyük şansları en azından destek görmeseler de köstek görmüyorlardı. Bu durumda onların ne maske, ne eldiven bulacak kabiliyetleri, ne dilleri veya ne de olanakları vardı. Devlete otuz yıl hizmet etmiş ben bile maske bulamazken onlara ne diyebilirdik ki. Market yöneticisi de haklıydı sorun onları aşıyordu. Bu sorun hepimizin sorunuydu. Ama artık bizler hem bu çağın ve şehrin bilinçli bireyleri hem de eskiden mazeretine sığındığımız üzere ne yapalım deme lüksümüz kalmayanlar olarak bundan böyle “Korona sonrası” diye yeni bir devir başladığından artık sadece çağdaş olmaya çalışmayacak hijyenin en önde olduğu bir yaşamı  birlikte tesis edeceğiz.

18.04.2020

************************************************************************

 TANRININ TÜRK MİLLETİNE LÜTFU

19 Mayıs 1919 ; Türk Mi̇lleti̇ni̇n makus tali̇hi̇ni̇n kırılması, aydınlık  günlerin  başlama tarihi, yüzyıllardır süregelen bağnaz, geri̇ci̇,  tek adam  i̇radesi̇ i̇le yöneti̇lme şansızlığının son bulması ile çağdaşlığa uzanacak hamleleri̇n başlatma davullarının çalınmasına  başlandığı gündür.

Bu gün sadece bir Milletin kurtuluş destanının  başlangıcı değil, boynunun bükülerek biat ettirilmeye alıştırılmış halkın, yüzyıllardır etkisi altında kalıp afyonlandığı “ Sen kulsun faki̇rsi̇n.  ama bak dinini ne de  güzel yaşıyorsun. Buna otur kalk şükret ve unutma öbür dünyadaki Cennet seni bekliyor” empozesinin yok edilmesinin, bunların yerlerine “Sen bi̇reysi̇n değerlisin, Sen köylüsün, milletin efendisisin, sen sanatçısın,  herkes sanatçı olamaz,  Sen zekisin, sen çalışkansın, Allah sana da akıl mantık vermiş bunları senin de kullanman gerekir, bunlarla hareket edersen, birinin sana verdiği yanlış emre boynu bükük itaat etmezsin, onlara durun bir dakika diyebilirsin, her şeyi  akıl ve mantık süzgecinden geçirip doğruyu kendin bulabilirsin, başkalarının doğrusunu körü körüne kabul etmezsin, bi̇li̇m ve i̇rfanla kendi̇ni̇ geli̇şti̇rebi̇li̇r, sanat ve kültürel zengi̇nli̇ği̇nle mutlu ve gururlu, cinsiyet ayrımı olmadan, eşit yaşayabi̇li̇rsi̇n. Üstelik i̇nancın sana ai̇t bir değerdir. Ki̇mseye i̇nancınla rol yapmana, gösteriş yapmana gerek yok” şeklindeki çağdaş bir felsefesi̇ni̇n de başlangıcıdır. Uygar Türkiyenin tarihi bir miladıdır.

Sevgili okurlar ; hem kendimiz hem de çevremizde aydınlanmasını istediklerimizin böylesi önemli felsefelerin, harekatların,  dönüşümlerin  sebep ve sonuçlarını  deri̇nli̇ği̇ne düşünerek ele almalı ve aldırmalıyız. Bu yapılmaz ise ortada sadece “ M. Kemal paşa Bandırma isimli gemiyle Samsuna geldi. Halkla konuştu ve İstiklal savaşı başladı. Göğsü İman dolu ordumuz ile gavur düşmanı yendi̇ sonra Yeni̇ Türki̇ye doğdu”  gi̇bi̇  i̇şi çok basi̇t  ruhsuz işi boş bi̇r düzeye i̇ndi̇rgeyen kli̇şe laflarla anılan, işin özü ruhu mantığı ortaya konulmadan  bu eylemin ruhunu hissetmeden ve hissettirmeden yani bu günün bir felsefe, bir kurtuluş aydınlanma destanı bunun halkın zincirlerinin prangalarının kırdırılma harekatının ilk günü olduğu idrak etmeden ettirilmeden konmuş olur ki bunu böylesi kli̇şe şekle sokma  ve basi̇de indirgeyerek sunma  bu  felsefeye karşı duran,  bu felsefenin gerçekleşmesini  yüz sene geçmesine rağmen  hazmedememi̇ş, si̇nsi̇ bir şekilde pusuda bekleyerek bu felsefeyi̇ nasıl ortadan kaldırırız? şeklinde  düşünenleri̇n kolayca ortadan kaldırma unutturma sıradanlaştırma taktiklerine zemin hazırlar,  yok edeceği̇  düzeyde bir konu haline getirmiş oluruz. Oysa yukarıda ana hatlarını arz etmeye çalıştığım üzere  bu harekat ne bi̇r  basi̇t yolculuk, nede gençlere bırakılan eski adıyla ” “jimlastik” güncel adıyla bir salt bir “Spor bayramı” deği̇ldi̇r . Tekrar ediyorum “Bu bir  felsefe, bi̇r di̇ri̇li̇ş  destanıdır.”

Atatürkümüz mi̇lleti̇ni̇ asırlardır i̇çi̇nde bulunduğu bi̇at zulmünden çıkarmayı  yani̇ “vergi̇ni öde, asker ol savaşa katıl ”  şekli̇ndeki̇  yaşam şekli̇nden çıkarmayı  kendi sağlığı maddi̇ ve manevi̇ çıkarları üstünde görerek  bu amaca cansi̇perane hi̇zmet ettiğini basit anekdotlarla hatırlatmak isterim.

Belki bazı istismarcılar onun son yıllarında mi̇lleti̇nin ona  haketti̇ği̇  yaşamı yani sarayda, köşkte geçen yaşam veya  bir gemi hediyesi (Savarona) gi̇bi̇  hususları istismar etmiş olabilirler. Oysa bugün  yaşadıklarımızdan, olup bitenleri gördükten sonra onu daha iyi anlıyoruz ve her daim Rahmetle anıyoruz. Onun hastalıklarıyla boğuştuğu son yıllarında yaşadığı  ortamlar eğer nimet addedilecekse ki addedilsin,  helali hoş olsun bu millete yaptıklarından sonra ancak ve ne yazık o ortamlar ona asla nimet olmamış veya sözde “nimet” görülen mekanları  ortamları nasıl elde ederim, maddi manevi nasıl zenginleşirim gibi günümüz insanlarının fırsatçı  planları içinde olmamış,  destanlarına bu gayelerle imza atmamıştır.

O bu kutsal yol için, bu milleti için kurduğu yüce hayallerin gerçekleşmesi için canını sağlığını ortaya koymuş, hatta canını sağlığını hiçe saymıştır. O adı saray yada köşk olan mekanlarda sürekli toplantılar görüşmelerle hep kafasını millet hayrına yormuş ve son derece mütevazi yaşamını, bir halk adamı olarak, halkın içinde olarak devam ettirmiş  halkıyla kucak kucağa olmuş, sürekli yurtdışı seyahatler  ve hediyelere nail olmak yerine, binlerce kitaplı kütüphanesinde “Türk tarihi, geometri bilimi ve Çağdaş alfabe, Kalkınma ” gibi hizmetlere kafa yormuş, sonunda da tüm mal varlığını da yakınlarına değil Türk mi̇lleti̇ne bırakmıştır.

Oysa bu faziletli davranışların tersini yapabilir miydi yapardı. Padişahlar gibi haremler kurar, serveti̇ni, milletin hazinesini, kendi̇ soyuna sopuna yandaşlara  peşkeş çeker,  miras olarak bırakır mıydı. Evet hepsini yapabilirdi. Ama yapmadı.  O gerçekten Milletini canından ve  sağlığınında önde tuttu.

Yakın arkadaşları çevresi sevenleri onun sağlığını ondan çok korumaya çalıştılar. Sağlığına itina göstermesi için çok baskı yaptılar. Aslında sağlığı çok çok i̇yi̇ deği̇ldi̇. Zi̇ra  yıllarca  batıdan, doğuya cephelerde savaşmış  mağduri̇yetler içindeki savaş cephe ortamlarında  bulunduğu  farklı i̇kli̇mler koşullar sağlığını  bozmuştu.

Milleti için ölümden bile hiç korkmadı. Bakın 1. Dünya  savaşına gönüllü olarak koşan Mustafa Kemal Çanakkalede savaşın o şi̇ddetli̇ günleri̇nde tam bi̇r ölüm tehli̇kesi̇ atlatmıştı. Zira  Conk bayırında Lord Ki̇çner ordusunun  çıkartma ve saldırı hareketleri̇ sırasında  patlayan bi̇r mermi̇ Mustafa Kemali̇n tam kalbi̇ üzeri̇ne çarpmışsa da  Harbi̇yeden mezun olurken kendi̇si̇ne hedi̇ye edi̇len  Omega marka  cep saati̇ hayatını kurtarmıştır.  Bu olaya şahit olan Alay komutanı Nuri̇ bey (Conker)  “ Eyvah vuruldun ” di̇ye haykırır. Mustafa Kemal hi̇ç soğukkanlılığını bozmadan “ Öyle bi̇rşey yok. Si̇z aldığınız emri̇ yeri̇ne geti̇ri̇ni̇z” di̇yerek verdi̇ği̇ emri̇ tekrarlamıştır. Bu muci̇zeye neden olan saati̇ sonradan albay Li̇man von Sander paşa almışsa da saati̇ çaldırdığından bu saat Anıtkabi̇rdeki̇ Atatürk müzesi̇nde yer almamaktadır.

1928 yılında Atatürk konuyla i̇lgi̇li̇ olarak; “ Ölüme doğru en çok öne atılanlardan bi̇ri̇yi̇m, kurşun ve gülle yağmuru altında bi̇r çok savaşa katıldım hatta ölüm bi̇r defa kalbi̇mi̇ sıyırarak geçti̇ kalbi̇mi̇n üzeri̇nde  bi̇r saat vardı saat mermi̇ni̇n hızını kesti̇” şeklinde anlatmıştır.

Anafartalar savaşı sonlarında 1916 da i̇ngi̇li̇zleri̇n yarımadayı boşaltmalarından bi̇r ay evvel Mustafa Kemali̇n ateşi̇ yükselmi̇ş, akci̇ğer i̇lti̇habi i̇le yatağa düşmüştür. Bu nedenle planlarını yaptığı Anafartalar zaferi̇ni̇n son günleri̇ni̇ görememi̇şti̇r.

1916 yılında Mustafa Kemal tuğgeneral olmuştur ve 2. ordu emri̇ndedi̇r. Ordu komutanı Muşi̇r İzzet paşa hastalanınca vekaleten 2. orduyu yönetmi̇şti̇r. Kışla olarak seçti̇ği̇ Di̇yarbakıra orduyu götüren bu süreçte geçen çeti̇n bi̇r yolculuk sonrası Mustafa Kemali̇n ateşi̇ yeni̇den çıkmıştır. Görev yaptığı cephelerde soğuk kış ortamları ve geceleri yaşatan savaşların zor günleri̇ni̇n ona bi̇r hedi̇yesi̇ de “ böbrek rahatsızlığı “ olmuştur. 1918 yılında Yıldırım Orduları komutanı i̇ken gene böbrek ağrıları başlamış ve heki̇mleri̇n ısrarlı tavsi̇yeleri̇ i̇le “Karloivari̇ ” kaplıcalarında tedavi̇ görmüştür.

Geleli̇m  büyük kurtuluş destanının başlangıcı olan 19 Mayıs  harekatına ; Bu harekat sırasında her şeyi̇ göze alan, ölümü pahasına bu harekatı başlatmayı kafasına koyan Mustafa Kemal 1919 yılında harekat öncesi̇ Şişli’deki evi̇nde kaldığı aylar sırasında kulağından  rahatsızlanmıştır. Fakat bu rahatsızlık 15 Mayısta onun Samsun’a gi̇tme kararını engelleyememiştir. * Köhne Bandırma vapurunda kendi̇si̇ne arkadaşlık edenler arasında 9. ordu sağlık başkanı Dr Albay i̇brahi̇m Tali̇ ile yardımcısı Dr Bi̇nbaşi Refi̇k (Saydam) bey onun sağlığının yakın  taki̇pçi̇leri̇di̇r. Bu yolculukta başka büyük şansızlık peşini bırakmaz Mustafa Kemal paşa Samsuna ayak basar basmaz  yeni̇den dayanılmaz böbrek ağrıları başlar ve doktorların ısrarı  i̇le bi̇r süre Havza’da kaplıcada  tedavi̇ görür. Ancak bu defa yine Samsun’da “ Sıtmaya” yakalanır. Tedavi görür ve geçici olarak “terti̇ana ti̇pi̇  bi̇r malarya” olan bu sıtmayı  atlatır. Ertesi̇ yıl Dr. Ari̇f i̇smet (Çeti̇ngi̇l) tarafindan Cebeci̇ hastanesi̇ndeki̇ muayenede kanında “plazmoi̇d”  bulunur ve bu hastalıkta böbrek ağrıları gi̇bi̇ sık sık tekrarlasa da böbrek gi̇bi̇ onu dayanılmaz acılara sokmaz .

Görüldüğü gibi Milletine kurtuluş destanı yazmayı kafasına koyan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ümüzü ne hastalıklar,  ne de sorunlar engeleyememiştir. O, Türk Milletine “Tanrının bir lütfudur”. Dünya milletleri arasında çoğu kez övünecek konu bulma da  sorun yaşayanlar belki de eziklik hissedenler size bir sözüm var “Asla  ezilmeyin.Hatta gururla ortaya atılın. Çünkü sizin hiçbir ülke vatandaşının sahip olamadığı ,  Gazi Mustafa Kemal gibi bir lideriniz var onunla dopdolu şanlı bir tarihiniz, onun size teslim ettiği çağdaşlık formülünüz var. Böylesi değerler henüz hiçbir ulusa kısmet olmadı “. Yaptıkları ile yaşattıkları ile yüz senedir unutulmayan. Ölümü yas olarak hala anılan, Dünya da tek liderin senin Atan olduğu için  onlar seni yanında ezilsin, seni kıskansın……………….

 Yaşasın 19 Mayıs 1919 . Yaşasın onun bize armağan ettikleri

Ruhu şad olsun . Nur içinde yatsın.

16.05.2020

* Kaynak prof Dr Bedi Şehsuvaroğlu  Atatürkün sağlık hayatı Hür yayın 1981************************************************************************

BU GÜN BENİM DOĞUM GÜNÜM

Bugün benim doğum günüm. Bazıları yaş günü olarak ifadeyi tercih ediyorsa da sanırım belli bir yaştan sonra  “yaş”ın ne şekilde olursa olsun  hatırlatılması bile çok sevimli gelmediğinden, ben de  ne yazık ki “doğum günü“ ifadesini tercih edenler sınıfına girdiğimi itiraf edebilirim.

“Yaş” yada “doğum”   yada  ”var olma”  veya “hayatta  kalmayı başarıp, devredilen  yılın  kapanış töreni, yeni oturumun açıldığı  gün ”  ya da  “ kişinin kalan günlerinin ilk günü “  gibi ne şekilde ifade edilirse  edilsin sonuçta   kendi irademizle olmasa bile dünyaya gelmiş  olan şanslı ve seçilmiş bizlerin “var oluşunun”  kutladığı sembolik gün.

Biz planlamasak da hayatın bize biçtiği rolü çok iyi değerlendirmek  ve ne olursa olsun “Hayat “ denilen çok renkli, çok enteresan, çok heyecanlı, acı ve ızdıraplarla  yoğrulu, içinde  sevilip, sevilmeyen  birçok şeyin bir arada,ama böyle olduğu için tüm tezatların varlığını algılayabildiğimiz, iyi yada kötü ne varsa hepsinden yaşam enerjisi  aldığımız,  bir serüven  içinde olmak güzel bir şey. Bu güzelliği ve içindeki tüm faktörlerin değerlerini “zamanının ilerlemesi” ile daha iyi idrak eder bir bilince ulaşıyorsunuz.

Sizle doğrudan  hiçbir menfaat ilişkisi olmayan sıradan küçük bir karıncanın varlığının,  eskiden farkında olmadan yanında geçtiğiniz, bir sokak kedisinin sana diktiği gözlerin,  sırf ona bir lokma bir şey verip başını okşadığın için seni görünce sevinen  bir köpeğin karnınıza dayadığı patilerinin,  her an her yerde gördüğün   açmış bir gülün renklerindeki  sihrin  renk harmonisindeki mucizenin  ve mis gibi kokusunun,   eskiden tamamını  görünce “ne var çiçek açmış ağaçlar” diye  bakıp ta  görmediğin  oysa  dallardaki duruşlarına,  ahengine renklerine  tek tek bakıp ortaya çıkan  güzelliği  bir tablo gibi içinde hissettiren ağaçların, dilenen annesince bilinçsizce sıkı sıkıya bağlanmış sümükleri akan   bebeğin kara gözlerindeki  o güzelliğin,  bir hatibin saatlerce konuşarak başaramayacağını bir şarkıda geçen bir iki kelimenin gözlerini   doldurmasının  yada  bir çalgıcının  hiç beklenmedik anda çaldığı, üstelik avam  kabul edilen bir melodiyi duyunca  her şeyi unutup seni ortaya fırlatan  oynama hissinin,  kızarmış bir ekmeğin mis gibi kokusunun,  çok acıktığında  ekmek arasında yediğin bir dilim peynirin  verdiği lezzetin,  sıradan şeyler sandığın  ama  şimdi sevdiklerinden gelen  her şeyin  meğerse ne kadar kıymetli ve önemli şeyler olduğunu   anlamamanın ve ne yazık  tüm bunların  değerlerini  çok daha iyi idrak etmek için  “ Aceleci  zamanın “ senin üstünden  buldozer gibi geçmesi   lazım geldiğini   idrak ettiren belli  bir saatten sonra gelen doğum günleri……….

Sanıyorum herkesin enteresan doğum serüveni vardır. Ne önemli bir olaydır “doğum” aslında  “bir canlı,  dünya’ya Merhaba demek üzere geliyor, o minik yaratık nelerle karşılaşacağından, hayattaki rolünden   bihaber,  çaresiz ve her şeyi ile  başkalarına muhtaç. “

Benim çok enteresan olmasa da kısmen rutin  bir doğum ile  dünyaya gelenlere göre biraz daha heyecanlı doğum serüvenim. İkizler burcu insanı olmam ya da hayatın bana biçtiği rol ilk günden belli olmuş ve başlamış belki de bu serüvenle.

Annem  Beşiktaş’ın  çok  gösterişli biri kızı  ilerleyen yıllarda tüm arkadaş çevresinden  duyduğum için   kanıksadığım ifade  “Süheyla ,Beşiktaş güzeliydi. “ Annem  ise  çok mütevazi  şekilde tamamlardı “  “yok ben ikinciydim. Nursel  sarışın  mavi gözleri ile benden çok güzeldi. Beşiktaş güzeli oydu”   Nursel  teyze de ayni komplimanı ona yapardı. Babamla  aşk evliği yapmaları o yıllara göre önemli ve aykırı davranış. Ancak babam’da  kafasında idealleri olan  yapıda  bir kişilik. Birçok  yapımı ondan aldığımı söyleyebilirim. Eğitimine devam edecek ama aşık olduğu” İstanbul güzelini” de kaçırmak istemediğinden evleniyorlar.   Benden iki yıl önce bir ablam bile olmasına rağmen babam hedefini yakalamak adına Sivas Öğretmen okulundan sonra Ankara Gazi eğitimde eğitimine devam ediyor. Annem de annanemin yanında.  Beşiktaş’taki oturdukları ev diğer birçok evler gibi Barbaros bulvarı için istimlak edilmiş. Tüm  sakinleri  Balkanlardan getirilen diğer mübadillerle birlikte Okmeydanı’ndaki “Göçmen evleri” denilen bahçeli  evlere yerleştirilmişler.  Yollar henüz yapılıyor. Su şebekesi problemli.   Koca semtte bir bakkal var. Migros’un satış arabası, askılı yoğurtçular, sakalar  olmasa  durum hepten trajedi oluşturacak.   Okmeydanı semti işte sadece göçmen evleri denilen bahçeli evlerin olduğu bakir bir yer . Yüzlerce sene önce boşboş bir meydan olduğundan Okmeydanı ismini bu nedenle almış. Çok büyük bir arazi ucu bucağı yok.  Yeniçeriler  burada ok talimi yaparlarmış. Otobüs henüz geçmiyor. Taksi yok. Çevrede arabası olan  da yok .  Zaten  o tarihlerde  sanırım arabası olanlar çok nadir  ve sadece zengin tabir edilen  insanlarda var. Ambulans varda, yok. Annemin beş yaşında babasız kalması abla ve abileri ile yaş farkının 12-20 arasında olması nedeni ile  hem anneannem aşırı düşkün  hem de tüm abla ve abiler  ona karşı birer  anne, baba gibi duygular taşıyorlar.   Bu nedenle  iki evli abla ve büyük ablanın büyük kızı  ki yaşı neredeyse anneme yakın  hepsi  “doğum çok yakın” diye onlarda Annaneme eve gelmişler. Annanem küçük kızına deli gibi düşkün  korkuyor herkesin yanında olmasından güç alıyor. Babam o sırada Gazi eğitimde eğitim de Ankara’da  benim sıkılıp gün şaşırtığımdan bi haber.

   Günlerden Cuma yani Perşembeyi Cumaya bağlayan gece yarısı saat 02.00 sularında annemin sancılarını başlatıyorum.  “Hadi sıkıldım,  yeter “ diyorum. Duyan madem yok basıyorum tekmeyi .Kadıncağız bağırmaya başlıyor.  Herkes fırlıyor  evde bir panik, geceliklerini değiştirenler, terliklerini bulup giymek isteyenler, heyecandan tuvalete koşanlar. Anneannem dualara başlıyor ve bir yandan ağlamaklı.  Teyzemin kızı  aldığı talimat üzerine hemen  annemin valizini hazırlıyor. İçine terlik, gecelik,iç çamaşırı, hırka, kırmızı kuşak bendeniz içinde alt bezi, kundak, battaniye,  başlık tepiyor. Eşyalar benim umurumda mı ben çıplak bile olsam bir an evvel  hayata merhaba deme derdindeyim.

 Büyük teyzem kızı ile sokağa fırlıyor ortada in yok cin yok, elektrik direkleri nadir olduğundan gece çöken zifir karanlık   devam ediyor. Başlıyorlar  bağırmaya  sesi duyan  komşu” Yaşar nine “ , Güner teyze, yıllar sonra film yıldızı olan Aynur Akarsu ,Tiyatrocu İlhan Daner’in annesi kapıya fırlıyorlar  ama kimsede araç yok ki yardım etsin.

Teyzemle kızı  ilerdeki ana yola koşuyorlar. Yol kenarında ayaklarını yere vurarak tırnaklarını kemirerek  sabırsızca bekliyorlar. Oda ne  çok uzaktan bir aracın ışıkları beliriyor. Sanki yalpalayarak gelen bir ” kadillak”. Hemen  önüne çıkıyorlar. Şoför çaresiz “zank” diye durmak zorunda kalıyor. Bahar günü olduğundan açık camdan kafayı uzatan orta yaşlı bir bey belli kafası “iyi“ ve bir alemden dönüyor. Gece yarısı iki güzel hanım görünce afallıyor. Kendini toparlayıp ne söyleyeceğini planlamaya fırsat bile bulamadan  Teyzem “  Bey kardeşim, kız kardeşim doğum yapmak üzere  bizi hastaneye yetiştirir misin “ deyince . Adam ikisini de süzüyor ama  karanlıktan  tam kestiremediği için  iki kadından diğerinin doğum yapacağını sanıp “ atlayın arabaya “diyor.  Teyzem “bir dakika  geliyoruz. Kızım geç sen otur, ben alıp geleyim”  deyince  yeğenim  öne geçip oturuyor.  Adam “le havle “ çekip  sigarasını çıkarıp  yakıyor .  Birden arabanın arka kapısı açılıyor içeriye “Anneannem, küçük teyzem, annem ve büyük teyzem şeklinde dört kadın ve karındaki ben ile  içine doluşuyoruz.   Toplamda altı canlı arabada. Adam şaşkın  ne beklerken  ne planlarken neyle karşılaşıyor .   “Ava giden avlanır hesabı”  içinden “hay kederimin……..dediği”  duyulmasa da,  herkes emin  onun düşündüklerinden.  Gerçi çok detaylı düşünecek  durum ve ortam zaten yok.  Çünkü arabada kıyamet kopuyor  öyle böyle sakin bir  yolculuk ve ağır başlı yolcular da değiller içerdekiler. Bağrışlar,  çağrışlar,   ağlamalar  “derin, derin nefes al  talimatları “ay  ay geliyor “ bağırmaları  “kolonya sür ona”   ve yüksek sesle dua okuyan bir kadın . Allahtan camlar açık ese ese, uça uça gidiliyor  ve tüm kadınlar   adamın başında  talimat üstüne talimat   veriyorlar “kardeş hızlı ne olur hızlı “   adam içinden  inşallah kaza yapmam neyse ki hastaneye gidiyoruz beni de yatırırlar mı”  diyor bilinmez.   Etfalin aciline giriliyor .  Araba   rahatlıyor  herkes  inmiş.  Teyzem “kardeş borcumuz”   demesi üzerine adam içinden “ ne parası, bırakın beni yeter “  düşüncesi ile mi dediği belli olmasa da “ Gerek yok,  hayırlı doğumlar.   Bakalım kız mı oğlan mı.    Allah sağlıkla büyütsün.  Her kim olacaksa belli ki kalabalığı,  heyecanı seven şanslı biri olacak”  sözünü teyzem  unutamıyor.  Adamın öngörüsü doğru çıkıyor  ama ne yazık ona haber verme  şansı olamıyor.

Kadınlar ordusu bekleme odasında annanem  her zaman taşıdığı mini dua kitapçığını açmış  sesli sesli okuyor. Doğumhanede  başka  bir serüven   ve ben istediğime kavuşuyorum çırılçıplak  da olsa hayata nihayet avazım çıktığınca bağırarak “merhaba” diyorum. Sesimin gürlüğünü sağlıkçılara göstermekle  mesaj mı vermeye çalışmışım anlaşılamamış. Kucağına alıp annemin koynuna koyacak hemşire ; “ Kızım maşallah  koca bir adam doğurdun. Beş kiloya yakın”  diye veriyor,koynuna anacığımın. Ben  bu lafa kızıp “nasıl laf koca adam gibi,  ben iri bir bebeğim” diyorsam da kaba hemşire teyzeye duyuramıyorum. Şimdikilerin fotoğraf makinesi  ritüeli ne gezer  beyaz kundağa sarılıp kucağa atılıyorum. Rahmetli annemin mis gibi kokusunu içime çekince, o avaz avaz bağıran kızan ben “işte hayat bu”  diyerek susuveriyorum.   Bu güzel kadın benim annem mi diye karşılıklı dört siyah göz hayran hayran birbirimize bakıyoruz. Ne o annemim gözlerinden yaşlar süzülüyor. Benim başımı koklayıp öpüyor.  Beni dünyaya getirdiğine üzüldü mü? yoksa sevindi mi? anlayamıyorum. Ama rahmetli olmadan önce her fırsatta iyi ki seni doğurmuşum sözünü sürekli söylemesi ile o tarihte  bir suikast planına maruz mu kalacaktım  yoksa  diye düşünmemiş  değilim.

Bekleme odasındaki kadınlar ordusu gelen habere  çıldırıyorlar. Anneannem nazar duasından başlayıp ,şükür duasına  devam ediyor . Yeğenim Günil ablam  sabahın ilk saatinde  yakındaki Şişli postanesine gidip açılır açılmaz, Babama telgraf çekiyor. “ Enişte bir oğlun oldu . Adını ne koyacaksınız ?”

Enteresan cinsiyetim bilinmediğinden kesin adımda bulunmamış hatta   planlanmamış . Belkide eskiden  en kolay yol olan  büyük baba adını verip geçmek mi   planlanmıştı benim içinde . O zaman adım ya Halil ya da Salih olacaktı.  Allahtan ikisi de güzel isim olarak gelir. Hatta ben Halil’i oğluma ön ad olarak koydum. Bana koymamalarına sanki inat edercesine….

Ankara’ya Gazi Eğitime Enstitüsüne  ulaşan  telgraf  çok enteresan ki  ders sırasında  babama getiriliyor. Teneffüs olsun, öyle verelim sabrı yok.  Telgraf önemli bir simge o zamanlar  çekilmişse okunmalı içi sabırla beklenemez denilen  haber aracı . Müstahdem  kapıyı açıp hocaya  Lütfi’ye telgraf deyince  ondan önce arkadaşları alıp ,heyecanla açıyorlar. Arkasından bir kıyamet ıslık bağırış  gırla gidiyor. Ders tarih  dersi verende  öyle böyle değil  “İlber Ortaylı” gibi bir tarih hocası,  babacan ama   otorite  dengeyi ayarlamak lazım . Sınıf nabzını ölçmüş nasıl kafa kola alacaklarını biliyor. “Hocam Lütfi’nin oğlu olmuş” .  Öğrenci öğrencidir.  Yaş  farketmez   amaç dersi kaynatmaksa her fırsat değerlendirilir.  Başarmışlarda sonunda kaynatma işini . Sen misin soran. Hoca “Lütfi adı ne demiş”.  Oda “hocam  henüz belirlemedik” deyince . İşte yeni bir fırsat oluşmuş.  Arkadaşları “Hocam siz koyun”  deyince. Babamda “ Evet Hocam  lütfedersiniz”  demiş mecburen. Tarih hocası sazı eline almış eline misali biz Türklerin Orta Asya’dan göçleri ile başlamış mevzuya Zigetvar kalesi,  İşkodra savunması, Preveze deniz zaferi derken “ Serdar” olsun demiş.  Babam sınıf mümessili yani Sınıf Başkanı olduğundan  Hoca   “Lütfi sınıf başkanı oğlu’da baş olsun. Baş komutan olsun”  demiş Böylece ismim Babamla birlikte Ankara’dan geldi.  Manası “Başkomutan”  olan ismimi sevdimse de   askerlik bana göre bir meslek olmadığından ismimim bir kısmını   öngören Tarih hocası ne olacağımı yarım  olarak  bilmiş oldu derim. Oysa, beni hastaneye yetiştiren  “gece yarısı şoförü” gibi  ruh  yapımı ve bulunacağım ortamları tam öngöremedi . Heyecanı, insanı, kalabalığı, coşkuyu,  müziği, sanatı  seven ruhumu o hızır kılığında gelen şoför  amca bilebildi.

 Ancak bildiklerimi öğrendiklerimi başkaları ile paylaşmak  ve başarıya ulaşmakta rehber olmak  bir “Baş” olarak ifade edilirse ,  böylesi yararlı bir baş olmak rehber olmak paylaşmak beni hep mutlu etti  Sevgilerimle……….

31.05.2020

*************************************************************************

ÇEVRE ; (BIKMADAN USANMADAN DÖVDÜK ONU HEM DE EVİRE, ÇEVİRE)

Yarın 5 Haziran Çevre günü.

Toplumun bazı kesimlerince ;  İnsanlık için çok önem arz eden değerlerin önemsenmesi adına böylesi yılın bir günün sembolik olarak belirlenmiş olmasını, değeri ve önemi vurgulanacak kişi veya  kavrama dikkat çekmek adına  yılın bir gününün  tahsis edilmesini  “yetersiz” “haksız” “manasız” bulunur.

Bazı kesimlerce ise “gereksiz” bulunur. Gereksiz ve yetersiz bulanların iddiası şudur. “Madem ki bir kişi veya konu çok değerli ve önemli o zaman hayatın yaşanılan her gününde gereken değerin verilmesi ve önemsenmesi gerekir.”Birgün ile bu gerçekleşmez.” görüşünü savunurlar.  Haksız değiller. Elbette “Anneler günü”  ile Annelerin o gün hatırlanması, saygı gösterilmesi,  “babalar günü” ile Babaya sevgi saygının o günle sınırlı kalması ,  “Hemşireler günü” ile fedakar hemşirelere sevgi saygı bir gün gösterilmesi veya “ 1 Mayıs İşçi bayramı “ ile Emeğin hakları ve saygı ve bu değerlerin o tek günde bilinmesi yada önemlerinin ortaya konması, Şiddet kurbanı kadınların “8 Mart Kadınlar günü” ile hak ettikleri saygının korumanın oluşturulması  zaten mantıksızca olur. Hiç bir önemli şahıs veya kavram bir gün içine sığacak kadar küçük değildir.  Ancak bu işler bir günle olmaz diyerek bu günler yapılmamalı mı kutlanmamalı mı ortaya konmamalı mı .  Başka bir ifade ile o gün vasıtası ile  o kavramlar hiç olmazsa yılda bir gün için de olsa yer verilmemeli mi hatırlatılıp  gerekeni yapmayanlar utandırılmamalı mı.

Aslında anlayanlar için bugünlerin mesajı şudur . Bugünler aynen yılbaşı gibi bu önemli kişi yada kavramın önemini idrak edip ona gereken ilgi sevgi ve saygıyı vermenin ilk günüdür. Sen geri kalan 364 gün bu sevgi saygıyı devam ettir. “ Ben unuttuğun hep mazeretler arkasına sığınıp, hep aklımda deyip te asla aklına getirmediğin bu kavramları hatırlatıyorum. Çok emek harcayıp az kazandırılan, istismar edilen unuttuğun işçiyi ve işçi haklarını sorunlarını “işçi bayramı” adı altında 1 Mayıs ta  hatırlatıyorum. Bu günden başlayarak onların haklarını sende destekle ve kalan günlerde hak hukuk adalet içinde çalışmalarına destek ol.  Anneler günü ile unuttuğun ihmal ettiğin annenin sesini o gün vesilesi ile duy. Belki o  gün utanma belasına yaptığın ziyaret  sonrası onun yaşadığı ve senin nihayet o gün vasıtası ile öğrendiğin sorunlarına belki maddi manevi çözüm bulursun ve özlediğin yada unuttuğun anne kokusunu ve sesini yeniden hatırlar , belki için titrer , kendine gelir  diğer günlerde de onu aramaya devam edersin. Ayni durum baban içinde geçerli ”  Sağlıkçılar “ “ öğretmenler “ için de geçerli. ” Bu değerli mesleklerin mevcut konumunu göz önüne al, yapılmayanları yap ya da yapılmasına destek ol” demenin vesilesidir bu özel günler.

 İşte “5 Haziran dünya çevre günü” de doğanın öneminin bugün bilinip çevreyi bugün hatırlayıp sonra unutmak demek değildir.

“ Bugünden sonra yeni sayfa aç doğayı koruman kollaman için bir milad olsun. Bugün geri kalan günler bu hassas ve önemli konuya gereken davranış biçimini devam ettir.”  demenin bir başka ifadesidir.

Çevre konusu aslında çok karıştırılır. Çevre deyince sanki sadece bitki dünyası ifade ediliyor sanılır. Çevre düzeni, çevre bakanı.  Bir çevre bakanından bir gün olsun yabani hayvanlara ait sorunları, Yasadışı avlanmayı, yararlı böceklerin korunması  gibi konu duymuş dinlemiş olan var mıdır ? Ben şahsen duymadım yada denk gelmedi.  Çevreyi koruduk, şu ağaçları kurtardık denilir de o ağaçları vasıtasıyla çevrenin kendi içindeki dengesinde neler olduğundan neler yapıldığından asla söz edilmez.

Oysa çevre; yeryüzündeki canlı ve cansız her türlü varlığı kapsayan doğadır. İnsanlar, hayvanlar ve bitkiler başta olmak üzere bütün canlıların yaşam alanlarını oluşturan, birbirleri ile etkileşim ve iletişim kurmalarına olanak sağlayan biyolojik, fiziki, kimyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel ortamları içerir. Yeryüzünde gözümüzle gördüğümüz her alan ve doğaya ait her şey “çevre” olarak tanımlanabilir. Aynı zamanda canlı ve cansız bütün varlıkları etkileyen dış etkenlerin tümüdür. Bir organizmanın var olması şartlarını yerine getiren çevre, yeryüzünde ilk canlı varlığın ortaya çıkmasından bu yana doğal yaşam alanlarını oluşturan ortamlardır.

Çevre ve yaşam, birbirlerini tamamlayan ve her an etkileşim içinde bulunan iki kavramdır. Hava, su, toprak, okyanuslar, denizler, göller, nehirler, akarsular, dağlar, tepeler, vadiler, ovalar, ormanlar, kentler, köyler, mahalleler, evler, parklar, tarlalar ve sulak alanlar gibi canlıları “barındıran” her türlü yaşam ortamı çevreyi oluşturur.

Canlı çevre; bir canlı ile aynı fiziksel ortamı paylaşan ve birbirleri ile etkileşim içinde bulunan canlılardır. Bir böceğin beslendiği organizmalar, insanların etinden ve sütünden yararlandığı hayvanlar, bitkilerin mineral aldığı kaynaklar gibi canlı ortamlardır.

Cansız çevre; canlıların yaşamlarını sürdürdükleri toprak, kaya, su gibi somut ortamlardır. İklimler, toprak ve suyun fiziksel ve kimyasal özellikleri cansız çevreye örnek verilebilir. Bir yol inşa edilmesi cansız çevreyi etkilerken, tarlalarda ekim yapılması canlı çevreyi etkiler.

Çevre Sınıflandırılması

Çevre; niteliğine göre “fiziksel çevre” ve “toplumsal çevre” olarak sınıflandırılabilir. Mekâna göre ele alındığında ise,”yerel, bölgesel, ulusal ve uluslararası çevre” olarak sınıflandırmak mümkün. Çevre sınıflandırmaları ile ilgili şu tanımları yapabiliriz;

Fiziksel çevre: Canlıların yaşadığı ortamı, varlığını, özelliğini ve niteliğini fiziksel olarak algıladığı ortamlardır. Doğal ve yapay çevre olarak ikiye ayrılır.

Doğal çevre: Deniz, dağ, orman ve ova gibi alanlardır. Oluşmasında insanın etkili olmadığı doğal çevrelerdir.

Yapay çevre: Kentler, ilçeler, köyler ve barajlar gibi ortamlardır. İnsanın ihtiyaçları ve amaçları çerçevesinde oluşturduğu veya değiştirdiği çevrelerdir. Genel olarak insanların yaşadığı alanlar, yapay çevrelerdir. Doğayı kendi istekleri doğrultusunda değiştiren insan, doğal çevreden kopuk yaşamaktadır.

Toplumsal çevre: İnsanların toplumsal, siyasal ve ekonomik ilişkilerinin sürdürüldüğü çevrelerdir. Yapay çevredeki insan etkileşimleridir. İnsanların birbirleri ile bütün ilişkilerini ifade eder.

Mekânsal çevre: Coğrafi sınırları olan çevrelerdir. Yerel çevreden uluslararası çevreye kadar uzanan mekân boyutlarıdır.

Çevrenin onu yok etmeye yüzyıllardır çalışan ama yüzyılın son 50 senesinde vahşice katliam yapan bilinçli yada bilinçsiz  saldıran insanoğluna ne kadar kinlendiğini İnsanoğlunun aklını başına almaması halinde ona neler yapabileceğini gösterdi. Sanırım verdiği mesajı aklı başında olan duyarlı insanoğlu  anladı. Ama anlamayanlar hala ülkeyi betonlaştırmaya, çevreyi, ekolojiyi yok edip, rant elde etmeye devam ediyorlar .

04.06.2020

**************************************************************************

NEFES ALAMIYORUM –  I CANT BREATHE

Okmeydan’ında Annanemin yaşadığı bahçeli ev;  benim annemin karnında doğum sancısı başlatıpda Şişli Etfal Hastanesinde  “Hayata Merhaba” deyip,  önce sağlıkçılarla tanışıp tekrar geri geldiğim evdir.

Bu ev birkaç yıl orada ailemin en büyükleriyle birlikte yaşadıktan sonra, çekirdek ailem ile ülkenin neresinde yaşarsak, yaşayalım büyüklerimi, bu çok sevdiklerimi ziyaret için geldiğim evdir.

O evin bulunduğu mahalle, sokaklarının çamuruna, elektrik, su sorunlarına, ulaşım hizmetlerinin eksikliğine rağmen bugün artık kalmayan tükenen tüm mahallenin oluşturduğu “Sevgi Sinerjisi “ ille kaplıydı.  Sanırım insanoğlu için ya da benim gibi manevi şeylerin maddi şeylerin üstündeki değerler olduğuna inananlar için en önemli bu özellik yok oldu gitti.  Komşular mı başkaydı? biz mi başkaydık?  yoksa hayal miydi gördüklerim, yaşadıklarım? Ne oldu sevgilere, candan ilişkilere, sıcak komşuluklara.

Karşımızda sokağın diğer tarafındaki bahçeli evin sakini “Kamer hanım teyze” nasıl bir sevgi deposuydu.  Asla o depodaki sevgi seviyesi aşağı düşmezdi. Ne zaman beni görse bağrına nasılda basarak sarılır başımı, yanaklarımı öperdi. O sevgiyi öylesine içimde hissederdim ki Kamer hanım teyzeyi akrabamız sanırdım.  Beni her görüşte hep şunu derdi  ”Ah kuzum sen ateşliyken nasıl bana sarılıp yanağını yanağıma yapıştırıp  durmuştun, o masumluğun çaresizliğin   beni nasıl da ağlatmıştı”.  Bu derken bile gözleri dolardı.

 Gerek annanemin bu mahallesi gerek birkaç yıl sonra yanına taşındığı  bir kilometre ilerdeki teyzemin evinin bulunduğu mahalle de ayni özelliklere haizdi. Hani yıllarca kendi evimiz gibi gelip gittiğimiz istediğimiz süre kaldığımız, çocukça yaptığın yaramazlıklardaki kırmalara bozmalar dağıtmalar kızılmayan  gerçekten anne yarısından öte sevgi gördüğümüz onun ve eşinin bizleri çocukları olarak kabul ettiği Teyzemin evi

O evde bulunduğu mahallede nasılda ayni sevgi atmosferini taşıyordu. Kendi evimdeki gibi rahatlıkla bahçelerine mutfaklarına kadar girebildiğim, yemek yerken gördüklerinde ısrarla masaya davet edip bir tabakta bana koyulan komşuların yaşadığı mahalle.

 Tüm bunları güzellikleri tek tek anlatmak değil amacım. Sadece birini anlatmak istiyorum. Benim belki de insana bakışımda, insanı ötekileştirmemem de benim için en önemli şahsiyetlerden biri.

“Yaşar Nine”  Bu lakabı kim koydu? nasıl koydu ? bilmiyorum ama annemin bize “Yaşar Nineniz”  ile başlayan  ifadelerden yola çıkarak  “Yaşar Nine”  hitabını büyüklerimiz kullanmamızı istemişti. Yaşar Nine bitişik nizam inşa edilmiş annanemin  tek katlı bahçeli evinin  diğer  simetrisi olan  en yakın komşusu olan bitişiği evde  oğlu Ferruh dayı ile yaşıyordu. “Ferruh dayı” evet oğluna Ferruh dayı diyorduk. Yaşar nine belki de elinde doğmuş olduğum için belki de torunları olmadığı için nasıl severdi beni ve ablamı bilemezsiniz . Aynen Kamer hanım teyze gibi nasıl içten sarılır öperdi .

 İnanmayacaksınız ama onları da akrabamız sanırdım. Yaşar nine o zamanlar gösteriş amaçlı ibadet olmadığından gerçek bir dindardı.  Evlerimiz tek katlı olduğundan pencerenin önünde durup içeri bakınca çoğunlukla ya namaz kılarken ya da dua ederken görürdüm.  Ninemi bazen daha iyi görmek için boyum yetmediğimde ayaklarımın ucuna kalkar, ayağım uyuşana kadar sabırla seyrederdim. Hatta namazını uzunca beklemek durumu varsa ayağımın altına bir yükseltici koyup, rahatlatır onu öyle seyrederdim. Onu beni görmesini beklemek, çok heyecan verirdi. Çünkü beni camda gördüğü anda nasıl çığlıkla, neşeyle, heyecanla pencereye gelip, camı açar “Gel kuzum içeri “diye davet eder. Ya da pencereden illaki bir ikramda bulunurdu. Onun beni o sevinçle karşılaması nasıl çocuk ruhumu mutlu ederdi anlatamam. Sanki sevginin transferini yapardım ruhuma benliğime. İkram edecek bir şeyi yoksa  “sana nazar değmesin diyerek “  Nazar duası okur ya da zihin açıklısı duası okurdu. Liseye kadar tüm sınavlar girerken Yaşar ninenin zihin açıklığı için ablamla bana sabırla öğrettiği  “ Vekul rabbi zihni ilmen ve fehman……… “  ile başlayan duasını sınav öncesi yirmi kez okuma ritüelini yapmaya öylesine alışmıştık ki onu okumadan hiçbir sınava  başlamazdık ve sanırım başarılı sonuçları Yaşar ninenin duasındaki keramete bağlardık. Oğlu Ferruh dayıyı çok sık göremezdik. Bir ilaç firmasının  satış mümessili  olduğunu hatırlıyorum.   Bu nedenle çoğu kez  İstanbul dışında olduğunu  bilirdim. Yalnız kaldığı günler Annanem, annem asla Yaşar nineyi ihmal etmezlerdi. Yaşar nine başka evlere nedense gelmezdi. O Kabe gibi yaptığı her tarafı dua yazıları seccadeler tespihler ve mangal bulunan perdeleri hep açık olan pencereden içerisi görülen odasında zamanını geçirirdi. Oğlunun bizler için “Anacığım bizim çocuklara ver” demesi üzerine bizlere verilen o zaman çoğu kimsenin görmediği, bilmediği suda baloncuklar çıkararak eriyen Efervesan C vitamini tabletlerine nasıl bayılırdım. Suda erirken bardağı yüzüme yanaştırıp erirken çıkardığı sesi dinler, yüzüme çarpan su baloncuklarının serinlik verici seremonisi içimi ferahlatırdı. Hala  efervesan bir tableti suya attığım zaman karşımda “Yaşar Nine ve oğlu Ferruh dayı” belirir. Dayı ifadesini biz şehirli insanlar, kırsal kesimde büyüyenler gibi her yakın gördükleri  erkek büyüğe söylemeyiz. Sadece gerçekten dayı ruhunu hissettirenlere söyleriz . Bu unvan Ferruh dayıyı nasıl yakınımız gördüğümüzün en önemli işaretiydi.

İşte bu hayatımızın renkleri iki güzel insan ana oğul siyahiydi. Osmanlı zamanında Etopya’dan  gelen siyahilerin torunlarıydı.  Hani şu boğazına beyaz polisin basarak onun” nefes alamıyorum- I can’t breathe” diye çırpındığı George Floyd gibi siyahi. O haber ve sonrası  o boğazına basılan George değil de  sanki  Ferruh dayıymış, onun  başında ağlayarak çırpınan da annesi  “Yaşar nineymiş”  gibi ağladım. Evet bir insanın rengi yüzünden nasıl hor görülebileceğini böylesi güzel bir kalp bağı kurduğum siyahiler sonrası kabul etmem mümkün değil. Sanırım Amerika’da olsaydım o protestocuların en başında yer alırdım. Hem de bağırarak, ağlayarak “Canım Yaşar ninemin” duasını okuyarak.

*******************************************

Hollanda  kraliyet akademisi  bursu ile gittiğim Hollanda’nın Den Helder şehrine vardıktan birkaç gün sonra, biz öğrenim için gelenlere yaşam kurallarımız öğretildi. Ekonomik destek paketleri ile neler yapacağımız, dersler, kitaplar, consultan hocalar, ders saatleri, sınavlar, görsel olarak en ince ayrıntısına kadar anlatıldı. Sonra bu bursu kazanan dünyanın az gelişmiş ülkelerinin aklı ve bilgi kapasitesi gelişmiş  gençlerinden  bir araya getirdikleri  iki gruptan sınıflara geçilmesi  istendi. Biz 30 kişi muhtelif ülkelerden sınav kazananlar bir sınıfa,  sadece Endonezya’dan sınav kazanmış başka bir 30 kişide başka bir sınıfa geçmemiz istendi. Ben ait olduğum sınıfa girmek üzere hazırlıklarımı ağırdan alarak yapmaya başladım. Zira birçok kişi gibi tez canla yer kapma derdim yoktu. Nedeni ise boyumun uzunluğu sebebi ile eğitim hayatımda yıllarca hep arka sıralarda konuşlandığımdan yine kimsenin önünde blok oluşturmamak adına ağırdan alıyordum. Nasılsa kimsenin tercih etmeyeceği arkalarda yer vardır rahatlığı ile. Neredeyse sınıfa son girenlerdendim. Sınıfa girdiğimde arka sıralara yöneldiğimde şaşırarak tüm arka sıraların dolduğunu gördüm. Bu sefer mecburen önlere yöneldim. Ne göreyim pencereye yakın sıralardan ki pencere kenarları her zaman öğrenciler için cazip olmasına rağmen hem de en önden üçüncü sıra olmasına rağmen tek kişilik bir yer boştu. Sıranın diğer ortağına bakınca bir bayan öğrenci oturuyordu. Göz göze geldik. Ancak bakışında sanki bir ürkeklik, bir tereddüt, bir hüzün var gibi geldi. Beynim saniyeler içinde durumu analiz edince olay netleşti.  Oturan siyahi bir kızdı ve benim boş yere oturup oturmayacağıma emin değilmiş gibi başkalarının yaptığı gibi oturmamam gibi bir sonuç olup olmayacağını endişe ile beklediğini hissetmiş oldum. Ondan “ Oturabilir miyim” şeklinde  izin istedim. Birden yüzünde güller açtı, o bembeyaz dişlerinin tamamı ortaya çıktı. Neşe içinde” Of course” dediği sırada ben sanki Yaşar ninemin genç kızlığı ile buluşmuş hissindeydim. Nasılda onu hatırlattı neydi aradaki bağ . Tanışma faslı sonunda adının “Mulu” olduğunu Ethopya’dan bursu kazandığını  Etopya Ulaştırma Bakanlığında limanda görevli olduğunu İngilizce, Fransızca  bildiğini öğrendim. Evet ya bağı bulmuştum Yaşar  ninede Etopya’dan göç eden siyah Türk değil miydi. Mulu’nun İngilizcesindeki akıcılık zaten dil bilgisini ortaya koyuyordu. Böylece herkesin sınıftaki yeri belirlenmiş oldu. Biz Mulu ile oturuyorduk.  Sınıftaki diğer altı siyahi kız ve erkek öğrencilerin bana yaklaşımları, gösterdikleri sevgi, saygı  diğer öğrencileri şaşırttı. “Sizler önceden tanışıyor muydunuz”  diye sormaya başladılar. Oysa diğerlerini de hiç tanımıyordum. Nijerya’dan Jamaika’dan Kongo’dan gelmişlerdi. Nasıl ne zaman tanışmış olabilirdim ki. İnsanların anlayamadığı şuydu bizim tanışıklığım samimiyetimiz doğallığımız  beyaz siyah ayırt etmeyen bir ruha sahip olmam, bunu da rol değil gerçekten doğal görmemin yansımasını onlarında net hissetmesiydi.  Mulu  çok zeki bir kızdı  bazı anlamadığım  finans problemlerini  öyle pratik açıklıyordu ki zaten eğitim hayatının  hep başarılarla dolu olduğunu anlattı.  Bazı konularda küçük kağıtlara  açıklamalı not yazıp  önüme itiyordu. Yaptığım espriler veya şakalarım sonucun da attığı kahkahalar o gülüşündeki doğallığı, içtenliği ve şakalarıma dirseği ile karnıma vurması ile  verdiği reaksiyonları asla unutamam.  Birkaç ders sonra Mulu’nun sürekli derste ağzına bir şeyler attığını gördüm. Yüzüne “ne iş“ der gibi bakmam üzerine bana da vermeye kalktı. Verdiği ne ki diye baktığımda ekmek kenarı, galete, limon dilimi,  bisküvi  gibi  şeyler uzatması üzerine şaşırdım. Kutudan seçtiği  ekmek kabuğu kenarını uzatınca şaşırıp suratına afallamış bakınca utanarak karnını tutup gösterdi.  Aman Allahım nasıl bilebilirdim ki meğerse Mulu hamileymiş hem de bir aylık. Hatta sınavı kazanıp Hollanda’ya gelme aşamasında eşi “senin için zor olmayacak mi orada doğum  seninle kim ilgilenecek istersen birkaç kez düşün” demiş . Çok çalışkan ve zeki Mulu  sanırım bizim şarkıcı şu Nil Karaibrahimgil gibi “çocukta yaparım, kariyerde” deyip  gelmiş Hollanda’ya .  Böylece  ister istemez Mulu’nun  doğum koçu oldum. Ona gönüllü yiyecek getirmek, Mulu’nun çantasını taşımak, koluma girerek merdivenleri çıkarmak,  su getirmek,  bulantısını bertaraf edecek bir çözüm bulmak  gibi pek çok  şey gibi. Hatta daha sonra samimiyetimizin ilerlediği sınıf ve ya ev  arkadaşlarımın bu konuda takılmalarına, beni akıllarınca kızdırarak eğlenmelerine  sebep oldum. Onların terbiyesizce “ Çocuk senden mi ? “ gibi. İnsan olmanın, dost olmanın yardım ve sevginin ırk, dil, din, cins  ayrımı ile engelenemiyeceğinden sanırım idraksız ve bihaber olan  sadece belli yerlerde değil dünyanın her yerinde insanlar mevcuttu, birkaçıda bu sınıftaydı.  Bu konuda  sürekli gülerek   gerekli gereksiz espri yapan  Kolombiyalı Jorge’nin  sanırım  ikizler burcumun getirdiği değişim paralelinde o gün  kızgın yada toleransızlığıma denk gelmesi üzerine aniden fırlayıp  yakasına yapışıp “bir daha bu şakaları devam ettirirsen,  sonucuna katlanırsın “ demem ve bunu gören diğerlerinin gereken dersi almaları, benim bazı konulardaki hassasiyetimi  anlayıp,  özür dilemeleri ile son buldu. Bir daha asla böylesi şaka yapmadıkları gibi benimle sıkı dost olan “ Jorge  “ bir sömestri arasında bir hafta Türkiye’ye geldi ve hala  sosyal medyadan  pasifte olsa  irtibat halindeyim zamanın yaramaz muzur genci ile.

Çocukluğumun sevgi abidelerinden “Ferruh dayı “  hitabımdaki  “dayılık”  ünvanı yine ırk dil engeli tanımadan burada da geri dönmüştü. Mulu beni doğacak çocuğunun dayısı ilan etti. Bana “Serdar Uncle” diyordu. Mulu’nun doğumunun yaklaştığı sıralarda Hollanda’ya gelen eşim Aysel ve oğlum Aybarsı Mulu ile tanıştırdım. Onlar arasında çok sıcak bir bağ kuruldu. Dersler ağırlaşıyor sınavlar, projler o kadar çok çalışmak zorunda kalıyorduk ki  ben Türkiye’deki  tüm eğitim hayatımda bu kadar çok çalıştığımı hatırlamıyorum.  Mulu’nun bunu nasıl başardığına şaşıyordum. Bir gün Mulu’ya  doğum ne zaman  diye sorduğumda  Haziranın ilk haftası deyince  “”AA benim de 31 Mayıs. Sanırım bebeğinde ikizler burcu olacak” dedim.  Bana  “Serdar Uncle”  sana bir şey diyeyim mi, hatta söz veriyorum “Ben bebeği 31 Mayısta doğurmaya gayret edeceğim.  Seninle ayni gün olsun senin gibi ruhu olsun “ derken gözleri doldu. “ Mulu beni de ağlatacaksın, olabilir mi öyle şey senin elinde mi sanki “ deyip akabinde kahkahalarla güldük. Ve Mulu verdiği sözü tuttu “31 Mayıs günü”  bir oğlan bebek doğurdu. Aysel, Aybars hastaneye koştuk.  Bebeği kucağıma verdiler. “ Jashua bebeği”  kollarıma aldığımda içim titredi. Nasıl bir güzellik?, Nasıl kara gözler?, Nasıl çikolata ten? ve  onda da tüm bebeklerde duyduğum o mis gibi kokan dünyanın en güzel kokularından biri “bebek kokusu”. Mulu “ Thank you my sister”. dedim. Sözünü tutmanın gurur ve rahatlığı ile o bembeyaz dişleri artık hep dışarda olan Mulu ile o anda  gözlerimizi birbirimize  göstermeye sakındık ……

Yoksa o beyaz polisin boğazına basıp “Nefes alamıyorum diye can çekiştirerek öldürdüğü Jashua bebek miydi ? Başında feryatler eden canım arkadaşım Mulu muydu? . Kahroldum o fotoğrafa bakarken bir insan bir başka insana sırf rengi nedeni ile böyle şeyleri nasıl yapabilir. Bunu kendine nasıl hak görebilir. O mis gibi bebek kokan Jashua bebeği onun Zeki şefkat dolu annesi Mulu’yu öğrenmedi mi, öğrendi de kabul etmek  işine mi gelmedi. Nasıl kıyabildi onlara……….Alçaklar………

**********************************************

Okulun yoğun ve stresli günleriydi saatlerce ders çalışmak  gerçekten insanın  ruh halini bozuyordu.  Allahtan  evin yakınında publar sokağı vardı da o her yerinden müzik ve alkol fışkıran yer “ Kafa dağıtmamız adına ilaç gibi “ gelirdi.  Sanırım yine yoğun bir ders çalışma sonrası birlikte kaldığımız dört kafadar Perulu Arturo, Dominikli  Ramon, Malezyalı  Sam ile beraber Publar sokağına  gittik yolda Ürdünlü Hussein’e  rastladık ki yıllar sonra Amman’da Husseinin  Ürdün Denizcilik bakanı olduğunu öğrenmiştim. Hussein de bize takıldı birlikte ilgimizi çekecek yer ararken, sokağın birinde ne görelim sınıf arkadaşımız  siyahi Jamaikalı Teshoma’yı dört beyaz Hollandalı sıkıştırmış, dövme hazırlığındalar. Ben olayı görür görmez  yerden kaptığım sopa gibi bir şeyi bağırarak onlara doğru koşmaya başlamam üzerine  irkilen  Hollandalılar  tabana kuvvet kaçmaya başladılar. Sanırım  benim grubu da uzakta da olsalar gördüler ve “şimdi onlarda gelir diye düşündüler”. Oysa bizim beyler benim gibi yardıma koşacaklarına orada mıhlanmış kalmışlar sadece uzaktan seyirci gibi bakmayla yetiniyorlardı. Teshoma ile sarıldık yumruklarımızı birbirine tokuşturduk. Bu siyahların kardeşlik ifadesidir.  İşte Teshoma ile kankalığım böyle başladı. Teshoma çok iri yarı birkaç kişiyi bertaraf edecek boksör tipli biri olmasına rağmen sanırım dört Hollandalıyla zor mücadele edeceğini düşünürken Türk gücü olarak benim gibi iri bir adamın koşup yardıma gelmesi ile  belki de  onu kötü bir akıbetten kurtarmış olmam  onun için çok değerli bir dostluğun başlamasıydı.

Daima bana “Brother” diye hitap etti. Teshoma biraz asabi ve beyazlara tepkili biri olmasına rağmen ırkçılığa aykırı konuşmaları ile milleti geren konuşmalar yapan biri olmasına rağmen bana karşı bir pamuk prensti.  Hemen sarılır bir şey ikram etmeye çalışırdı. Bu dostluğumuz da herkesi şaşırtırdı. “Onunla nasıl anlaşıyorsun, o daima öfkeli biri” derlerdi. Ancak onun neden öfkeli olduğuna kimse empati yapmamıştı. Oysa Teshoma çok  düzgün  bir beyefendi bir genç adamdı. Zaten Mulu’ya gösterdiğim ağabeylik benim ona ön referansım olmuştu.

Yoksa o alçak beyaz polisin boğazına bastığı Teshoma mıydı ?  onu dövemeyeceklerini bildiklerinden o dört hollandalı’nın ayni kalleş ruha sahip ağabeyi dört Amerikalı polisler “Ben yokum diye ona desteğe koşamayacağımı bildiklerinden mi, boğazına bastılar Kardeşim Tashoma’nın .   “ Nasıl direnmedin ve son nefesini verdin Teshoma .  Ne olurdu biraz daha sabretseydin . Belki başka bir “Brother Serdar” çıkabilirdi, bir köşe başından ……………

Hayatımı renklendiren en güzel renklere sahip dostlarım İstanbul’dan Yaşar nine, Ferruh dayı ,Mulu, Jashua, Genet, Maxwell, Teshoma,  Ankara’dan dostlarım  Amerikalı Mr.Mc Carrol, Stephany Boyken, Daniel Stronger, Fransa’dan değerli dostum Samuel  neden sizlerin rengi bana  hiçbir zaman farklı gelmedi. Hepiniz biliyorsunuz değil mi ? Size sırf renginiz yüzünden kötülük edecekler  ister beyaz, ister sarı, olsun hangi millet veya  hangi ırktan olursa olsun ben yanınızda sizden biriyim. Ben o zaman “SİYAHİ BİR SERDAR’IM

05.06.2020

**************************************************************************

SARI, KOCA GÖBEK, SARIEFE VE PUDİNG

Ne mutlu ki hayvanların kıymeti, değeri son yıllarda daha iyi anlaşıldı. Bakmayın arada çıkan magazinsel haberlerdeki birkaç sapık ruhlunun kediye köpeğe gösterdiği ruhsal rahatsızlıklarıyla doğru orantılı şiddet haberlerine. Genel anlamda toplum olarak bilinçlendiğimizden mi, yoksa insanoğluna duyduğumuz nefreten mi tüm sevgimizi hayvanlara yöneltik, sebebini bulmak toplum bilimcilere kalsın. Ancak açık ve net bir şekilde toplum olarak hayvan sevgimizin arttığını ortaya koyan sırf benim gözlemim olan yüzlerce  örneği bir çırpıda sıralayabilirim. Sanırım sizlerde bu konuda benimle hem fikirsiniz. Bakın basit örneklerle 40-50 yılda bilincin nereden nereye geldiğine dair birkaç önemli örnek sunabilirim. 50-60 yaşını aşmışlar gayet net hatırlarlarlar. Bizlerin çocukluğunda mahallelere gelen “Ayıcılar” ayıları müzik eşliğinde oynatırdı. Biz çocuklar işin sırrını bilmesekte büyüklerimiz bu ayı dansındaki kerametin ayıcının müziğinde değilde ayının burnuna takılan zincirin çekilmesinden oluştuğunu gayet iyi bilmelerine rağmen, biz çocuklar kadar neşelenirlerdi. Oysa bugün o ayıcılar bu işi yapsalar Mahalleli tarafından “ eşek sudan gelinceye kadar dayak yeyip. Ne olur yapmayın zinciri benim burnuma bağlayın da yeter ki beni affedin” diye yalvarabilirdi. Örneğin yine yıllar önce ülke genelinde, son yıllarda özellikle “adalar” gibi turistik  yerlerde yaygın olarak uygulanmaya devam eden “Fayton sefası” çok popüler aile eğlencelerinden biriydi. Sekiz kişilik ailenin hiçbir ferdinin dışarda kalmamasına özen gösterilmesi sonucu bir ordu oluşturacak sayıdaki  yolcular, faytoncu ve faytonla beraber üzerlerine tonlarca yük  bindirilen , zavallı iki atın çektiği faytonda büyük bir heyecan ve neşe başlar, faytoncunun çıngırak sesine karışan kırbaç sesleri kimsenin umurunda olmadığı gibi neredeyse tüm aile “Faytonca baba,  birer kerede biz vursak mı? hevesimiz içimizde kalmasın “ diyecek  cehalet içinde eğlenilirdi. Bugün o atların nasıl aç, susuz ölümüne çalıştırıldıkları , susuzluktan yorgunluktan en az 10-15 yıl olan ortalama ömürlerini sadece birkaç yılda tükettiklerine  dair oluşan bilginin geliştirdiği toplumsal  reaksiyonla, Adalar  başta olmak üzere birçok yerde atlar sözkonusu esaretten kurtarıldılar.

Eskiden yanından geçerken sizin izninizi almadan yiyeceğinizin  kokusuna gelen kedi öyle bir azarlanırdı ki çıkarılan “pistttttt” sesi ile hayvanın tabana kuvvet kaçması sağlanırken, sevgiden eser yerine cephede düşmanı sürmüş bir mutluluğa girilirdi. Oysa bugün her semtte hatta her sokakta, onlara paket servis yapan kedici ablalar, ağabeyler oluştu. Hepsinin ellerinde çantalar, tencereler ile onlarca kediyi  beslemeyi kutsal bir görev haline getirdiler.

Zaten literatürümüzde kedi köpek veya bazı hayvanları aşağılamak üzere birçok darbımesel ve veciz söz bulunan bir toplum olarak bu hayvanlara bakış açımızı geleneksel biçimde ortaya koymuş olmamız, gerçek değildir midir. Kedilerin nankörlüğünden tutunda,  kış aylarında miyavlamaları üzerinden aslında kendi aklı ve fikrimizdeki cinsellikleri onlara abartılı bir şekilde atfederek sanki bizim değilde onların akılları hep uçkurunda olan hayvan tiplemesine dönüştürmüş bir toplum değil miyiz.

Köpek derseniz çocuklukta “doktor”, “iğne”, “polisten” den sonra “Köpekler” çocuklara korku ile terbiye için yaratılan dördüncü korku gücü yapılmıştır. “Seni köpeklere veririm”. Böylece neredeyse herkeste çocukluktan gelen bir köpek fobisi oluşturulmuştur. Kediye göre köpek için başta sadakati, söz dinlerliği öne çıkarılmış olsa da  eskiden köpeklere yemek, mama taşıyan ablalar abiler gördüğümü hatırlamıyorum. Sadece bahçeli evlerde oturanlar bugünkü gibi 15 katta 20. katlarda değilde düz ayak denilen evlerde yaşayan ve günde elli kere bahçeye çıkan büyükler, kısaca onlara  kolay ulaşabilenler, evlerinde artan yemekleri çöpe dökmek yerine yine artan kuru ekmeklerle zenginleştirip  hem kedi, köpek besleyerek bir sevap hemde nimeti çöpe atmayarak ikinci bir sevap ile oluşan çifte sevabı kazanmanın onurunu taşırlardı.

İznimiz dışı yiyeceklerimize yanaşan köpeklere de aynen kedilere uygulanan sesin biraz daha sert ve gür bir ton ile oluşturulan “hoşt” nidası ile püskürtülürlerdi. Hayvan bir kaçış kaçardı ki onları da bir daha o civarda gören olamazdı. Elbette atalarımız ünvanları ile anılan sözleri ve  diğer veciz sözleriyle iltifatlarını köpeklerden de esirgememiş “ köpeği an, taşı eline al”   gibi  köpeği hep düşman gördüren bir söz üretmişler.  “it ulur , kervan yürür”  gibi  köpeğinde, benzetme yapılan kişinin de ciddiye alınmamasını ifade eden  başka bir söz üretilmişler. Hayvanın çıkardığı ses sevimsiz ve uğursuz bulunarak “köpek gibi uluma” gibi bir söze dayanan bir batıl oluşturmuş bir toplumuz. Hatta kızınca o güzel şirin yaratıkları “babasıyla birlikte, oğul köpeği de içine alan hakaret malzemesi ” yaptığımız  toplumda,   gerçek manada hayvan sevgisi  ne yazık son yıllarda oluşmaya başladı.Batılıları şaşkınlıkla  izlerdik. Bizlerin sokaklarda  bolca gördüğümüz bu hayvanları  nasıl evlerinde baş tacı ettiklerini anlayamadığımız gibi batılıların temizlikte “şartı şurtu” yoktur diye dini inançlarını da katarak küçümserdik. “Eve köpek girerse, melek girmez” sözünü söyleyen din adamlarımız bile olmuştur. Hoş  hala  geçmişin sevgi yoksulu, sözde din adamı cahiller ısrarla  hayvan sevgisizliğini teşvik eden faaliyetler  göstermeye devam ediyorlar. Örneğin “Köpek fıhken necistir kardeşim. Kimse darılmasın.. “ başlığı ile yani aynen bu ifade ile youtube’de ahkam kesen, sözde din adamı Nureddin Yıldız isimli zatı tesadüfen üzülerek izlediğim bir gün  demek ki bu çağda hayvanlara karşı ilgi ve sevginin toplumsal gelişmesine  rağmen bu kör bu çağdışı fikir sahipleri hala böylesi konuşmalar yapıyorlarsa, geçmişte kimbilir neler neler yapılıyordu “ diye düşünmeden kendimi alamadım.

Hoş hala onların denize girmesine yasaklar koyan belediyelerimiz yanında yine o veya başka belediyelerin şehrin kanalizasyonunu doğrudan denize verilmesi nasıl tezat oluşturmaktadır.  Hele hele bizim kapanlar, özel zehirler ile yakalamaya çalıştığımız, gördüğümüz yerde süpürge ve sopa ile katli vacip dediğimiz sıçan, fare ile yine  bunların soyundan olan “hemsterleri” evlerde beslediklerini duyunca “Yabancılara temizlik anlayışlarına önyargılı olarak, oluşturduğumuz kanaat notumuzu yıldızlı aferine çevirmişizdir.”

Peki bunları yazan bendeniz ne durumdaydım. Şimdi sizlere ben ve ailem  çocukluktan beri kedi, köpeğe çok düşkündük. Hatta “onlara delirirdik” dersem büyük ayıp ederim. Ne yazık benim büyüklerimde o kuşağın  geneline hakim olan kedi ve köpek  öngörüsüne sahip olduklarından bizlerde de kedi, köpek  samimiyeti oluşmamıştı. Evimizde civciv ve akvaryum balığı,  muhabbet kuşu gibi sizinle tek taraflı bir duygu bağı kuran hayvanlar beslemişizdir. Ama biz çocukların bile aklından kedi köpek beslemek geçmemiştir.

Yurtdışında yaşayan kardeşim o kültürlerin eskisi ile mi? yoksa vardı da oralarda uygulama fırsatı yakaladı bilmiyorum. Ancak yıllardır kedi, köpek besler. Bizlere gönderdiği fotoğrafları çok ilginç bulmama rağmen kendi adıma asla heveslenmemişimdir.

Ben on yıl öncesine kadar bir kediyi kucağıma alamayacak kadar ondan ürperen köpekten ise  korkan biriydim. Evet, evet köpekten belli etmesem de içten içe korkar huzursuz olurdum. Hatta yıllar önce birgün  işlek bir ana caddede onca  kalabalığın içinden üstelik yanında sahibi olan bir köpek, sahibinin elinden kaçıp onca insanın içinde beni seçip öyle bir şiddetle ısırmıştı ki  üstümdeki kaliteli bir takım elbisenin pantolonun paçasının yırtması  sonucu takım elbisemin gardrobuma veda etmesine, bendenizde günlerce aşı seanslarına maruz kalmama sebep olmuştur. İşin ilginç yani bu sevimsiz olayı anlattığım herkes “Köpekten huylandığım için bu duygumu, onun sezerek beni cezalandırdığı” şeklindeki kanaatleri ile köpeği benim yerime haklı bularak, faturayı bana kesmişlerdir.

Tabi her şeyin  bir başlangıcı olduğu gibi sevgininde başlangıcı oluyor.

Oğlumuza aldığımız balıklar, muhabbet kuşlarına rağmen onda oluşan  büyük bir kedi, köpek aşkını çözemesek de bir hayvan sevginin onda oluşması hoşumuza gidiyor ancak onun ısrarla  evde kedi veya köpek  besleme talebi  asla uygulamaya  konulmuyordu.

Bir ödüllendirme vaadi yani onun çok ısrarlı bir isteğine boş bulunarak düştüğümüz gafletle verdiğimiz söze daha sonra pişman olsakta ne yazık dönüşü olmayan bu karar için “kafeste yaşayacak olmaları” nı dikkate alarak, eşimle birbirimizi teselli ettiğimiz   “Hemster” denilen   farelere biçare bakmaya razı olduk.  Çocuğumuzun hayvan sevgisi gelişsin düşüncesi ile alınan ama ne yalan söyleyeyim belli etmesekte, biraz iğrenerek beslediğimiz bu hayvanlardan kısa bir süre sonra bıkan oğlumuzun ilgisizliği sonunda bu hayvanlara bakım işi bendenize kaldı.

Ağır bir kokuya haiz olmalarından dolayı sadece banyoda kafeste baktığımız bu hamster çiftinin birde altı yavrusu  olmaz mı. Kafeste büyük bir şenlik oldu. Bu sefer o minik parmak gibi yavrulara daha ihtimamla bakma sorumluluğu  oluştu. Bu süreç aslında benim için çok yararlı ve önemli bir deneyim oldu. İğrenerek, kerhen  yiyecek verip,  “ölmesinler yeter” dediğim bu hayvanları dikkatle izler oldum.  Bir gün bu aileyi izlerken Anne hemsterin, erkeğin yiyecek payını da kaptığını yakaladım. Üstelik onu sanki dövüyordu. Bunu neden yapıyor diye merakla izlediğimde annenin tüm yiyecekleri ağzına doldurarak yiyecekleri saklayıp bir kenarda kağıt parçalarının altındaki yavrularına yedirme sahneleri gerçekten göz yaşartıcı bir güzelliği sergiliyordu. Annenin hem kendi hem eşinin payını yemeyip ve yedirmeyip yavrulara yedirmesi sahneleri bende  hemsterlere karşı büyük sevgi ve saygı  doğmasına sebep oldu. O sevgi sonrası o ağır kokan hayvanların sanki kokusu gitti.  O çirkin fare gibi gelen görüntüleri de gitti sanki  tavşan gibi bir görüntüye büründüler .

Dragos Musıki Derneğini on yıl önce  oturduğum sitenin bahçesindeki bir müştemilatta  kurduğumuz günlerdi. Site bahçesi bugünlerde olduğu gibi bir elçilik binası gibi korunmuyordu. Satıcıda, sokak hayvanı da elini kolunu sallayarak girdiğinden derneğin duvarında sarı bir köpek peydahlanmıştı. Sürekli yatıyor, derin derin nefes alıyordu. Kaburgaları sayılır vaziyette çok daha mahsun bakışları ile adeta benden yardım istiyordu. Dayanamadım koşup bakkaldan ona süt aldım. Bir güzel içti. Ancak bulunduğu yerden ayrılmadı. Böylece peynir, salam, sosis  ve muhtelif yiyecekler vermelerim sonunda  kendini toparladı ve dolaşmaya başladı. Sadece “Sarı” dediğim bu köpekle öyle bir kaynaştık ki sesimi duyduğu an yanımda,  bitmeye başladı. Çok şükür kilo aldı ve sağlığına kavuştu,  akabinde bizim sokakta  devriye nöbetine başladı.  Ancak ilişkimiz sınırlıydı. Benim her zaman ki yoğunluğumdan ona özel zaman ayıramıyordum ama sokağın neresinde olursa olsun beni gördüğü an yanıma gelir karşılıklı sevgi gösterimimizi yapmayı ihmal etmezdik. Hatta bazen aradan 1-2 ay geçmesine rağmen ayni sevgi ve heyecanın hiç değişmeyerek devam etmesi ile köpek sevgim derinleştiği gibi bende o etkin köpek fobisinden eser kalmadı. Bu gün aradan 10 yıl geçmesine rağmen  sadece birkaç ay kaybolduğu süreyi  saymazsak  beni nerede olursa olsun hangi şartta olursa olsun sesimden tanır ve koşup yanıma gelir.

Sarı

Kedilerle ilişkim ise dediğim gibi onlara dokunamayacak yada kucağıma alma bir yana gelip sürtünmesinden bile huylanan bir yapıda biriydim. Hatırladıkça çok güldüğüm birkaç kedi anım vardır. Birincisi yıllar önce Hollanda’da bir ilandaki kiralık evin yeri konumu ve kirası uygun gelmişti. Ev sahibinden randevu aldım. Evine davet etti. Ev sahibi bayanın evini bulup, zile basmam üzerine neşeli bir sesle kapıyı açan orta yaşlı hanımefendi, beni coşkuyla içeri davet etti. Antreden içeri salona geçince “zank” diye birkaç adım sonrası olduğum yerde çakıldım, kaldım. Zira salonda birden çok kedi vardı. Hanımefendi bu halimi görünce “ Kediden korkar mısınız” dedi. EE nede olsa serde Türk erkeği  olarak nasıl olurda bir bayana ” Evet kediden huylanırım hatta bu kadar çok  sayıda olurlarsa böylesi kedi ordusundan korkarım bile “  diyecek halim olmayacağından “Yoo. Yok canım” diye geveledim ama bu yanıtım gevelemem ile ne kadar net çıktı. Bende bilmiyorum. Gösterdiği koltuğa oturduğumda, koltuğa mı oturuyorum idam masasına belli değildi. Zira koltuğun her kenarına birer kedi tünemişti.   Mevcut durumdan huylandığım o kadar açık net belli olduk ki kadıncağız  onları şefkatli bir ses tonuyla oluşan tatlı nameleri ile bertaraf etti. Bizim ” Türk Iraz analarımızın”  orada olmaları durumunda çıkaracakları keskin gür “piiissst” sesi gibi bir sesle bertaraf yerine bu melodi şeklindeki onları uyaran şefkatli davranışa şaşırdım.  Koltuğun  en kenarında oturduğumu hisseden kadın artık rahat oturun dedi. Sanki koltuktan düşeceğim de bana ilave tabure getirmek istercesine söyledi. Ben konuyu değiştirmek için “Kaç kediniz var” derken, sesim titrediğini ben hissettim. Aslında yanıtı bile düşünemiyordum. Aklımdan “bu kadından ev sahibi olmaz, parayı elden isterse, her ay bu eve asla gelemem” diye düşündüğümü hatırlıyorum. O sırada yanıt kulaklarımda patladı .” 18 kedim var” dedi. Evden nasıl çıktığımı bilmiyorum.

Şimdi düşüyorum da kadının yumuşaklığının neşesinin kaynağı onlar olduğuna göre o hayvancıklar görevlerini ne kadar iyi yapmaktalar şeklinde o zaman neden böyle pozitif  düşünemediğim için şimdi kendimi sorguluyorum.

Bu olaydan belki 20 sene geçti. Hiçbir kediyi yakinen sevemediğim gibi  İsveç’te misafiri olduğum kardeşimin pamuk yumağı gibi “Prenses Süreyya” ismini koyduğu bir İran kedisi ile misafir  kaldığım 15 gün boyunca  asla yakın olamadık. Bu diyalogsuzluk yatmadan, yatmaya geldiğim o süreçte benimde pek umurumda da olmadı. Sadece yatarken odamın kapısını sıkı sıkı kapatıyordum ki izinsiz içeri gelmesin diye.  Zira şimdi anlatacağım bir başka anım da böylesi bir  davetsiz misafirlik üzerine.

Bu  kedi anım yine Hollanda’da vuku buldu.  Okul arkadaşlarımı, dostlarımı eşimle yıllar sonra ziyarette gittiğimiz bir Hollanda seyahatin de,  bugün Alanya’ya  yerleşen dostlarım Audrey ve Philipin evinde misafir olarak kalıyorduk. Bize kızları Gabriella’nın odası verilmişti. Evde Gabriellanın bir kedisi varmış, yatma saatine kadar bahsedilmediği için ve de görmediğmiz için ev sahibesi kediden haberimiz olmadı. Ev tripleksti ve Gabriella’nın odası en üst çatı katındaydı. Nasılsa katta kimse yok diye kapıyı hafif aralık bırakmışız.  Kedicik te her akşam alıştığı gibi  sahibesi Gabriellanın yatağına geliyorum diye benim yanıma girmeye kalmasın mı, nasıl haykırıp, bağırarak yataktan  fırlamış ve ışıkları yakmışım ki  Aysel de kedide neye uğradığını şaşırarak  odanın birer köşesine kaçıştılar. Sonra eşimle olaya kahkahalarla gülebildikse de o uyuku hali sırada  ne sandımsa tüylü tüylü bir şeyin üzerimde olmasına katlanamadım. Maazallah aklım gidiyordu.  Aklımı yitirmememe  Allah müsaade etmedi diye ona şükrettim.

Kocagöbek

İşte kedilere bakış açım ve ilişkim bu noktada iken yine derneğin açıldığı yıllardı. Bizim oturduğumuz bloktan çıkıp sayılı  adımlar mesafesindeki derneğe gidiş yolum üzerinde bir tekir kedi yatıyordu ki aslında yatmıyor oturuyordu. İşte bu oturuşa şaştım kaldım. İlk kez bir kedinin bacak bacağa atmış, sırtını duvar yaslamış, otururken görüyordum. İri yarı bir kediydi. Oğlumun aldığı  çizgi romanlardan öğrenip benimde hastası olduğum “kötü kedi Şerafettin” tipi bir kediydi ve o oturuşunda elinde tesbih, yanında bir nargilesi eksikti.  “Bu poz mu sebep oldu nedir! hayvana karşı bende büyük bir sevgi, aşk oluştu.  Yanına gittiğimde benden kaçmadı aslında ben ondan kaçmadım. Birde konuşmaması ona şefkatimin artmasına sebep oldu. Tanışma sırasında başını sevme cesareti gösterdim. Böylece ilişkimiz başladı. Bizim “Sarı” köpeğe bir şey götürürken ona da  götürmeye başladım. İkisi de ayni bahçenin farklı köşelerindeydiler. Bir anda hem kedi hem köpek sevgisi yaşamaya başladım. Her ikisi de beni görünce önüme yatıp “beni sev” diyorlardı ve bu yıllarca devam etti. Ne yazık  koca göbek ki çok iri göbekli bir kedi olduğundan öyle diyordum.  Kayboldu.  Bir daha gören, duyan olmadı. Çok merak ettim üzüldüm. Ama  sonuç nafile  ….

Derneğimizin yerinin değişmesi başka bir yoldan gitmem nedeni ile bizim sarı köpeği eskisi kadar sık görmez oldum.  Kedi sevgimiz yıllar sonra  evlenip karşı blokta bize komşu olan oğlumuz ve gelinimizin  sokakta buldukları  kediye önce yiyecek yardımı yapıp sonra evlerine alıp “ Puding” adını verdikleri kedi ile tekrar başladı.   Son derece cana yakın uslu bu kedi ile oğluma gittiğimizde kendiliğinden benim ve eşimin kucağına geliyor, kendisine büyük bir sevgi oluşturuyordu.  Oğlumla komşu olduğumuz iki yıl boyunca Puding bizimde kedimiz oldu. Yaptıkları, oyunları, yediği, yemediği ile hepimizin baş ortak konularından biri oldu.

Geçen yıl derneğin repertuarını hazırlıyoruz. Saz üstadı arkadaşlarımla derneğin bahçesinde geç vakitlere kadar  çalışıyoruz. Sanırım saat 18.00 gibi acıktık. Zaten sürekli hazır çaylarımızın yanına peynir, ekmek, sucuk vs ile zenginleştirdiğimiz sofradan  karnımızı doyururken önce bahçeye sonra yanımıza bir sarı köpek geldi. Şaşırdık. Bu benim mahalledeki “Sarı” oğlana çok benziyordu. Ona peynir, sucuk verdim. Oldukça usluydu, yemeğini yedi ve gitti. Ertesi gün ayni ekip yine aşağı yukarı  ayni saatlerde yine bir şeyler atıştıracağız ne görelim o sarı köpek yine  gelmez mi. “Hoş geldin” dedik. Yine bir şeyler verdim. Biraz bizimle durdu, sevdik sonra gitti.  Ertesi gün  yanlızdım bu sefer  ona özellikle hazırlandım. Ona kasaptan kemikli et aldım. Beklemeye başladım gelişleri tesadüf müydü,  yoksa bilinçli olarak yine gelecek mi diye  merakla beklerken ne göreyim tam saatinde yine gelmez mi. Nasıl mutlu oldum anlatamam. Ona nasıl sevgi göstermişim ki. Yemeğini yedikten sonra gitmedi, orada yattı.  Ertesi günde oradaydı. Diğer günlerde. Ancak onda bir mahzunluk  vardı. Ancak acayip akıllı ve hisli bir köpekti. Tüm dernek üyelerimizde onu çok sevdi. Ben belki köpek fobisi ile onun içeri girmesini istemeyenler olabileceğini beklerken. Herkes onu sevgiyle kabullendi. Ders çalışmalarımızda  önceliği elde eden “ sarı “ saz ekibinin önüne yatıyor ve bizim 30-40 kişi şarkı söylememizden rahatsız olmadığı gibi müziğe bayılıyordu.

Sarıefe

Adını “Sarı efe” koydum. Aslında iki sevdiğim köpeğin adından oluştu adı. Biri sokağımızdaki diğer “sarı ” köpeğe tescil ettiremediğim sadece  benim ifademle “sarı” olan ismi  ile dernek yönetiminde yer alan mahalleden de komşumuz Füsun ve Siret dostlarımın  çok sevimli köpekleri  “efe”nin aziz hatırası için sarıyla  efeyi birleştirerek oluşturmuş oldum. Huyu ismine çok uygunmuş. “Sarı efenin” komşu köpeklere sürekli efelenmesi,  kedilere, kuşlara, bahçeye giren  çöp toplayıcılarına karşı  tam bir efe tavrı  sergilemesi ismin ne kadar isabetli olduğunu ispatlamış oldu.

Bu arada oğlum ve gelinim  bir çoğunuzun bildiği üzere Dubai’ye taşındılar. Deli gibi sevdikleri kedileri  Pudingi’de götürmek üzere işlemlere başladılar. Ancak  15 gün karantinada tutulma zorunluluğu, oraya uçağın bagajında götürülme prosedürü  ve ülkenin sıcaklığı faktörlerini dikkate alarak  ona kıyamayarak, götürmemeye karar verip bize korkarak sordular. ” Ya istemezsek ”  heyecanı  oluşturmaya fırsat bile vermeden bizden gelen mutlu bir olumlu yanıt sonucu herkes hoşnut oldu. Bizde zaten “Pudingi çok sevdiğimizden, tereddütsüz kabul ettik. Ancak geçen 5 ay içinde pudingle kurduğumuz sevgi bağı kelimelerle izah edilemez. Kedi severlerin bu hayvanlara düşkünlüğünü şimdi daha iyi idrak ettik. Her konuda olduğu gibi yaşamadan asla ve asla anlaşılmayacak bir sevgi bu. O artık bir hayvan hüviyetinden çıkıyor. Adeta bir evlat oluyor. Evin bir ferdi oluyor. Size verdiği enerji inanılmaz seviyede. Görmediğiniz an merak ediyor ne yedi, ne içti hep aklınızda oluyor.

Puding

Sarı efe ise derneğin bahçesine tamamen yerleşti  ona bir sultan  divanı gibi yaptığımız   yerde konuşlandı ve bahçenin tek hakimi oldu. Kulubesi geldi. Aşıları yapıldı resmi karnesi, düzenli Veterineri oldu. Nasıl yolumu bekliyor olduğunu, gitmemem için kapıda iterek engellemeye çalıştığını biri bana anlatsa inanmazdım. Bu kadar duygulu ve akıllı olabileceğine tahayyül edemezdim. Tek sorun oraya gitmediğim yada geciktiğim zamanlar hırsını minderlerden çıkarıyor. Paramparça ettiği minderleri gülerek topluyorum.

Daha bir yıl öncesine kadar bir hayvanımız yokken şu anda bir kedi bir köpeğimiz var. Onların verdiği enerji oluşturduğu sevgi çok yüksek ve anlatılmaz seviyede. Bu sevgiyi yaşadıktan sonra inanın bu geç gelen sevgiye hayıflanıyoruz. Neden yıllar önce bu sevgiyi ıskaladık diyoruz. İnanın  kedi ve köpek beslemek  bambaşka bir yaşam sevinci  oluşturuyor.

13..06.2020

*************************************************************************

SİYAH KOT

Bir ömür boyunca hepimizin yaşadığı acı, tatlı, ekşi, tuzlu binlerce anı bulunur. Tüm bu tatlar hayatımızın renkleridir. Hayatımız adeta bir soyut ressamın yarattığı, bir renk cümbüşün yer aldığı tablo gibidir. Bu tablodaki renkler içinde elbette siyah ve siyahın tonlarının temsil ettiği “acı olaylar” da yer alır ve o kara renklerde hayat tablosunun olmazsa, olmazlarıdır. Ancak, ne yazık ki bazılarının “hayat tablosunda” bu renk skalasında siyah ve siyah tonları tablonun çok büyük kesimini kaplar ve bunların temsil ettiği büyük, çok büyük acılar yer alır. Böylesi tablolara sahip olanlar, mutlulukla tebessümle ortaya çıkarıp seyretmek, gururla göstermek duygusunda olmadıklarından beyin ve yürek galerilerinin içinde onu sarmalayıp, saklayarak  verdiği acının ya da acıların küllenmesi için “zaman” denilen sabır tünelinde beklemeye almak durumundadır. Acı olan şu ki günümüzde özellikle şark toplumlarında bu siyahın ağırlıklı yer aldığı tablolara sahip olanlar küçümsenmeyecek çoğunluğa ulaşmıştır.  Kimsenin hayatında böylesi tabloların olmamasını, oluşmamasını dileyerek renklerin dengeli olduğu soyut tablolara dönelim.          

Hayatlarımızı sembolize eden bu soyut tablolarda yer alan ilk renklerin zaman içinde farklı renklere dönüştüğünü şaşırarak görebilirsiniz. Zamanında siyah veya gri olarak tablonuzda yer alan bir hadiseyi temsil eden  rengin yıllar sonra artık siyah veya gri tondan çıkıp belki bir mora belki bir pembeye dönüştüğünü şaşırarak görebilirsiniz. Bunun nedeni de tabloyu izleyen gözlerimiz ve beynimizin yıllar içinde olayları değerlendirmede elde ettiği tecrübe, değişim, alışkanlık ya da olgunluk gibi yeni kriterlere sahip olmasıdır.  Otuz  yıl önce sizin için siyah olan bir hadiseye bugünün gözlüğü ile baktığınızda artık siyah değil belki sarı belki de pembe görebiliriz.

İşte benim sizlerle paylaşacağım çocukluk zamanında bana o zaman çok siyah gelen beni çok üzen ve kızdıran bir hadise iken birkaç yıl  sonra  sanırım olaya olgunluk ve  empati ile bakmam sonucu sarı renge dönüşmesinin hikayesidir.

Bu anının önemi, benim tablomdaki renk değişimine maruz kalması değildir. Zamanında çocuk dünyama siyah olarak girmiş ve beni üzmüş olmasıdır. Ki bu özellikle “gerçek eğitimci” olmak isteyen ya da “nasıl iyi başarılı eğitimci olurum” diyenler için önemli bir derstir.Çocukların güzel mutlu dünyasını yıkmamaya özen göstermeyi öğrenmelidirler.

Babam bu ülkenin çile çekmiş ama bilinçli girdiği ve severek yaptığı eğitimcilik mesleğinin getirdiği zorlukları yılmadan aşmış ve ilkokul öğretmenliği ile başladığı eğitimcilik serüveninde Öğretmen, Müdür, Müfettiş,  Başmüfettiş, Ortaokul öğretmeni, Lise öğretmeni, Milli eğitim müdürü, Bakanlık şube müdürü,  teknik yüksekokul eğitim görevlisi, Daire başkanı, Genel müdür yardımcısı, Genel müdür başyardımcısı, Genel müdür,  Uzman gibi bir çok değerli makamda hizmet etmiştir. Değerli bir eğitimcinin çocukları olmamız bizlere asla bir şımarıklık,  rahatlık getirmemiş, bilakis daha fazla sorumluluk ve azim ile başarılı eğitim hayatlarına sahip olmamızı sağlamıştır. Örneğin okul arkadaşlarıma kendileri öğrenmediği sürece asla “benim babam müfettiş”, benim babam milli eğitim müdürü” ya da “benim babam Genel müdür” dememişimdir. Lise sonrası macera olması adına iki sevdiğim arkadaşımın çalıştığı matbaa da, onlarla olmak farklı bir atmosferi yaşamak adına birkaç ay “gece gazetesi baskısı ” için matbaa mücellitliği işine talip olduğumda, sanırım patrona “babamın o sırada genel müdür olduğunu” söylemiş olsaydım, böylesi cüzi bir rakama gece işinde çalışmamdaki  sebebi anlatamaz. Hatta o işe girme gerekçelerimden biri olan arkadaşlarımın ballandırarak anlattığı  gece alkol almayı seven patronun çoğu kez coşarak tüm gece personelini  sık sık gece kulübüne  götürmesi olduğunu itiraf etmem bile onu ikna etmeyeceği gibi ters tepebilecekti. Yine üniversitede iki yıla yakın plasiyerlik (pazarlamacılık) yaptığımda  patron dahil kimsenin ailem hakkında bilgi sahibi olmadığı gibi evde de yaptığım işi detaylarını  bilmemekteydi. Oysa evden yeterli harçlığım verilmesi yanında Rahmetli halam Bursa’dan  asgari ücrete yakın bir harçlık göndermekteydi. Benim amacım paradan ziyade  çalışmak, macera, insanlarla iç içe olmak, yeni insanlar ve ortamlar tanımaktı.

Malatya, Urfa, Çanakkale sonrası Biga’ya gelmiş, iki yıl orada yaşadıktan sonra tayinimiz İzmit’e çıkmıştı. “Tayinimiz” ifadesini özellikle kullandım. Zira “tayin” adı verilen kavram bir memurun bir yerden başka yere göreve gönderilmesi şeklinde basite indirgenmeyecek genel bir kavramdır. Tayin edilen kişinin ailesi varsa tüm aile fertleri için yeni birer sayfanın açılışı, o sayfalarla ailenin her fertlerinin sosyal, kültürel yaşantısına, alışkanlıklarına doğrudan dokunulması demektir. Bu nedenle bu hadise bizim içinde sadece babama gelen bir görev emri olmaktan çıkıp, tüm ailenin görev emri haline geliyordu. Her tayin haberini aldığındaki ruh hallerim bugün bile gözümün önündedir. Bu ifademle sadece tayinin getirdiği ayrılık iklimini kastedip bir tramva yaşadığımız sanılmasın, tayin kavramı elbette olumsuz duygular yaşatsa da yeni yerler, yeni dostluklar, yeni keşifler yaşayacağımızın habercisi olarak da büyük mutlulukta ve heyecanlar getirmekteydi. 

Bizler yani tüm aile fertleri öyle  mekanize olmuştuk ki  birkaç yılda bir gelen  tayin  haberini alır almaz, herkes gerçekleştireceği görevleri bilen  askeri birlik timinin bir seferberlik emri almışçasına işbaşı yapmasına veya bir anda  düdük çalmış bir komutandan gelen  emir ile  taarruza geçen askeri birlik gibi yapacağımız görevlerimize başlardık. Kimimiz “bardaklar” gibi kırılacak şeyleri, gazetelere sarıp kutulara koyma, kimimiz kumaş ve giysileri katlayıp denk yapılmasına yardım etme,  kimimiz   çiçekleri   korumaya alıp kutulara koyma, kimimizde  büyük eşyaların kamyona taşınmasına hazır hale getirmek  işinde  yardıma geçerdi.

Tayinlerin sıkça gelmesi nedeni ile mi yoksa bütçemiz nedeni ile mi bilmiyorum tüm ev eşyalarımız en pratik şekilde, taşınmaya uygun modellerden seçilmişti, katlanan masalar,  iç içe geçen sandalyeler, sehpalar, iç içe giren dolaplar, sandıklar gibi………..

Ne yazık günümüzün nakliye şirketleri o yıllarda olmadığından tüm tedbirlerimize rağmen her tayin sonrası naklolan eşyalarımızda hasar ve kayıplar kaçınılmazdı. Bunlara ait hiç unutmadıklarım arasında şu an sizlere aktardığım İzmit tayinimizden, iki tayin öncesi yani Urfa’dan Çanakkale’ye tayinimizde gerçekleşmişti. Urfa’da kaldığımız üç yıl boyunca alıştığımız Urfanın yöresel peyniri ve tereyağından anında vazgeçememek adına babamın her ikisinden de birer teneke  yaptırmıştı. Ancak tereyağ tenekesinin  kamyonda bir şekilde delinmesi sonucunda eriyip akan tereyağının,  çok sevdiğimiz bir battaniye  ve yatağa  bulaşması sonucu  o tereyağ kokusunun ne kadar yıkanırsa yıkansın  neredeyse on  beş yıl battaniyeden çıkmamasını anımsadım.

Biga’dan İzmit’e tayin haberimiz geldiğinde neden bizimkilerin, bir ay önce okulun mehter takımına seçilmeme rağmen “ gelecek yıllarda burada olmayabiliriz,  boş yere elbise yaptırmış, olmayalım”   demelerinde ne kadar haklı olduklarına bu tayin haberi ile o an  tam olarak ikna olmuş, o sırada yaşadığım burukluğum tamamen ortadan kalkmıştı.

İzmit neresi? diye ilkokul Atlasımdaki Türkiye haritasına bakıp ilk mukayesemi İstanbul’a yakınlığı ile yapmış ve bunun getirdiği büyük bir sevinç olmuştu. Aşığı olduğum, doğduğum şehir, tüm sevdiğim akrabalarımın olduğu ve zaten nerede olursak olalım en az dört aya yakın tatil süremizde yaşadığımız şehir, İstanbul İzmite çok yakındı. Çünkü İstanbul benim “kabe”mdi.

Anneme bunu paylaştığımda bana Babama uygun İstanbul’da kadro olmadığı için en yakın yer İzmit’e tayinimizin çıktığını, böylece bir saat uzaklıktaki İstanbul’a yakın olma şansı yakalamış olarak  Annanemle  daha sık görüşebileceğimizi söylemesi üzerine annemle kucaklaştık.

İzmit’e  geldiğimizde  şehrin benim üzerimdeki ilk intibaı  çok sevimli ve çok ilginç bulduğumdur. Daha önce yaşadığımız şehirler hep düz platolar üzerine kurulu olduğundan İzmit’in tepeler üzerinde kurulu olması ve şehrin içinden tren geçmesi çok ilginç gelmişti. Tren her çocuğun dünyasında yer alan sevimli bir araç olduğundan günde birkaç kez yolların kapanması, geçitte beklenmesi sanki trenin geçişine saygı durmak gibi geliyordu ve hayranlıkla izliyordum.

Aslında bir büyünün içine girdiğimin ve neredeyse 50 yıl İzmit’ten asla uzak kalamama gibi çok kuvvetli bir bağın oluşmakta olduğunu o zaman nereden bilebilirdim ki.

Hızırreis ilk okuluna başladım.  Denizi sevmem deniz ile ilgili tarihi ve komutanları  bilmem nedeniyle “Hızırreis” isminde bir okula başlamak  gurur vericiydi. Üstelik o güne kadar her yerde hatta İzmit’te bile siyah olarak giyilen öğrenci önlükleri bu okulda maviydi. Mavi en sevdiğim renk olduğundan bu bile sanki bana birilerince uygun ortamın oluşturulmaya çaba gösterilmiş gibi geliyordu.

Bir bayan hocanımın sınıfına verildim. Bu hocanım çok tonton  ve çalışkan  bir öğretmendi. Zaman içinde evlenmediğini, içinde bulunduğumuz o yılların geleneği dikkate alındığında,  evlenme çağını bir hayli aşmıştı. Klasik eğitimler yanında sosyal olaylarla pişmemizi, el becerilerimizin artmasını istiyordu. Kısaca bir öğretmenin vermesi gereken müfredata tabi tüm bilgileri veriyordu. Ancak  eksik bir şeyler olduğunu,  öğretmenin sadece bilgi aktaran değil,  her konuda öğrencilerini sarıp sarmalayan  hatta  bir anne, baba  misali  şafkat ve hassasiyet göstermesi gereken olması gerektiğini  yaşanan olay veya olaylar ortaya koyabilmektedir.

İlk okulu bitirmemize az kalmıştı. Yıl sonunda sergilemek üzere folklor gruplarına seçmeler yapılmıştı. Dans konusunda çok yetenekli çok haraketli bir çocuk olduğumu söyleyemem, biraz “ağır abi tarzı” çocuktum. Örneğin asla güvercin takla denilen taklayı asla atamamışımdır. Biraz erken mi erkek  tavırlarına girmiştim yoksa o güne kadar beş farklı şehir içinde doğulu, batılı  değişik yapıda farklı arkadaşlar, farklı insan  kitleleri , farklı adetler yaşamam, oysa ailede  bunlardan ayrı İstanbul-Kıbrıs kültürü görmemden dolayı mı olgunlaşmıştım, bilemiyorum.’ Şimdi çok güldüğüm bir basit çocukça hadiseye belki sizde güleceksiniz. Gerek folklor gerek beden eğitimi derslerinde soyunup eşofman giyerken normal olarak iç çamaşırlarımızla kalırken bugün çok moda ve yaygın olan slip tarzı külotlara o tarihlerde gıcık olduğumdan Rahmetli anneme “bana sakın kız külotu gibi külot alma,  asla giymem.”  demem karşısında Kadıncağız çok şaşırmış. “ Oğlum neden, ne oldu ki? çocuklar hep bunu giyiyorlar. Yoksa sınıftaki erkek arkadaşların giymiyor mu” sorusuna  “Giyen çok ama ben hoşlanmıyorum. Bana kız külotu gibi geliyor. Benimkileri ablama ver artık giymeyeceğim.  Bana şort tipi siyah külot al yada diktirt.” şeklindeki ültimatomuma anneciğim çokşaşırmış. Üzülmemem için bir terziye yeteri kadar sayıda ve talebim doğrultusundaki külotlardan diktirtilmişti.

Yine o yaşlarda kısa pantolon, çocuklar için oldukça doğal olmasına rağmen iki senedir yaz aylarında kısa pantolon giymek istemiyor, uzun pantolonla dolaşmak hoşuma gidiyordu. İlkokulda saç modeliyle meşhur “Kuzey Vargın” isimli artistin saçına benzetmeye çalışıyordum. Demiryolunda şimdiki İş bankasının yan sokağındaki Babamın berberine gittiğimizde, babamın berbere saç kesimim için “alabrus olacak “demesine sinir oluyor, babam duymayacak şekilde  “Berber amca, biraz üste kalsın, Kuzey Vargın tipi yani ” dememe berber kahkahalarla gülüyor “ Oğlum parayı baban verecek, onun talimatına karşı gelmeyelim”i  ekliyordu.

İşte böylesi bir ruh halinde ergenlik belirtileri gelmeye başlayan bendeniz, içinde olduğum folklar grubu ile  şimdiki  Seka park içinde kalan “kapalı spor” salonunda  gösteriye çıkacağımızın  haberini hocanımdan aldık.  Hocanım“ çocuklar kapalı spor salonu birkaç bin kişinin izleyeceği bir yer,  bizim dışımızda okuldaki diğer sınıflarında etkinlikleri  orada olacak.  Biz çok iyi olmalıyız. Herkes anne, babasına söylesin o gün erkek çocuklar siyah kumaş pantolon, beyaz gömlek giyecek, ayaklarınızda siyah ayakkabı olacak” dedi. Kızlara da sanırım daha renkli giysi tarifi yaptı.

O heyecanla eve geldim akşam annem ve babamın bulunduğu ortamda öğretmenimin mesajını anons ettim.  “ On beş gün sonra  kapalı spor salonunda giymek üzere siyah pantolon, beyaz kısa kollu gömlek, siyah kemer ve siyah ayakkabı isteniyor.” Annem babam birbirlerine baktılar. Babam “ Yavrum; dediğin tarihte okullar kapamış oluyor ve senin şu girdiğin kolej burs sonucuda gelmiş olacak. Belki kazanmış olursan Ankara’ya gidersin. Bildiğim kadarı ile kolej kıyafetinde siyah pantolon yok. Eğer İzmit merkez ortaokuluna gidersen, orada da okul pantolonları gri renkte. Şu durumda bu siyah pantolonu bu gösteri için sadece 15 dakika için giymiş olacaksın. Ya da bir başka bir sene giyebilirsin ki oda mümkün değil. Çünkü her yıl büyüyorsun, bir önceki kıyafetlerini asla kullanamıyorsun. Yinede biz biraz düşünelim ” dedi.

Ben çocuk aklımla büyüklerin hesaplarına müdahil olma lüksüm olmadığından konu orada kaldı ve zaten bir süre sonra unuttum. Ta ki gösteriye iki gün kala kadar.                     “Anneciğim ; şu siyah pantolon, kemer ayakkabı, gömlek işi nolacak “ dedim. Annemde “ Evet seninle bugün alışverişe çıkacağız. Biz şöyle düşündük . Sana  siyah kot pantolonu alacağız. Gece vakti orada kimse kot mu? kumaş mı? seçemez. Halk tribünlerden seyredecek zaten sizde hareket halindesiniz. On beş dakika için üç kot pantolon fiyatı tutacak kumaş pantolona gerek yok. Zaten sen yazın kısa pantolon giymek istemiyorsun. Böylece istediğin gibi uzun kot pantolon giymiş olursun.”  şeklinde düşüncelerini aktardı. Ne diyebilirdim ki. Çocuk aklıma rağmen son derece bilinçli mantıklı bir açıklama olduğuna ikna oldum. Hatta kısa pantolon giymeme ısrar etmeyecekleri için bu teklif hoşuma bile gitmiş, mutlu olmuştum.

Okul bitmiş. Karneleri almıştık. Başarılı bir öğrenciydim. Ancak henüz kolej sınav sonucum gelmemişti. Çok mutluydum, yaz tatiline giriyordum. Kapağı İstanbul’a atacak en az üç ay İstanbul’umda olacaktım.

Gösteri günü geldi. İster istemez bir heyecan başladı. Annem, babam, ablam, kardeşim hep birlikte kapalı spor salonuna yola koyulduk. Siyah kotumu , üstüme beyaz gömleğimi giymiş, saçlarımı limon suyuyla  azda olsa Kuzey Vargın stiline sokmuştum. Gören “oooo bu ne yakışıklık “ diyordu. Böylesi iltifatlara hangi yaşta olursan ol çok mutlu olunurdu.

 Bizimkiler tribünlere geçtiler. Bende heyecanla spor salonunun kulis kısmına geçtim. OO herkes oradaydı. Kızlar, erkekler sanırım herkes gösteriye hazırdı. Oda ne !!!Hocanımın gözleri yuvasından çıkarcasına bana bakıyordu. Birden avazı çıkıncaya kadar bağırmaya başladı. “Bu ne ya, Bu ne rezalettir böyle. Ben siyah kumaş giyilecek diyorum, kalkıp kotla geliyorsun.  Bu kendini bilmezlik nedir, bu utanmazlık nedir. Bu cüret nereden. İşi ucuza getirme mantığı mı!  Bu istediklerimi alanlar aptal mı ?”   Aman Allahım neler sayıyordu.  Hani derler ya “yer yarılsaydı da içine girseydim” yada “kuş olup uçsaydım”. Tüm oradakilerin gözü bende beni yukardan aşağı süzüyorlardı, şaşıran vardı, tebessümle bakan, acıyarak bakan, hatta gülen vardı.  Bacaklarımın titrediğini, durduramadığımı hatırlıyorum. Ancak erkeklik bünyeye gelmiş ya ağlamamak için elimi sıkıyorum. Neredeyse parmaklarım avcumun içine girecek. Ne yapacağımı bilemeden on dakika öyle kala kaldım. Bağırması ile yeniden toparladım. “Geç yerine.” Tüm neşem, heyecanım bitmişti. Nasıl oynayabilirdim ki, sanki ayaklarıma zincirle ağırlık bağlamışlardı. Yerinden kalkmıyorlardı. Ellerim buz gibiydi. Bu ellerle yanımdaki iki kızın elini nasıl tutabilirdim. Sanırım ilk şefkat desteği onlardan geldi. Ellerimi onlar sıkı sıkı tuttular. Her ikisinin ellerinden sanki “üzülme senin yanındayız” mesajı akıyordu. Kimsenin yüzüne bakamıyordum ki gözlerim hep yerdeydi. Sanki bir cüce olmuştum. Küçücüktüm, öyle hissediyordum hatta “daha da küçülsem kimse beni farketmese” diyordum. Müzik eşiliğinde sahneye çıktık. Ben mi çıktım, ruhum mu çıktı. İnanın hiç ama hiç bir şey hatırlamıyorum. Sonradan anlatıklarına göre bizimkiler kendilerini göstermek için neler yapmışlar. “ hiç bakmıyordun ki,  İnsan bir an başını çevirir, bakar. Nasıl heyecanlandık”  dediklerinde.  Ben de onlara   “ o sırada oynayan “Serdar” değildi ki, kimdi? bende bilmiyorum. Ben oynadığımın ve gösterinin ne zaman bittiğinin farkında bile değildim”  diyemedim.

Kulise girer girmez anında oradan kaçtım. Resmen kaçtım. Ne hocanımı ne diğerlerini görmeye bir saniye bile tahammülüm yoktu. Bizimkilerin yanına da gitmedim. Doğruca kendi başıma eve  döndüm. Bizimkilere  bir şey söylemedim. Bunu yıllar sonra anlattığımda bile babam çok sinirlendi. ” İyi ki o sıralarda söylememişim, aksi takdir de  Hocanım yanmıştı” diye düşündüm. Aradan bir hafta geçmişti. Evimize gelen posta bir önemli haberi müjdeliyordu. Girdiğim Yükseliş koleji yatılı burslu sınavını kazanmıştım. Lise son sınıfa kadar burslu okuma hakkını elde etmiştim.

Bu bir taşra öğrencisi, bir orta gelirli memur ailesi için piyango ikramiyesi gibi bir olaydı. Haber Hızırreis ilkokulunda  bomba etkisi yarattı. Hocanım çok mutlu olup, kendine pay çıkartmış “ Benim öğrencim” diye her yerde hava atıyormuş. Ancak veda etmek için bile gitmedim. Onu affetmem  bir yıl sürdü.  Yükseliş Kolejindeki başka bir öğretmenin benzer davranışı sonrası sanırım ” lanet olsun. Bunların hepsi ayni mi” dedirtti, bilmiyorum.  Affettim onu.  Hatta Üniversite sonrası  İzmit’e tayinim çıkmıştı. İlk işim Hocanımdan başlamak üzere tüm öğretmenlerimi bulmak oldu. Bir kısmını buldum. Bulduklarım içinde bu Hocanımda vardı. Çiçek yaptırıp, evine gittim. Önce beni tanımadı sonra tanıtınca ağlayarak boynuma sarıldı. Saatlerce sohbet ettik ama asla o geceden bahsetmedik. Ben unutmamıştım ama acaba oda hatırlıyor mu? diye düşünmeden edemedim. Ancak hocanım yaşlı tonton biri olmuştu. Yalnız yaşıyordu. Haline üzüldüm. O tatsız olayı konuşmaya bile gerek yoktu. Zaten şu sözü yetmişti.

Bunca mezun ettiğim öğrencim içinde sen dahil üç kişi beni unutmamışsınız,

“Benim hakikatli yavrum, gel seni bir daha öpeyim” ………………….

28.06.2020

***********************************************************************

KORKU ,ÖZÜR, SELAM

Hep “yeni neslin” veya “büyük metropol hayatının”  nasıl dejenere olduğunu, birbirimize söylene söylene, anlatmaktan usanmaz ama bu konuda bizlere büyük görev düştüğünü anlamamakta da ısrarla direniriz. “Bana ne ?”, Toplumu ben mi düzelteceğim”.  şeklinde bir teselli ve kaçış bularak, aslında bizlerin yani eğitimli, aydın, çağdaş kişiler olarak üzerimize düşen büyük sorumluluk ve görevden bir yerde kaçarız.  Sürekli söylendiğimiz tenkit ettiğimiz,  toplumun eksik olduğu konularda, onları bilinçlendirmek, eğitmek adına yılmadan mücadele etme gereğini de ne yazık duymayız.

Oysa, hepimiz bilinçli bireyler olarak toplumun bazı konulardaki yetersizliklerini veya dejenerasyonunu  önlemek yada  karşılıksız eğitsel bir katkıda bulunmak adına ” Tam bir aktivist”  olarak görev yapmak zorundayız.  Sadece  doğayı, hayvanı, çocuğu, kadını korumak adına aktivist  olunmaz. Topluma yarar sağlayacağını düşündüğünüz her konuda bir aktivist olabilirsiniz.

Nasıl mı ? Örneğin  kızdığınız şikayetçi olduğunuz  birkaç  toplumsal zaafı, hatayı, konuyu  ajandanıza alın. “Ben bu konuların öncüsü olacağım,  tek başıma bu konularda topluma ısrarla bir şeyler verme adına direneceğim” diyebilirsiniz. Tıpkı hayatınızı güzelleştirmek adına kendinize telkin edip yada uyguladığınız “güzel hayat”, “mutlu hayat “,  “genç kalma ”  “Sağlıklı beslenme ” reçetelerini harfi harfine uyguladığınız gibi…………

Belki size küçük bir hatırlatma veya ilham olması adına ben, “kızdığım ve ısrarla” üzerine gittiğim konulardan üçünü ortaya atabilirim. Herkesin farklı konu başlığı bulmasına gerek olmayabilir. Belki sizinle ayni konulara karşı ayni duyarlılıkta da olabiliriz. Beni rahatsız eden üç konu başlığım sizi de rahatsız ediyorsa bunları sizde alabilir, sizde bunların “aktivisti” olabilirsiniz. Yapacaklarımızı birer oyun gibi düşünelim.  Bu konular “Korku, Özür, Selam ” olsun.

Birincisi yani korkunun korkulmaktan çıkarılması eylemi uzun vadeli olmasına rağmen diğer ikisi “özür ve selam”  hemen uygulamaya alabileceğiniz kısa vadeli sonuç odaklı eyleminiz olabilir.

KORKU:

Bakın nedendir bilmem? şark toplumlarında çocuklara bir aşırı bir bağlılık, düşkünlük,  batı toplumlarına göre daha fazlaymış gibi görünse de aslında gerçek anlamda eğitimsizliğin getirdiği “sığ bir ilgi” söz konusudur. Yani çocuklarımızı sevmek, öpmek, okşamak, gururlandırıcı sözler söylemek, ödüllendirmek, onlarla arkadaş olmak, onun her ortamda sizlerden korkması yerine, güven duyacağı, “saklanmadan, sığınacağı bir liman olmak” gibi en temel davranış biçimine sokma değerlerin tamamının olmamasını kastediyorum. Çocuklar hayatlarının büyük bir kesimi ya anneden, ya babadan ya her ikisinde hatta varsa evdeki büyük kardeşler yani ağabeylerden, ablalardan korkarak geçirirler. Bunlar yetmezmiş gibi öğretmenden korkarlar, mahalleliden korkarlar, akrabalardan korkarlar. Hatta en garip olan büyüklüğü, affediciliği sonsuz olduğu anlatılan Tanrıdan bile korkutularak büyütülürler.  “Allah çarpar”. “ Taş eder.”  “öteki dünya hesap sorar”,  “ seni yakar”  gibi yanlış dini bilgiler verilir. Tanrının affediciliği, sevgisi, korumacılığı, şefkati asla ön plana çıkarılmaz.  Polisten, iğneciden, doktordan, köpekten,  varlığı söz konusu bile olmayan cinden, periden, cadıdan bile korkutularak yetiştirilir.

Bu korkularla yetişen çocuklar tüm yetenekleri bastırılmış, şahsiyeti gelişmemiş birerler olarak hayat sahnesinde bizim veya yakınlarımızın karşısına çıkarlar ve çıkmaya devam edeceklerdir.

Hani hep denir, ya da duyarız ya “Ben çocukken şunu olmak isterdim. Ama olamadım. Maddi durumumuz iyi değildi.“  Bu mazeretin kısmen doğru yönü olsa da bence asıl sebep değildir. Hangi ekonomik ortamda olursanız olun çocuğa verilecek öz güven maddi destekten daha tesirlidir. Nadirde olsa böylesi örnekleri mucizevi bir gazete haberi olarak okuyoruz.  “Çoban ressam, harikalar yarattı”,  “Erzurum’un köyünde yetişen Ali  Avrupa Kış olimpiyatlarında  kayakta birinci oldu.” , “ Evden kapıyı çekip çıktığımda cebimde beş kuruş yoktu.  Bugün ki ben öyle oldum” , ” Mardinin köyünden çıkan  kız eğitimde çok başarılı oldu” gibi. Bu çocukların tamamı korkuları aşıp kabuklarını yırtmanın sonucunda idaellerine kavuşmuşlardır. Korku duygularının ya minimize olmasında yada  tamamen  yok edilmesinde kesinlikle ailelerinin çabası desteği sözkonusudur.

Çocuklarınız küçükse veya siz  artık torun sahibiyseniz yada  çevrenizde çocuğu ,torunu olan tanıdıklarınız, akrabalarınız varsa; Çocuklarınızın veya torunlarınızın ya da çevrenizdeki çocukların korku sınırlarını aşması adına çaba sarfedin, destek verin, tavsiye edin, nasihat edin, ikna edin.  Çocukların  ebebeyinlerinden  korkmadığı, onlarla arkadaş olduğu ortamlar yaratın, yaratılmasına çaba sarf edin. Onlardan eğer olanağınız varsa korkularının detayını öğrenin, öğrenilmesini sağlayın, korkularını itiraf etmelerine  gayret gösterin.  “Bana ne ! Benim  ne çocuğum, ne torunum. Şükür bizimkiler bu şekilde yetişmedi ” demeyin.  Çevrenizde  bu şekilde  yetişen yığınlar olduğunu asla unutmayın. Böyle yetişen  çocukların da birer birey olarak sizin çocuklarınızın yada torunlarınızın yaşadığı veya  yaşayacağı dünyada belkide başrol oyuncusu olarak yer alacak o çok iyi yetiştirdiğiniz çocuklarınızı, torunlarını mutsuz bedbah edebilceklerini unutmayın.  Bunun için gerekirse çocukla, çocuk olun en önemlisi onlarla samimi arkadaş olun ya da bunların muhatabı olan yetiştiricilerine  böyle yapılması gerektiğini ısrarla anlatın.

Geçenlerde dinlediğim bir programda  orta yaşa gelmiş bir kadın; hala tramvadan kurtulamadığı bir olayı katıla katıla ağlayarak anlatıyordu.  Çocukken  iki ağabeyi tarafından on yıla yakın süre tecavüze uğramasına rağmen,  sırf korkuları nedeni ile  açıklayamamış  olması; onun  tramvalı  ve  içinde defalarca  intihar girişimleri olan bir hayat yaşamasına neden olmuş. Oysa keşke korkmadan “başıma bunlar geldi.  Ama bu benim suçum değil” diyebilecek durumu, korkusuzluğu olabilseydi.

Bir yakınım sevmediği bir branşta yüksek eğitimi kazanıp devam ederken, istemeden yaptığı bu eğitimin içinde olması ona acı çektirmesine rağmen ailesi ve çevresinin korkusu ile neredeyse son sınıfa gelene kadar bu eğitimi yapmak istemediğini kimselere açıklayamamıştı. Ta ki bir şekilde korkusunu yenip, yeniden girdiği üniversite sınavında bu kez idealindeki branşı kazanana kadar. Ancak ona kalan o koca dört yıl, boşuna geçirilen zaman ve  boşa giden maddiyat ve  kaybettirilen başka birinin eğitim hakkıydı.

İnanın çocukların size veya büyüklerine anlatmaktan korktuğu, bilinmesini istemediği şeyleri anlatmasına, bilinçaltına ittiği duygu, düşünce ve anıları itiraf etmesine zemin hazırlanırsa göreceksiniz ki belki de onları  karanlığa mahkum eden o kelepçelerini açmış olacaksınız.

ÖZÜR

Eğitimsiz ebebeynlerin çocuğa vereceği eğitim birde şefkatten mahrumsa o çocuklardan ilerde iyi bir anne veya baba olması beklenemez.  Örneğin bizde “Özür dilemek” diye bir kavram asla temel ve çok değerli bir davranış olarak yerini almamıştır. Özür dileme kavramı kişinin şahsiyetinden ödün verme ile eşdeğer kabul ederek, özür mekanizması ile tanışmadan büyüyen çocuklar bu akışkanlıklarını,  ulaştıkları her ortam ve makamda devam ettirirler. Özüre gerekçe olan davranışı veya hatayı yapan Öğretmen ise; öğrencilerinden, Amir ise; astlarından, Patron ise; işçilerinden, sanatçı ise; hayranlarından, siyasetçi ise;  seçmeninden özür dilememeyi marifet ve üstünlük kabul eder. Bunun devamı olan eylem “istifa mekanizması” olmasına rağmen “istifa etmenin”  bir erdem, bir fazilet değil, “yakalanmış bir statü veya fırsatın aptalca terkedilmesidir.”………………………

Aslında basit bir özür yoksunluğu belki de bir hayat boyu bir tramvaya sebep olabilir. Bakın geçende sosyal medyada okuduğum birinin çocukluk yıllarına ait bir anısını bir kez daha sizlerle paylaşayım .

“Sanırım 7-8 yaşlarındaydım. Annem beni ısrarla o zamanlar çok moda olan “kabul gününe” götürmüştü. Tabi çocuk olduğumuzdan büyüklerin yanında oturma süremiz sınırlıydı. Ev sahibi Fatma teyze sıkıldığımı anlayınca “hadi üst kata çık. Orada Kemal’in oyuncakları var onlarla oynayabilirsin” dedi. Bende üst kata evin çocuğu Kemal’in odasına geçtim. Sanırım Kemal 14-15 yaşlarındaydı. Oldukça yaramaz ele avuca sığmayan bir çocuktu. Onun sokakta olduğunu öğrendim. Onun odasında  halıya oturmuş, odanın her yerine dağılmış oyuncaklarının içinde ilgimi çekeni alıp inceliyorken. Aman Allahım bir anda “ Şargır” diye bir ses akabinde kırılan camlar ile birlikte odanın içine plastik top düştü. O kadar çok korkmuştum ki attığım çığlığıma alt kattaki annem ve bayanlar koşarak geldiler.  Ben o sırada odaya giren topu “ işte bu top kırdı” diye  göstermek üzere elimde tuttuğum için  cam’ın benim tarafından kırıldığı zannıyla  Annem tarafından  “ Yaralandınmı kızım? diye sorulmaksızın evire çevire kötü şekilde dövüldüm. Diğer kadınlar annemin elinden beni zor aldı. Ev sahibi Fatma teyze yaramaz oğlundan bu tip olaylara alışık olduğundan, “Önemli değil. Çocuğu dövmene gerek yoktu”. diye annemi rahatlatıyorken,  camı kıranın dışarda şut çeken evin oğlu Kemal’in olduğu anlaşıldı. Ne yazık yediğim dayak yanıma kar kalmıştı.  Ev sahibi Fatma teyze, anneme      “Çocuğu boş yere dövdün. Bak, onun bir suçu günahı yokmuş. Suç bizim afacandaymış. Hadi ondan özür dile de, çocuk rahatlasın”  dedi.  Annem bu güzel teklife ne yanıt verdi biliyor musunuz? “Aa ne münasebet. Doğurduğumdan bir de özür mü dileyeceğim”. İşte bu söz bana dayaktan daha ağır gelmişti.

Yıllarca bu haksız yere yediğim dayağı ve dayaktan ağırı o annemin “ doğurduğumdan özür mü dileyeceğim” sözünü asla unutamadım. Bu söz aslında bir yerde de bende çok olumlu bir reaksiyona sebep oldu.  Her haksız ve gereksiz davranışımı kime karşı yaparsam yapayım asla özür dilememezlik yapmadım. Bunun karşılığını çok ama çok olumlu dönüşümlerle gördüm. Bana karşı  haksız  yapılan yanlış ve hatalı davranışlar  karşısında, benden özür dilemek o kadar doğal ve normal şekil aldı ki anlatamam.

Bakın; bırakın günümüzde küçük basit davranışları, insan hayatına mal olan haksızlıklarda bile özür dilemek gereksiz görülüyor. Haksız yere hapis yatan ya da yatırılanlara bir özür bile çok görülüyor.

Oysa özürün o kadar büyük bir sihirli gücü var ki bunu keşfeden kaliteli bir yaşam içinde yerini alır. Kimin haklı veya haksız olduğu önemli olmamasına rağmen meydana gelmiş basit bir trafik kazası sonrası eğer haksızlığınız sabitse veya haksız olduğunuzu idrak ediyorsanız. Polimiklere, olayı çarpıtıcı tartışmalara zemin yaratmak yerine diğer araç sahibinden özür dilerseniz göreceksiniz, o gergin ortam yumuşayacak  ve  olayın çözülmesi çok kolaylaşacaktır.

Hatta bir liste bile tutabilirsiniz. Özür dilediğiniz kişiler ve  zamanlara ait.  Tıpkı bir sosyal deney gibi bu özürlerinizin zaman içinde size yansımalarının olup olmadığını daha net görebileceksiniz.

SELAM

Ne kadar medeni ne kadar güzel bir karşılaşmadır “ Selamlaşma”. İster Arapça ister kendi dilinizle selamlaşın, hepsi insani ve toplumsal yaşamanın temel bir kuralıdır.

Örneğin Benim için Türkçe “Merhaba”  diyerek selamlaşma  şekli,  en sevdiğim selamlaşma şeklidir.  “Benden sana zarar gelmez” anlamı taşıdığını öğrendikten sonra daha sık tercih ettiğim selamlaşma şeklim olmuştur.  Tabi ki zaman dilimlerindeki karşılaşmaya göre “Günaydın”, “Tünaydın”, “iyi sabahlar”, “iyi akşamlar”, “iyi bayramlar”, “Hoş geldiniz”,  “güle güle” gibi ifadelerde kullandığım ifadelerdir. Bunlar beşeri ilişkiyi canlandıran ama dar anlam da birer karşılaşma seremonisi değildir. İçinde  dilek, samimiyet, güven,  sevgi, saygı gibi duyguları barındırır. Yurtdışında  benim gibi kalanlar iyi bilirler. Tanımadığın insanlardan alınan  selam karşısında nasıl mutlu olur insan, orada yalnız olmadığın hissine kavuşulur, yabancı olmanın getirdiği eziklik azalır.

Ne yazık günümüz insanı bu temel davranışı sergilemez. Tamam, Avrupalı kadar yeterli özgüvenimiz olmaması ve farklı kültür yapımız nedeni ile sokakta veya orada burada özellikle  karşı cinslerle selamlaşma  yanlış anlaşılmaktan korkulan  bir hale bürünebilir.  Ama  şahsen  yıllardır yaşanılan çok daireli bir blokta , asansöre birlikte binilen, samimi olması şart olmayan komşuların, bir selamı bile birbirinden esirgemesi neyi ifade etmektedir. İşte böylesi bir durumda ben ısrarla “Merhaba”, “günaydın”  başlayan selamlaşma sözcüklerini kullanırım. İçimden gelmese bile sırf bu eylemin onu eğitmek,  yontmak olduğunu bilerek,  sadece bir görev olarak yaparım. Sizde deneyin göreceksiniz ki o apartman sakini daha sonra sizi gördüğü anda sizden önce selam verecek belki de başkalarına da vermeye başlayacaktır. Bunu görmeseniz bile emin olabilirsiniz. O bunu sizin sayenizde öğrenmiştir. Bu hususta  çevrenizde sizin aydınlatmanıza ihtiyaç duyan eğitilip , yontunmayı beklenen çok kişi var. Kolay gelsin……………………….

03.07.2020

************************************************************************

KEMER

1999 Ağustos’unda her ikimizde yıllık izinlerimizi almış, oğlumuzla birlikte Bodrumda bir tatil köyüne gelmiştik. Bu tatil köyü daha çok yabancı turistlere hizmet veren gerçekten oldukça kaliteli ama Türkiye’de pek popüler olmamış sadece Avrupa’da adını duyurmuş bir tatil köyüydü. Viski dahil her türlü içkiden, dondurmaya, akşam üzeri ikram edilen pastalarından, kurabiyelerine, gece yarısı ızgara ve işkembe servislerine, sık sık yapılan Türk gecelerindeki eğlencelerden kebap, döner ikramlarına herşeyin bol ve lezzetli şekilde “her şey dahil sistemi” içinde olan  kusursuz bir yerdi. Birkaç sene sonra el değiştirip ismi ve yönetimi değişen bu yerden sonra gittiğimiz gerek orası gerekse emsallerinde o yıl ki kaliteyi bir daha asla yakalayamadık. Atalarımız “Her güzelin bir kusuru olur” demiş. Doğru demişler. Bize göre tek kusur havuz ve plaj alanlarının kapasitesi ile orada kalan misafir sayısıyla doğru orantılı olmamasıydı. Kahvaltı sonrası biraz geç kalınmışsa havuza veya denize yakın şemsiye ve şezlong bulma olasılığı hemen hemen hiç yoktu.

Üçümüzde tüm yıl saat 06.00 da kalkıp, herkesin kendi sorumluluğundaki işleri yerine getirmek adına, yoğun tempolu koşturmacalarımız nedeniyle uykuya hasrettik. Bizim için tatilde olmak demek bir yerde stressiz bir ruh halinde olmak anlamı taşıdığından ve doyasıya “uykumuzu tam olarak almak” psikolojisine girdiğimizden ne pahasına olursa olsun “geç kalkmaktan” da ödün vermiyorduk. Denize veya havuza yakın oturma isteği, içimizde en fazla Aysel hanımda olduğundan, hepimizden önce koluna dizdiği havlularımızla, yer peşine düşer ama her defasında da boynu bükük “yine yer yok” ifadesine karşılık olarak bende “ Boş ver”dedikten sonra doğruca denize giriyorduk. Bir gün yine böylesi bir yer bulamamışlığına rağmen son bir gayret ile acıklı durumdaki gözlerine ısrarla “radar işlemi” yaptırırken, ilerde bir yere konuşlanan bir çiftin, her ikisinin birden sanki “askere oğul uğurlar” gibi heyecanla ellerini sallayarak, Aysel hanımın dikkatini çekmeyi başarmışlar. Aysel hanımda onlara bakınca ona yanlarındaki üzeri havlu ile kapatılmış şezlongu göstermişler. Ne demek istediklerini tam olarak anlayamayan Aysel hanım yanlarına doğru yürüyünce, yerinden kalkan bey üstlerine havlu örtülmüş yan yana dizili üç şezlongun üzerinden havluları toplandıktan sonra “ Burası sizlerin. Biz  bu sabah gelince bunları da sizlere ayırdık.” sözüyle başlayan tanışma ve sonrası uzun bir dostluk bağı kuracağımız bu sevimli çiftin yanında diğer günlerde de keyifle yerlerimizi aldık. İşte Linda ve Jean Claud ile dostluğumuz ve birçok ortak anıya sahip oluşumuz böyle başladı.

Sohbet sırasında bizlerden yaşca büyük bu Belçikalı çiftin her ikisinin de ikinci evliliği olduğunu, ikisinin de mutsuz yaşam hikayelerine sahip olduklarını, çocuklarının yetişkin ve evli olduklarını, en acısı her ikisinin de çocukları ile görüşmediklerini, bizleri birkaç gündür gözlemleyip üçümüz arasındaki sevgi ve ilgiyi gıpta ile izlediklerini, özellikle yer bulamamıza rağmen denizin havuzun keyfini çıkarışımızı, özürlülere vakit ayırmamızı onlardan biri olan Pascal ile beraber yemek yememizi, kısaca oradaki  mutluluğumuzun fotoğrafını çektiklerini aktardılar. Yıllarca ne evliliklerinde ne  de çocuklarında mutluluğu bulamayan bu çiftin en büyük mutluluğunun Avrupalı emeklilik klasiği olan, her yıl değişik tatil beldelerini dolaşmak olduğunu da ilk sohbette öğrenmiş olduk.

Değişik birçok yerden sonra bu yazda yollarının Bodruma ve kaldığımız tatil köyüne düşmesi belki de kaderin ağlarını “birbirlerinizle dost olun”  diye örmesiydi. Tatil köyünde kaldığımız 15 gün içinde öylesine güzel bir dostluk kurduk ki sohbetten, kahkahalarla gülmekten, kendimizi alamıyorduk. Oğlumuz o sırada ortaokulda olmasına rağmen kolejde öğrendiği çok iyi derece İngilizcesiyle anlattığı fıkralara başta Linda bayılıyor, gözlerinden yaşlar gelene kadar gülüyordu.

16 Ağustos evlilik yıldönümümüzü geç saatlere kadar kutladık. Yine hep birlikte güldük, eğlendik. Sanırım saat 02.30 sularında da yatmıştık. Cep telefonumun uzun uzun çalması üzerine söylenerek uzandım. O sırada da zaten fazlasıyla alkol almış ve henüz uykuya dalmış biri olarak önce saatime baktım ve “Kim bu münasebetsiz zat?” diye içimden geçirirken ne göreyim arayan büyük Kayınbiraderimdi. Bu kez “ Hayırdır inşallah kötü bir haber vermez”  düşüncesiyle telefonu açtım. “Enişte, Nasılsınız, ne var ne yok” demez mi? Hayda bu saatte bu muhabbet, ne alaka şimdi böylesi hal hatır. “Bayram değil seyran değil eniştem niye öptü” hesabı gibi düşünceler beynimden geçerken “İyiyiz Kemalcim”. Sen nasılsın?”  “Bizde iyiyiz. Şükür”  dendikten sonra “Oralar nasıl enişte?”  demez mi. “Allah Allah bu ne merak gece yarısı oralar nasıl ne ya”. “Ne Bodrum aşkı ve merakı varmış adamda, gece yarısı oralar  nasıl sorusu sorulur mu “. Yaşı ilerledikçe bir hoş oldu bu kayınço da, içkili mi, yoksa, ya da ben içkiliyim de sorular mı garip geliyor.” diye düşünüyorum. “Ablam, Aybars da iyimi?  Anne, baba, abla nasıllar?” Hoppala bizim Bodrumda olduğumuzu bilmesine rağmen çeşitli yerlerdekileri yakınlarım aklına ne diye düştü. Normal şartlarda pek sormazken ne bu gece yarısı soruları” diye sinir katsayım yükselmeye başladığı hatırlıyorum. Ona rağmen “Kemalcim biliyorsun. Biz Bodrumdayız. Bizimkiler Çınarcık’ta,  ablamlar İstanbul’da geçen konuştum hepsiyle herkes iyiydi. Hayırdır”  dedim. Bu kez sanırım o dayanamadı “ Bir şey hissettiniz mi orada”  dedi  “Yoo ne hissedecektik ki.  yine içimden “Ya bu çocuk bana vahiv mi geldi “sanıyor.  “Yoksa erdim de ben mi bilmiyorum” diye düşünüyorum. “Ne hissedecektim ki Kemalcim.“  ifadem üzerine “Enişte biraz sallanmış bir yerler de onu kastettim. Hadi tutmayayım daha fazla seni. İyi geceler” dedi. Tekrar saate baktım neredeyse 04.00 oluyordu. Aysel hanım “Ne oldu? Kemal bir şey mi söyledi. Beni neden aramadı sana sürekli sorular soruyor “ dedi. Bende “ Yok bir şey. Uykusu kaçmış. Bizleri sordu, Buraları sordu, merak ediyormuş.” dedim. “ Bir yerler sallanmış”ı panik yapmasın diye sansürledim. Zaten hiç birimizde uyku kalmamıştı. İçimden “Kemal ne demek istedi. Televizyonu açayım bari” dedim.

 Ne yazık televizyonu açınca henüz o korkunç felaket ve deprem manzaraları olmasa da ona ilişkin konuşmalar, altyazılar ortada çok ciddi bir deprem olduğu gerçeğini ortaya koymaktaydı. Öylesine bir paniğe kapıldık ki, hepimiz cep telefonlarımıza sarıldık ve başta babamları olmak üzere durumunu merak ettiklerimizi aramaya çalışıyorduk. Aramaya çalışıyorduk deme sebebim arayamıyorduk. Zira tüm operatörler kilitlenmişti. O sırada babam, annem Çınarcık’ta, ablam yeğenlerim teyzem İstanbul’da, yazlık evim, arkadaşlarım Gölcük’te, birçok dostum İzmit’te ve İstanbul’da yaşıyordu. Hepimiz davasından vazgeçmeyen askerler gibi defalarca arıyor, arıyor ve arıyorduk. Ne yazık kimseye ulaşamıyorduk.  Saat 12.00 de TV lerde yeni haber görüntülerini seyredince hepimiz ağlamaya başladık. Tek kata dönüşmüş ,çok katlı apartmanlar, ağlayanlar, koşanlar, devrilmiş evler kurtarılma sahneleri. “Sesimi duyan var mı” bağırmaları. Giyindim dışarı çıkıp resepsiyona doğru ilerlerken bir yandan da “Yok yok Bizimkiler kesin gittiler. Böylesi bir yıkım karşısında bizimkiler kurtulmuş olamaz.  Ah Anam, Ah babam,  Ah ablam, ah yeğenlerim ve ah teyzem” diyor ve benim gibi  bilgi için bir arada olanlara yaklaşıp sanki onlar daha fazla bilgiye sahipmiş gibi depremle ilgili sorular soruyordum. Oysa herkes şaşkındı ve ne olduğunun tam idrakinde değildi. Baktım Aysel ve Aybars’ta yanıma gelmişler. Onlarda perişan   üçümüzde  yine peş peşe babamı, annem, ablamı arıyorduk. Yanıma gelene kadar Aysel hanım Kayınpeder  ve kayınvalidenin iyi oldukları haberini almış. Zaten onlar için endişe ettiğimiz söylenemezdi. Zira onun tarafı ve tüm akrabaları çok şükür deprem bölgesi dışında olduklarından, bütün amacımız bizimkilere ulaşmaktı. Saat 13.00 sularıydı kaç kere çevirdik onların numaraları bilmiyoruz, yüz mü beş yüz mü?.

Oda ne Çınarcık’taki babamın cep telefonu birden açıldı. Allah biliyor ya şimdi bir görevli “Beyefendi bu telefonun sahibi neyiniz oluyordu” şeklinde soracak diye kalbim yerinden çıkacaktı. Ama “Alo alo” diyen babamın sesiydi. O an için dünyanın en güzel sesiydi.  Binlerce tenor sesine, milyonlarca şarkıcı sesine bedel bu güzel alo’yu söyleyen ses babamındı.  Ağlayarak “ Babam, canım babam, iyi misiniz ?” dedim. Annem nasıl? Nerede? derken yine beynime çöreklenmiş kara şeytanın sesi, babamdan önce davranıp “Oğlum, Ne yazık anneni kaybettik” dedirtmesin diye milyonlarca dua bir anda geçti yüreğimden.

Şükürler olsun ki babam önce davranarak “ Oğlum iyiyiz, Annende iyi. Geceden beri sokaklardayız. Ceketimi cüzdanımı telefonumu almak için eve girmiştim ki tam o sırada telefonum çaldı. Merak etmeyin. Hadi hemen çıkmalıyım. Ev hasarlı sonra konuşuruz”  dedi ve zaten telefonda kesildi.

Bayramdı evet bayram bizim için o an. “Oh şükürler olsun” dedik. Üçümüz sarılıp bu kez mutluluk ve sinirlerin boşalmasıyla bir yandan ağlamaya yeniden başladık. Kısa bir süre sonra ablam yeğenlerim ve teyzemin iyi olduğunu öğrenince derin bir oh çektim ama Depremin merkez üssünün Gölcük olduğunu ve Gölcüğün yerle bir olduğunu öğrenince yemin ediyorum ki ne ben ne eşim nede oğlum evimize bir şey oldu mu acaba sorusunu birbirimize bile sormadık. Sanırım hepimiz onunda yerle bir olduğunu düşünüp o sırada orada olmadığımıza şükretmek yetmişti. Ama ya oradaki dostlar komşular ne oldu ne yaptılar kayıp var mıydı düşüncesi bile derin bir acıydı.

Ben ulaşabildiğim birkaç dostumdan iyi haberler aldımsa da çoğuna ulaşamıyordum ve kimseden dürüst bilgi alamıyordum.

Resepsiyonda bizi perişan gören Linda ve Jean Claud’a dün geceden sonra yaşadıklarımızı ülkede olanları, ölü sayısı aktarınca ikisinin de gözleri doldu. Bana sarıldılar. Zaten doluyum  güven duyacak iki insanın şefkati karşısında  kucağa alınmış bir bebek gibi hissettim kendimi. Katıla katıla ağladım. Zaten  ağlama komutu bekler vaziyette olan her ikiside benimle ağlamaya başladılar.  Biri bizi izlese ne olduğunu bir türlü çözemezdi. Çift yabancı esmer adam belli ki Türk Muhtemelen akraba değiller Ne oldu acaba?  Herhalde yaşlı çiftle ilgili bir şey oldu ki adam ikisine birden sarılıp ağlıyorlar. Türk filmi gibi……….

Onlara bu durumda “Biz bugün ayrılmak zorundayız. Çınarçık’a  gidip anneme babama ulaşmak durumundayım, Bir saat sonra havuz başında buluşalım vedalaşalım” dedim. Doğruca kaldığımız bungalova gittim. Aysel zaten hemen hemen tüm eşyalarımızı toplamış neredeyse yola çıkmaya hazır vaziyetteydik. Eşyalarımızı arabamıza  taşıdık ve yerleştirdik. Veda etmek üzere Linda ve Jean Claud’lara gittik. Havuz başında bekliyorlardı. Daha düne kadar şen kahkahalar neşe dolu sohbetlerin yapıldığı bu yerin şimdi hüzünlü bir vedaya tanık olacağını bilemezdik.

Veda bu her zaman hüzün taşır burukluk taşır boğazda bir düğüm oluşturur. Hele ki aralarında karşılıklı sevgi bağı oluşmuş insanlar için sevimsiz bir seremonidir.

Tahmin edileceği gibi bu kez beş kişi ağlıyorduk. Hani şark toplumu mensupları olarak ağlama bize mahsus bir duygu algısı yerleşmiştir ya kısa zamanda  dostluk kurmuş iki Belçikalıdan böylesi bir ağlama duygusu görebileceğimizi asla düşünemezdim. Tam vedalaşma bitmek üzereyken Jean Claud “bir dakika bekleyin geliyorum” dedi ve hızla bungalovlarına doğru koşar adım gitti. Ne yapacak diye bekledik. Birkaç dakika sonra döndü.  Elinde kemer gibi bir şey vardı. Fransızca bir şeyler söyledi. Duygulanınca az da olsa konuştuğu İngilizceyi konuşamaz olmuştu. Allahtan Linda tercüme ediyordu. “Bu kemer benim Brüksel itfaiyesine girdiğim yıl törenle bana verildi tam 30 yıllık bir kemerdir. Değerli olan kısmı tokasıdır. Benim için çok kıymetli olan bu kemeri kardeşim olarak sana hediye ediyorum.” derken gözlerinden sicim gibi yaşlar akıyordu.

Sarıldım çok duygulandım. Sokakta görsem eğilip almayacağım bu eski kemerin taşıdığı manevi değer onu benim gözümde de çok değerli kıldı. Sıkı sıkı tuttum.

” Merak etme. Ben, benden sonrada Aybars bunu saklayacağımızdan emin ol ”  dedim.

Sağ ellerimizi havada  şaklattık.

12.07.2020

************************************************************************

AHMET, FRANSIZ GUYANASI VE KİBİR

Korona tatil anlayışımızı değiştirince bizde açık büfeli, havuz kenarına konuşlanma gösterişli, kozmopolit müşterili turistik oteller yerine daha mazbut şartlarda, tabldot yemek sistemli ve parasından çok bilinci fazla üyelere sahip bir yere gitmenin hijyen kuralları için daha güvenli olacağından hareketle yirmi yıldan beri üye olduğum derneğe ait kamplardan birine gitmeye karar verdik. Yine daha korumalı olması açısından uzunca bir aradan sonra tatile kendi aracımız ile seyahat edecektik. Güzel bir yolculuk sonrası Egedeki kampımızın yerini bulduk. Girişte bizi güvenlik karşıladı. Güvenlik kayıt defterine gerekli bilgileri kaydederken gereksiz ayakta kalmasın diye Aysel hanıma “sen git, bahçede bir yere otur, beni bekle” dedim.  O sırada güvenliğe 9-10 yaşlarında maskeli bir çocuk geldi. Bana “Hoş geldiniz, Size birkaç soru sorabilir miyim “ dedi. Şaşırdım. Önce kampla ilgisi var mı Korona tedbirleri açısından bir prosedür mü acaba diye düşünürken bu kez aklıma devre mülk satmak amacıyla anket yapan gençler geldi. Bismillah kampa girerken bu olamaz zaten bu küçük masum yüzlü bir çocuk,  üstü başı bakımlı,  diksiyonu oldukça düzgün. Dur bakalım altından ne çıkacak diye düşünüp ona “Tabi sorabilirsin” dedim. “Teşekkür ederim. Size sadece üç soru soracağım“ dedikten sonra sorularına başladı. Birinci sorum “Doğu Anadolu cephemizin değerli komutanı kimdir?.“ Kazım Karabekir ve Fevzi Çakmak arasında gidip geldim. Son kararım bu misali “ Kazım Karabekir “ dedim. “Ne yazık bilemediniz, doğru yanıt Fevzi Çakmak olacaktı” dedi.

“İkinci sorum şu Fransız Guyanası hangi kıtadadır. “Güney Amerika”  dedim. “Evet doğru. Bildiniz” dedi.

“Son sorum Anadolu’da kurulan ilk Türk devletinin adı nedir”. Bu zor soru ile karşılaştığım için şanslıydım. Zira bende sorunun yanıtını birkaç yıl önce şaşırarak öğrenmiş, İlk Türk Cumhuriyetinin Batı Trakya’da İttihatçılar tarafından kurulduğunu, Başkentinin Gümülcine olduğunu Türk devletinin siyah, yeşil ve beyaz renkleri içeren ay yıldızlı bir bayrağı kabul ettiğini bildiğimiçin sevinçle yanıtı yapıştırdım. “Trakya Türk devleti “ dedim. Oda sorunun zorluğunu belki de bildiğinden gözleri ışıldayarak “ Doğru yanıt. Evet bildiniz. Bana vakit ayırdığınız için size teşekkür ederim. Sorduğum üç sorudan ikisini doğru olarak bilmiş oldunuz.” dedi.“Asıl ben teşekkür ederim. Seni tanımak isterim. Kimsin? Bu anket işi nedir? Yoksa bir ödev mi yapıyorsun?”. dedim. “Adım Ahmet ve bu anket bir ödev falan değil. Sadece benim merakım nedeni ile yapıyorum. Sorularını benim hazırladığım bir anket. Bu anket ile toplumun bilgisini ölçmeye çalışıyorum. Bizde bugün kampa geldik ve kaldığım süre boyunca çeşitli sorular hazırlayıp, buradakilere soracağım.” dedi. Şaşırmamak elde değildi.

“Ahmetciğim şu korona belası olmasa sana sarılıp kucaklamak isterdim. Seni kutluyorum. Beni hem mutlu ettin hem de duygulandırdın. Bu ortamda yani son yıllarda senin gibi bir çocukla karşılaşmak “çölde su bulmak” gibi bir şey. Seninle sonra sohbet etmek isterim. Şimdi valizlerimizi odaya çıkarıp biraz dinlenmek istiyorum. Sonra görüşürüz.” dedim.

Ben ayrılırken arkama dönüp baktığımda Ahmet sorularına güvenlikçi ile devam ediyordu. Sanırım benim gibi kampa gelenleri şaşırtmaya devam edecekti.

Ayselin yanına gelir gelmez heyecanla Aysel’e Ahmet’ten bahsettim. Oda şaşırdı ve heyecanlandı. “Ahmet ile tanışmayı bende çok isterim” dedi.

Dikkatinizi çekmek isterim. Ahmet ve onunla sohbet merakı henüz tarafımızca bilinmeyen kamp alanı, kampın kuralları, yemekhane, sosyal tesisler, denize giriş, çıkış hakkındaki tüm meraklarımızın bile önüne geçmişti.

Aklımıza TV ve sosyal medyada izleyip kahrolduğum benzeri anket ve sosyal deneyler geldi. Özellikle gençlerin, ve ortalama vatandaşların trajikomik yanıtlarının yer aldığı ve bizleri  nasıl acı acı güldüren anketler. Belki sizlerde böylesi zırva yanıtlar verilen anket videolarını seyretmişsinizdir.

Soru; “Kıbrıs nerede “.  Yanıt : “ Kıbrıs sanırım Malta adasına yakın”.

Soru; “ Malta nerede peki ? Yanıt; “Karadenizde bir yerde “

Soru; “Avusturya nerededir?“  Yanıt; “Avusturya Okyanusta değil mi. Kangurular var ya”

Soru; “Son padişah kimdir? Yanıt ; “Fatih”.

Soru; “Amerika atom bombasını nereye atmıştır?” Yanıt; “ Çine sanırım”

Soru; “İzmir’de ilk kurşunu atan kimdi?” Yanıt; “ Ulubatlı Hasan mı”

Soru; Kaça gidiyorsunuz? Yanıt; “Lise 2“ Soru; ”Atatürk kaç yılında vefat etti? “ Yanıt “19 Nisan 1919 “.

İşte aklımda kalan çok güldüğüm, ama “gülerim ağlanacak halimize” sözüne tam uyan sorular ve yanıtları ve bunların bendeki dayanılmaz etkisi. Ne yazık Ülkenin eğitim konusundaki acı tablosu böylesi anketlerle ortaya çıkmaktaydı.

Ben sıkça bu kadar eğitimsiz hatta daha acısı eğitimli görünen cahillerin cirit attığı bir ülkede yönetimlerden şikâyetçi olmak ne kadar adildir. Hani demezler mi “sen nesin ki seni yönetenleri eleştiriyorsun.” Atalarımız ne güzel ifade etmiş. “Böyle başa, böyle tarak.”

Sosyal medyada, dost meclislerinde sanatla ilgili sempozyumlarda, Müziğin sanatın bittiğine dair “mangalda kül bırakmayacak” konuşmalar yapıp, iş icraata gelince hiçbir bir müzikal etkinliğe tenezzül edip gelmeyen hatta ve hatta “Ben bir müzik aşığıyım” diyerek gelip kaydolduğu Musıki derneğinin  ayakta kalmasının yegane kaynağı olan aylık 35-100 TL arasında değişen üye aidatını vermemeyi kurnazlık sananlarla dolu olduğu bir ülke oldu Türkiyem.

Okuma eğitim konusu açılınca neredeyse kürsüye çıkıp saatlerce konuşma yapacak politikacılara parmak ısıttıran sözde entelektüellerin önüne gelen ve hiç bir bedel ödeme korkusu olmayan üstelik çok emek verilerek yazılmış hiçbir makaleyi veya kitabı okumaması neyin apaçık bir fotoğrafıdır.

Çocukluktan beri çok güldüğüm şeylerden biridir. Boş zamanlarda sevdiği şeyleri sayarken kitap okuma illaki sıralanır. Kitap okuma ve boş zaman yan yana bile geldiğinde birbirine yakışmayan iki ifadedir. Aslında kitap okuma boş bir zamanı doldurmak için yapılması gereken fantezi bir eylem değil en önemli zaman aralığında hatta en yoğun ortamda bile birçok şeyin ötelenerek yer verilmesi gereken bir fiil olduğu anlaşıldığı zaman sanırım eğitim sorunu azalmış demektir.

Birde kişiler nasıl sahtekarca fırsatını bulunca okudukları kitapları sıralarlar sırf entelektüel görünmek için. Birkaç sayfalık bir makaleyi uzun bulup okumayan sürekli mazeret bularak öncelikle kendini aldatan bir kişinin Dostoyevski’nin “Karamazov kardeşleri” ni okuduğuna veya iki kilo ağırlığındaki klasik ciltleri yalayıp yuttuğuna  nasıl inanabilirsin ki. Allahtan onun seni kandırdığını sandığı sırada  senin  onun haline gülerek alay ettiğinden haberi olmamakta.

Bunca hayal kırıklığı normalde pes ettirmesi havlu attırması hatta cazip teklifler alınan yurtdışına yerleşmeye kadar götürmesi gerekirken benim gibi aktivistler üzülmek yerine potansiyel cehalete karşı direnme, mücadele etme yolunu tercih ederler. Zira zorluklar hele vatan ve ülkesine  aitse mücadeleci savaşcı ruh yapısı ile pes etmeden yararlı olma mutlulukların en yücesidir. Adeta her zor konunun üstüne gitmek, direnmek, mücadele etmek üzere dünyaya getirilmiş olduğumu düşünerek, Vatanıma olan borcumu ödemeye çalıştığımı düşünürüm. Bazen de Donkişot gibi yel değirmenlerine kılıçla saldırıyor gibi bir durumda hissetsemde yine de hiçbir güç beni sanat ve kültür mücadele azmimden asla yoksun bırakamamıştır.

Toplumsal okuma isteği yoksunluğu, okuma nefreti hatta okuma fobisi ne yazık ülkemizin acı gerçeğidir ve satılan toplam gazete trajı, yıllık basılan kitap sayısı, okuma oranı, okullardaki derslerin hali, hocaların eğitim kapasitesi,  hepimizce bilinen bir gerçek değil mi ?

Ülkedeki yazılı medya ve kitap baskı sonuçları kütüphanelerin sayısı ve onlara olan ilgi ortadadır. Hele hele benim gibi yazan ve yazmayı teşvik eden birisinin bu tablo karşısında çektiği ızdırabı anlatmak karşılaştıklarımı paylaşmak için bir kitap daha yazmam gerekebilir.

Bizim gençliğimizde; gençlik ülke yönetimine ve yaşanan sorunlara duyarlı olduğundan her kesim kendi ideolojisi paralelinde en azından birkaç siyasi kitap okumak zorunluluğu hissetmesinden dolayı kitap okumak bugün ki gençliğin kitaba olan umarsızlığı kadar değildi. Kitap bir değerdi.

Bugün teknolojik gelişmelerin bilgisayar teknolojisinin olumsuz etkisi olmakla beraber Bana göre kesinlikle kişilerin okumadan araştırmadan manipüle edilmesi için enjekte edilen bilgilerle arzu edilen istikamette algı oluşturmanın da büyük rolü olduğuna inanlardanım.

Belki bazıları kendini rahatlatmak adına “ama teknoloji gelişti herşey internette var . Kitap alarak maddi manevi kayba ne gerek var” diyebilir. Ben bu uyanık düşünceye iki yanıt vermek isterim. Batıda internete erişim maddi ve manevi daha ekonomik ve yaygın olmasına rağmen onların kitapçıları hala neden ana baba günü gibi kalabalık ve kitap gazete okuma tirajları etkilenmiyor. Diğer yanıtım ” Madem internetten herşeye ulaşmak ucuz ve kolay bana  internetten okuduğun (e-kitap) bir iki kitap ismi verebilir misin.”

Tabiki her iki yanıtım karşısında mazeret sahibi sessizliğe bürünecektir. Biraz uzun bulduğu makaleyi okumayan 500 sayfalık bir kitabı internetten okuyacağı ne kadar inandırıcı olabilir ?

İşte altı yıldır içinde bulunduğum yazı hayatımda ve dört aylık iki site editörlüğümde  şahsımın ve yazar arkadaşlarımın yazıları ile elde ettiğim tespitler sonucunda oluşan kanaatim yazı okuma nefretini internetin  bile değiştiremeyeceğidir.

Örneğin : Ayni amaçlar doğrultusunda bir araya gelinmiş kişilerden oluşturulan üyesi veya kurucusu olduğum Whatsapp gruplarımda yer alan kişilerin bile paylaştığım makale veya kısa anekdotları “ne bana saygı, ne de arkadaşlarına saygı adına en azından arada sırada “yüreklerine taş basarak “ okumaya bile tenezzül etmemeleri ne kadar acı ve kaba davranıştır. Sanırım okumak; kişilere büyük ızdırap vermekte “cinlerini tepelerine çıkartmaktadır.” Saygı hatır gönül bile o duygunun yanında yerlerde sürünmebilmektedir.

Bu arada başkaca bir tespitim var ki belki bu tespitim sizlere ilginç gelebilir.

Okumayı sevmediğimiz gibi yazanı da çekemiyoruz veya biraz yumuşatarak ifade edelim hoşlanmıyoruz. Evet yanlış anlamadınız. Yazan kişi çekilemiyor. Ben bunun nedenini tespit adına analizi yapmaya çalıştımsa da tam tespit yapamadım. Bu nedeni bilen açık yürekle  itiraf ederse veya tespitini ortaya koyarsa ona sonsuz şekilde minnettar olacağım. Ama emin olduğum husus “Yazanın yazarda diyebiliriz başka bir ifadeyle  yazma kabiliyeti olan kişinin çekilemediği. Belki de okumak fiili okuyan kişiye çok zor bir eylem geldiğinden, yazma eyleminin de o çok zor bir şeyi gerçekleştirme eylemi gibi zor olduğu düşünülerek yazı yazanın da böylesi bir eylemi gerçekleştirmesi şaşkınlıkla karşılanmakta, gizlice takdir edilmekte ama  ne yazık  kıskanılmaktadır.

İnsanın doğasında çekememezlik, kıskançlık olduğu aşikar bunun şark toplumlarında üst seviyede olduğunu, Batı toplumlarında ise gerek aile gerek eğitim sayesinde bu kıskançlık olgusunun törpülenerek “senden iyi ise onu alkışlamalısın” gibi faziletli bir yapıya kavuştuğu hususlarına ait yaşadığım örnekleri ortaya koyarak muhtelif yazılarımla dile getirmiştim.

Bakın sözel ve görsel ifade sanatına yeteneği olan  biri olarak  kendimi bildim bileli bir süreçten başlayarak bugüne kadar  “Resim yapma, sunum yapma, görsel sunum programları yapma, konuşma yapma (hitap etme) şarkı söyleme,  şiir okuma, şarkı söyletme, yabancı dil ile konuşma ve yazı yazma “ gibi  kabiliyete dönük eylemleri gerçekleştirmiş bir kişi olarak büyük ve emin olduğum bir gözlemimi ortaya koymak istiyorum. İnanın bu gözlemi tam altı yıl boyunca yüzlerce yakın dostum, arkadaşım, akrabam üzerinde gerçekleştirdim. İlk kez sizlerle paylaşmak istiyorum .Yukardaki muhtelif yeteneklere dönüş eylemler sonrası  beni çekemeyen  açık açık söylemek gerekirse kıskanan  insanlar, arkadaşlarım, akrabalarım  olduğunu üzülerek  gözlemişimdir.  Ancak “YAZI YAZMA “  eylemim sonrası  durum faciadır.

Yazma eylemimden sonra o kadar çok dost akraba ve arkadaş kaybettiğimi anlatamam  Bu yazmak bile bana acı size garip gelecektir. Ama inanın abartmadan ifade ediyorum Yazı Yazma eylemim sonrası  her ne kadar tahminlerimin çok üzerinde beğeni, takdir , iltifat almama rağmen  hiç beklemediğim ama beni hem üzen hem şaşırtan  sonuçları da yaşadım. Neredeyse  40 yıllık bir dostluğum olduğunu sandığım iki arkadaşımdan biri yazı yazma eylemimden kısa bir süre sonra benimle  dialogunu kesti. Sebepsiz yere. Zira ayni şehir bile yaşamıyor sadece sosyal medya üzerinden haberleşebiliyorduk. Diğeriyle de ayni şekilde yıllardır görüşemiyor olsakta sadece sosyal medyadan en azından selam kelam edebiliyorken. Birden onun uzun süredir yazılarımı görmezden gelmekte olduğunu farkettim. Aramızdaki samimiyeti dikkate alarak sordum. “Yahu arkadaş neden yazdıklarıma olumlu olumsuz yanıt tepki vermiyorsun.” Yanıtı ne oldu biliyor musunuz.?  “Sen benim sosyal medyada paylaştıklarımı beğeniyor musun ki ben senin yazılarını okuyup beğeneyim.”

Onun başkalarından yaptığı alıntılar görsel fotolar sloganlar, sözler, metinlerle olan paylaşımlarını benim yani onun sözde yakın dostuna ait gerçek ve yaşanmış ifadeleri  ayni kefeye koymaktaydı. İşi rekabete sokmuştu.

Bu net ve açıktı şey ortadaydı. Anlamak için Arap olmak gerekmiyordu. Farklı toplum kesimleri içinde yer alan kişileri muhtelif alanlarda analiz etmiş biri olarak  tavrı onun duygusunu ele veriyordu.

İşte yıllarca okuma yazma konusunda aktivist olmuş iki köy okuluna kütüphane oluşturmuş. Derneğimizde Aysel hanımla birlikte bir kitaplık  oluşturmuş  bir olarak  yaşadıklarımız sonrası  halkın cehaletine alışmış, kanıksamış birleri olarak  hiç beklenmeyen bir anda Ahmet gibi  çocukla karşılaşınca   kumsaldaki inci tanesi  bulmuş gibi hisse kapıldık. Ancak Ahmet ile  dostluğu arttırınca Ahmet’in ailesinin çok bilinçli bir aile olduğunu ve çok iyi yetiştirdiklerini anladık. Demek ki işin temeli aileydi. Evet evet her işin temeli çocukluktan geliriyordu her konuda olduğu gibi okuma zevki alışkanlığı çocukluktan başlamaktadır. Oda yetmez Eğitim ile taçlanması gerekir.  Bir yandan teknoloji takip edilmeli ama bir yandan da kitap okuma özendirilmelidir. Kitap hediye etmek okumayı teşvik yarışmaları kulüpleri kurmak belki diğer teşvik yöntemleridir.

Sürekli okuyan ve bilgilerini başkalarıyla paylaşan ama sonucuna çok üzülen Ahmet ile aramızda şöylesi bir konuşmayı da aktarmak isterim. “Ahmetcim hazırladığın soruların sonuçları sende nasıl bir duygu yaşatıyor.

“Çok üzülüyorum örneğin siz sorduğum üç sorudan ikisini bilen nadir kişisiniz genelde sonuç üçte sıfır. Kimse okumuyor oysa ben tarih coğrafya ve güncel konuları okuyor ve bilgisine emin olduğum başta babam olmak üzere soruyorum.” Dedi.

“Ahmetcim seninle gurur duydum sana bir teklif yapmak isterim. Benim iki yazı sitem var. Bu sitelerimde otuza yakın değerli kişi senin gibi topluma yararlı olmaya çalışıyoruz. Bu amaçla bilgilerimizi aktaracak yazılar yazıyoruz. Sende ailen müsaade ederse bu sitelerde yazı yazmak ister misin?”

“Hayır.” “Peki neden. Beni bu ani kararın şaşırttı. Sebebini açıklar mısın mümkünse?”

“Şey. Benim yaşım küçük. Böylesi önemli bir iş yaparsam. Belki ister istemez KİBİR’e  kapılırım. Bu kibir de beni olumsuz etkiler.”

Yanıtının açıklaması daha da şaşırttı beni. Bir çocuk için muhteşem bir aklın sözel ifadesiydi. “Haklısın Ahmet’cim. Bu değerli açıklaman üzerine ısrar bile etmek haksızlık olur. Sana yazdığım bir kitabı armağan etmek isterim. Okur musun”. “Çok sevinirim elbette okurum ve okuduktan sonra sizinle üzerinde yorum bile yapabiliriz.”

Ancak ülkede kaç Ahmet gibi çocuk vardı. Onu bırakın yetişkinler içinde on yaşında Ahmetin bilgisinde olanların yüzdesi kaçtı.

Bu böyle devam ederse yani okuma fobisi bir şeyi okuyarak değil duyarak öğrenme yapısı sürerse sonuçta yakın zamanda Ahmetlerin yapacağı bilgi ölçüm anketlerinde  “ Ankara hangi deniz kıyısındadır sorusuna  yanıt Van gölü müydü olarak  alınacağı aşikardır.

Not Bu yazım,  bugün doğum günü olan bugüne kadar gördüğüm en çok kitap okuyan, kitaplık kuran, kütüphanelere üye olan ve kitap okunmasında müthiş bir aktivist kişi olan hayat arkadaşım Sayın Aysel TAŞTANOĞLU’na doğum günü armağanıdır.

03.08.2020

***************************************************************************

HIZIR

Ne yazık ki, son yıllarda insanımızda oluşan “maddi ihtiras” ve “kısa yoldan maddiyata kavuşma hırsı” tüm şiddetiyle manevi değerlerinin önüne geçmiştir. Bunun sonucu olan  olumsuz etkisini; sosyal yapı için en önemli değerler arasında sayılan aile bireyleri ve akrabalıklar arasındaki beraberlik bağını, sevgiyi, saygıyı ya azaltarak ya da tamamen yok ederek göstermiştir.Aile bireyleri veya akrabalık ilişkilerinde aralarındaki bağları tahrip eden maddi çıkar odaklı sorunların başında “miras paylaşım” konuları gelmektedir.

Ülkemizde miras paylaşımları nedeni ile bu çok acı tahribat sonuçlarını yaşamayan aileler veya akrabalıklar neredeyse yok gibidir. Son zamanlarda miras nedeni ile en yakınlarını bile katledenleri veya mahkemelerde savaş sahnelerini aratmayan görüntüleri yaratan tarafları içeren haberleri ne kadar çok görür olduk. Dost meclislerinde, arkadaş sohbetlerinde ise birbirine tıpa tıp benzeyen miras paylaşımlarının neden olduğu kavgaları, husumetleri, küskünlükleri kanıksayarak dinler olduk.

Geçmişte de çok daha nadir cereyan eden bu tip olayları duyduğumda şaşırır “ bir insanın maddi paylaşım nedeni ile en yakınlarına husumet duymasına ” bir türlü anlam veremezdim. Hatta aile ve akraba ilişkilerimde böylesi şeylerin asla olamayacağını düşünür, bu çatışmalar içinde olanların “ maddi yoksulluk ” veya “ eğitimsizlik ” faktörleri ile bu duruma düştüklerine inanırdım.

Ancak “büyük konuşma” derler ya maalesef ki büyük konuşmuşum ki böylesi tatsız konudan istemeden yıllar önce bende payımı aldım. Üstelik bir miras olayında doğrudan rol almamama, hiçbir menfaat temin etmiş olmamama, hiçbir kusur ve taksiratım olmamasına rağmen pay almış olmak daha da büyük bir haksızlık olsa gerek.

Ancak; yaşadığım bu haksızlığı da her şeyi gördüğü gibi gören bilen, en büyük kudret olan “Yaradan” bile benim tarafımda yer alıp, bana bu haksızlığı yapanlara inanılmaz bir ders verdi. Bende bu ibretlik dersi anlatmak üzere bu yazımı kaleme aldım.

Belki başkaca birileri kıssadan hisse çıkarır diye düşündüğüm, Yaradan’ın bu ibretlik dersini ne yazık maddiyata kilitlenmiş olayın başrol oyuncusu olan beyinler algılayamadı, idrak edemedi ve gerekli dersi çıkaramadı ve maalesef o ibretlik olayı sıradan bir olay sandı, geçti,gitti,unuttu.                                                                                                                                                                                                                                                                       Hikayeme şöyle başlamak istiyorum. Evlenmeden önce annesi ve küçük kız kardeşi olan annemle birlikte yaşayan küçük teyzem Halide, annemin de evlenip evden ayrılması sonucunda Anneannemle baş başa kalır. Sadece anneye bakmakla kalmaz Anadolu kültürünün ifadesi ile “Evde de kalır” . Ne yazık ki bir anneye bakma sorumluluğunun da etken olması nedeni ile çok geç bir yaşta evlilik yapar. Bu ana kıza bakma sorumluluğunu alan tanıyanların “Rıfat baba” dedikleri melek kalpli insan eniştem hayatlarına dokunur ve anneannemi annesi gibi seven oğul teyzeme iyi bir eşolur.

Kader bu ya tam mutlu bir hayata başlamışlarken acı bir doğum olayını yaşarlar. Dokuz ay heyecanla, özlemle beklenen oğullarını doğumdan birkaç saat sonra kaybederler.  Küçük gelirli “ bir emekçi aile ” olmalarına rağmen anneannemin bakım giderleri de onların üzerindendir. Oysa anneannemin ikisi erkek üçü kız olmak üzere beş çocuğu olmasına rağmen anneye bakma görevinde yer alması gereken erkek evlatlar karılarını, teyzem dışında diğer kız evlatlarda  da eşlerinin sürekli tayinini mazeret olarak gösterirler. Seyahat etme zorluğu olan anneannemin sağlık durumu da bu mazeretlere “ kalkan “ olur.

Yıllar boyunca bu iki güzel yürekli insan, anneye bakma görevini yüksünmeden yerine getirirler. Üstelik sadece Anneye bakmakla kalmazlar En küçük çocuğu olan ve beş yaşında yetim kalan anneme çok düşkün olan Anneannemin mutlu olması adına her yaz okulların tatili süresi boyunca Annem ve biz üç çocuğunu da aylarca evlerinde misafir ederler. Bu nedenle ben ilkokuldan üniversite sonuna kadar her yıl en az dört ayımızı Teyzemlerde geçirdiğimizi bunu da son derece olağan bir yaşam sürecimiz olduğunu kanıksadığımızı söyleyebilirim. Bu birliktelik sonucu bizlerde Teyze ve eniştemizi sıradan birer akraba değil gerçek anne ve babaya yakın insanlar olarak kabul ederek büyüdük. Diğer dayı ve teyzelere nadiren, oda lütuf edip kabul ederlerse gidebilirken Teyzemin evinde kendi evimizden daha rahat ve özgür yaşayarak büyüdük. Tabi öbür yandan da bu yakın birliktelikler Teyzem ve eniştemin de bizleri kendi çocukları gibi görmesini sağladı. Biz üç kardeşi ayni seviyede severler miydi? diye soracak olursanız. Yanıtım “ Evrende ne yazık hiçbir şeyin milimetrik eşitliğe tabi olmadığını ve olmamasının da bir yerde doğal olduğunu söyleyebilirim. Biz üç kardeşi çok seven Teyzem kendi ifadesi etmemiş olsa bile hem ilk olması hem de kız çocuklarına çok daha fazla ilgi duyması nedeni ile ablama bir başka düşkündü. Ama bu düşkünlüğünü asla abartmaz beni ve kardeşimi de çok sevdiğini her fırsatta ispat etmeye çalışırdı.

Yıllar geldi geçti. Biz ablamla üniversite sınavlarına girdik ben Ankara’da o ise İstanbul’da üniversiteyi kazandı. Bu hem onun için hemde teyzemler için büyük fırsattı. Ablam artık yılda dört ay değil dolu dolu dört yıl onlarla yaşayacaktı. Ablamda İstanbul gibi büyük bir metropol olan bu şehirde üstelik her gün onlarca gencin sağ sol çatışmaları ile öldüğü zamanlarda sıcak bir ev ortamında okuyacak olması nedeni ile çok şanslıydı. Nitekim öyle de oldu ve ablam üniversiteyi bitirene kadar onlarla yaşadı.

Sanırım o tarihlerde bir gün bizimkiler bana “Teyzenizin bir isteği var. Ablanı evlatlık almak istiyormuş. Sebebi de sahip olduğu tek mal varlığı olan Kadıköy’deki apartman katının ileride ona kalmasını temin etmekmiş. Aksi takdirde ilerde miras olarak kaldığında teyzenin 11 eniştenin 9 yeğeni olmak üzere toplam 20 kişi arasında bölüşülmesi ile mirasçılara çok cüzi bir maddi kaynak olacak. Oysa bu 2+1 odalık dairenin gelirinin bir tek ablana kalması durumunda şayet çalışma olanağı bulamazsa ona bir güvence olabilsin istiyormuş” dediler. Bende “ Elbette bu çok mantıklı bir düşünce, benim aksine söyleyeceğim ne bir düşüncem nede haddim olur. Ben zaten onları çok sevsem bile evlatlık olup soyadımın değişmesini asla istemem, ablamın nasılsa evlenince soyadı yine değişecek ona sorun olmaz ” dedim. Benim de olumlu kararımı öğrenen teyzemler daha huzurlu bir şekilde hemen işlemleri başlatarak ablamı evlat edindiler. Ancak bu olay sessiz ve sakin kalamadı. Teyzem ve eniştemin akraba ilişkilerinde atom bombası tesiri yarattı. Tepki gösterenler  göre bu haksız adaletsiz işlem neden? Niçin? Yapıldı sorusuna sürekli yanıt aradılar. Zaten arada sırada akıllarına geldikçe yılda bir bazen birkaç yılda bir aradıkları ziyaret hiç akıllarına gelmedi. Bu hadise ile teyzemi bir anda düşman ilan edip, “ hiç aramama ” şeklinde ambargoya tabi tuttular. Bu tepkiler teyzemin yaşantısında çok bir şey değiştirmedi. Zaten onlarla çok sıkı diyalogları olmadığından gösterdikleri tepki şekli olan “aramama”, ”sormama”  protestoları teyzemin cephesinde çok yerini bulmadı. Ama başta rahmetli annem, ben ve erkek kardeşim hiçbir taksiratımız olmamasına rağmen haksız tepkilerden payımızı fazlasıyla aldık. Bizlere, sanki Teyzemizi bu işlemi yapması için ikna etmiş veya baskı altında tutmuşuz gibi garip davranışlar sergilediler. Ben kendi adıma savunmamı yaparken “ Yahu benim bundan kazancım nedir? Bana tepkiniz evlat edinilen kişinin sırf benim ablam olmasından dolayı mı? Bu yanlış ve haksız bir yargılama değil mi? dememe rağmen yıllar yılı onların hışmından tepkisinden hatta gizli nefretlerinden payımı yeterince aldım. Bu olay diğer akrabalarla bizim ve benim ilişkilerimin çok zayıflamasına hatta kopmasına sebep oldu. İnsanı sırf insan olduğu için seven, değerli gören ve herkes kalbini açan ben, ne yazık geçmişte çok önemsediğim akrabalık ilişkilerinde ilgim ve menfaatim olmayan bir olaydan dolayı onlar tarafından yıllarca suçlanmama sebep oldu.

Haksızlığa sebep olan maddi kaynak ise  2+1 ölçeğinde  bugünkü değerle en fazla 300 bin TL değerine sahip 50 yıllık bir dairenin  20 paya bölünmeye sokulmayıp benin mensubu olduğum çekirdek ailenin bir üyesi olan ablama tek varis olarak verilmesiydi.

Hayat olağan akışına devam ederken söz konusu akraba topluluğunun içinde herkesin başına gelebilecek türden acı olaylar da yaşandı. Zamansız kayıplar yani beklenmeyen ölümler bile bu miras dağılımından dolayı oluşan hiddet ve nefreti yok etmedi. Dünya malı çok tatlıydı. Bazı olaylar ders niteliğinde olsa bile anlayamayanlar için “sivrisinek saz” durumundaydı.

İşte benim yaşadığım ibretlik olay tam bunu ortaya koymaktadır.

Ablamın evlatlık alınması ileteyzemin mirasının varislere eşit paylaşımından mahrum kalanların içinde en büyük tepkiyi Avukat olan yeğenlerimden biri gösterdi.  Yaş olarak yeğenler içinde en büyükler arasında yer alan bu ablamız hem statüsü hem mal varlığı ile belki de Türkiye ölçeğinde üst sıralarda yer alır. Miras nedeni ile zayıflayan ilişkilerimiz, kopan diyalogumuz cenazeden cenazeye karşılaşma şeklinde kalmaktaydı. Ancak ortam ne olursa olsun beni gördüğü her fırsatta en az benimde bu işten nemalanmışımcasına  hiddetini, tepkisini nefretini göstermekten kaçınmadı.

Hatta öyle ki hastanede ağır durumda yatan babası olan eniştemi ziyarete gittiğimde ve o ortamın ağırlığına rağmen beni yalnız yakaladığı bir köşede konuya olan tepkisini yine yağmur gibi yağdırdı. Babasının ölüm döşeğinde bile üç kuruşluk mirasa ait kızgınlığını dile getirmesine hem çok şaşırmış hem çok kırılmıştım. Yapacak bir şey yoktu.

Yine yıllar yılları kovaladı ve çok sevdiğimiz küçük teyzemin eşi eniştemiz hakkın rahmetine kavuştu. Yalnız kalan küçük teyzeme biz yani Annem babam mirasçı ablam ve ben sahip çıktık. Özellikle ben çok sevdiğim teyzeme asla yalnız olduğunu hissettirmemek adına elinden geleni yaptım ve ruhunu teslim ettiği son anına kadar hep yanında oldum. Onunla ilgilenmem onun sevip sevmemem bana miras bırakıp bırakmaması olamazdı. Zaten ruh yapım böyle düşünmeme müsaade etmezdi.

Aradan yıllar geçti.  Annem felç oldu ve felçli olarak yattığı dört sene boyunca bir gün ne söz konusu Avukat yeğeni nede diğer yeğenler ziyaret etmediler. Annemin suçu da kızının evlat edinilip mirasa konmasıydı. Ne yazık annemi de kaybettik. Böylece miras bırakan ile onun tüm kardeşleri hayattan göçmüş geriye sadece mirasçı olma fırsatını kaçıran 19 kişi ile mirasa konan ablam kalmıştı. Büyükler göçünce zaten zayıflayan ilişkiler daha da zayıflamaya devam etti.

Bu Avukat teyzekızımla ortak paydamız ikimizin de Kıbrıs’ta ikinci evlerimizin olması ve evlerimizin birbirine çok yakın olmasıydı ancak yıllardır görüşmüyorduk. Evlerimiz çok yakın dediysem yine de aralarında mesafe olarak en az yaklaşık bir kilometre ve yüzlerce ev ve sitenin bulunduğu bir ortam olduğunu açıklamak isterim. Bu arada ikimizin de Kıbrıs’ta sürekli yaşamadığını onun asıl ikametgahının Ankara benimkinin ise İstanbul olduğunu ilave etmeliyim. Yıllar boyunca benim veya onun Kıbrıs’a ne zaman gelip gittiğinden veya orada olup olmadığımızdan ikimizde bihaberdik. Bunları neden yazdığımı birazdan yerine koyacaksınız.

Şimdi ibretlik olaya giriyorum. Bir vesile ile bir yaz günü Kıbrıs’a gitmiştim. Böyle arada gidilince de uğranacak, ziyaret edilecek çokça dost meclisi olduğundan yine programım yüklüydü. Bu gelişimin ilk gecesi olduğundan bir yemeğe davetliydim. Saat 21.00 de olmam gereken davetten en erken 23.00-24.00 sularında ayrılabilecekken nedense canım yemeğe gitmek istemedi. Sanırım İstanbul’dan çok erken kalkan uçağım nedeniyle yeterince uykumu alamamam, yol yorgunluğu ve iklim değişikliği ile kendimi yorgun hissetmiş olmam etken oldu.  Çarşıdaki işimi bitince yemek daveti yerine evime gitmeye karar verdim. Dolmuştan inip evimin istikametine doğru yürümeye başlamıştım. Sanırım saat 21.00 sularıydı. Bir süre sonra evime yaklaştığım mesafede kaldırımda sırtını duvara dayamış yerde oturan bir kadının, yola doğru uzatmış olduğu bacaklarını görünce ilk etapta “ Yahu hava ne kadar sıcak, insanlar kendilerini serinletmek için dışarı atmışlar ve taşlarda oturuyorlar” diye düşünürken alışveriş yapılmış dolu poşetlerin rastgele yerlere dağılmış olduğunu poşetlerin içinden bazı meyvelerin kaldırıma yayılmış olduğunu gördüm. Kafamı bu kadının yüzüne doğru kaldırınca oturan kadının yazımda bahsettiğim Avukat teyze kızımın olduğunu görmem ile şoke oldum. Ona ismi ile seslenerek sarıldım gözleri kaymıştı, zor nefes alıyordu. “ Sana ne oldu böyle. İyi misin? sorun ne? dedim. Ancak bilinci kısmen gitmişti. Zorla gözünü açıp bana dikkatli baktı. Bende tanımasına yardımcı olmak için “ Abla benim. Ben Serdar. Merak etme. Şimdi ambulans çağırıyorum” dedim ve sağa sola bağırmaya başladım. “ İmdat… yardım edin.” O sırada panikle Kıbrıs’ta Ambulans nasıl çağrılır? Telefon numarası nedir? aklıma gelmedi. Allahtan bağrışlarım üzerine evlerden çıkıp koşarak yanımıza birileri geldi. Onlar ambulansa telefon ettiler. Oluşan sesler üzerine çevre evlerden insanlar çıkarak etrafımızda toplanmaya başladı. Ortalık oldukça kalabalık bir hal aldı. Nihayet ambulans gelirken görevli birkaç kişi ile birlikte bende onu kaldırmaya yardım ettim.  Sedyeye koyduklarında yanağını okşayarak “Korkma. Her şey yoluna girecek” dedikten sonra kalabalığın içinden süzülerek çekildim. Oradan biraz uzaklaşmama rağmen endişemden ve merakımdan ileride bir yerde durup ne olacağını son ana kadar seyretmeye devam ettim. O sırada onun yeğeni Sevil’in de bir şekilde durumu öğrenip yardıma koşup gelenler arasında olduğunu gördüm. Ambulans hastaneye giderken bende oradan tamamen ayrılmış olmama rağmen uzaktan oraya sabit kalmış şekilde bakıyordum. Hala bu olayın şoku üzerimdeydi ve kendi kendime “bu nasıl bir tesadüf “, “yok bu kader denilen şey”  “evet evet bu bir mucize” diye düşünmekten kendimi alamıyordum.

Bu olsa olsa bir filmdi ve başrollerin de miras nedeniyle haksızlığa uğrayan ben ve uğratanların sembolü yeğenim oynuyorduk. Filmin konusu ne olursa olsun teyze kızına “Hızır” gibi yetişen olmanın getirdiği mutluluk ve gururla evime doğru yürümeye devam ettim.

Aradan saatler geçti. Çok yorgundum yatağıma uzandım. Göz kapaklarımda tonlarca ağırlık olmasına rağmen beynimin içinde gürültüyle çalışan bir sinema makinesi birbiriyle kıyasıya çatışıyordu Makine ısrarla yolda başlayan filmi durdurmaksızın bir ileri bir geri sarıp oynatıyor böylece filmin sahnelerinde bana çocukluğumu,  küçük teyzemi, Eniştemi,  Annemi,  miras yüzünden yapılan haksızlıkları, suçlamaları tartışmaları,  ölümleri, cenazeleri gösteriyordu.

Ter içinde kalarak sanırım sızmışım. Tam bu sırada cep telefonum acı acı çalmaya başladı. Ekrana baktığımda arayanın son anda Ambulansın yanına gelen onun kız kardeşinin kızı Sevilin aramakta olduğunu gördüm. Yanımdaki bardaktan bir yudum su alarak telefonu açtığımda bana “ Serdar abi rahatsız ettim. Sana bir şey soracağım.? Teyzemi birkaç saat önce hastaneye kaldırdık.”  “ Eee nasıl sağlığı” dedim.

“Şuan hala hastanedeyiz. Daha iyice. Sanırım bir kalp spazmı geçirmiş, ayrıca alması gereken ilaçlarını da almadığından elinde de ağır yüklerle yokuşu tırmanması ile fenalaşmış. Seni arama nedenimde bu. Bende sana bununla ilgili soracaktım. Teyzem kendine gelince “Serdar nerede?” dedi. “Bende Teyze ne Serdarı?, hangi Serdar ? dedim.” “Oda “teyze oğlum Serdar” diye yanıtladı. Ona “ Teyzecim Serdar abi İstanbul’da burada değil.” dememe rağmen “Hayır. Beni ilk Serdar buldu. Eminim o Serdar’dı hatta bana merak etme ambulans çağırtacağım” dedi sonra sedyede “korkma her şey yoluna girecek” dedi.  “Serdar abi. Teyzem doğru mu söylüyor? yoksa hayal mi görüyor ? şaşırdım o nedenle seni aradım” dedi.

“Sevil kardeşim Teyzenin söyledikleri doğru. Evet. Onu ilk bulan, yardım isteyen ve ambulansa taşıyan benim” dedim. “Ay İnanmıyorum. Bu bir mucize” dedi. “Abi peki ben seni niye görmedim” dedi. “Ben görevimi yapıp geriye çekilip ayrıldım ama senin telaşla geldiğini gördüm.” dedim. Sevil bu açıklamama çok şaşırmıştı. Onu daha da şaşırtmalıydım “Sevil Bak şimdi sana fotoğraf atıyorum” dedim. Teyze kızımın yerdeyken halini görüntülediğim fotolarından birini attım. Belki o haleti ruhiye de foto çekmek aklıma gelmemeliydi. Belki de doğru değildi ama Ne yalan söyleyeyim bu hadisenin bir “ takdiri ilahi” olduğunu daha o an hissettim ve milyonda bir olacak bu hadiseyi biri bana anlatılsa inanmayabileceğim için olayı belgelemek istedim. Nitekim gün geldi işte bir yazıya konu oldu Üstelik ibret alınması gerektiğine dair bir konuyu oluşturdu.

İbret almak istemeyen ısrarla dirense de aklıselim bir kafa şöyle düşünür se sanırım gereken sonucu çıkarır.

Her ikisinin başka şehirlerde yaşamasına karşın ve birbirlerinden yıllardır haber almamalarına rağmen ayni anda Kıbrıs’ta ayni caddede olup olmadıklarını bile bilmeyen, farklı günlük programlara sahip bu iki kişiden biri o günkü programını değiştirmese yine karşılaşma şansı olmayacakken, yemek programını iptal edip eve giden bunlardan birinin üzerinde binlerce insanın yaşadığı bir semtin bir caddesinde üstelik henüz saat 21.00 gibi bir yaz gecesi geç olmamasına rağmen caddede başkaca hiç kimsenin olmadığı bir sırada o caddede yürüyor olması diğerinin ise fenalaşmış yoldan geçecek birinin yardımına muhtaç bekliyor olması nasıl açıklanabilir?

Kaldı ki yardıma muhtaç olanın evine doğru yürüyenin öz teyze kızı olması ve onu görüp kurtarmak adına yardım eden ilk kişi olması üstelik bunlardan birinin diğerine  nemalanmadığı ilgisi olmayan bir miras yüzünden ilişkisini koparması sıradan bir hadise olarak değerlendirilebilir mi? Bunun yorumunu sizlere bırakıyorum.

17.01.2021

**************************************************************************

 BİZİMKİ BİR AŞK HİKAYESİ

Bugün sizlerle sevgi, aşk üzerine duygu ve düşüncelerimi paylaşarak yazıma başlamak istiyorum. Bana göre bir insanı, bir mesleği, bir kavramı çok sevdiğinizi ortaya koymak için; o çok sevilen kavram, ne ise ona ait sadece olumlu yönleri, pozitif kısımları saymak, ortaya koymak, onun yarattığı olumlu değerleri sıralamak, onun size ve başkalarına kazandırdığı güzellikleri ifade etmek, onu sevmenizde rol oynayan olumlu faktörleri öne çıkarmak, sanırım ona olan sevginizin seviyesini, ölçüsünü göstermek için yetersiz kalır, bir yerde sevgiyi tam olarak anlatmaya kifayet göstermez. Çünkü bir şeyi, bir kişiyi veya bir kavramı çok seviyorsanız onun varsa sizden aldıkları, götürdükleri, olumsuz yönleri, varsa çektirdiği cefaya rağmen onu hala seviyor ve sevmeye devam ediyor, onun için tereddütsüz mücadeleye devam edebilecek gücü buluyor ve bundan da asla yüksünmüyorsanız, pes etmiyorsanız sanırım o zaman ona karşı gerçek sevgiyi taşıyorsunuz, yaşıyorsunuz  diye düşünürüm. Başka bir ifade ile sevdiğin şey ne ise ona ait tüm güzelliklerinin yanında bir o kadar cefası, derdi, sorunu varsa siz, o sevdiğiniz kişiye, kavrama, değere ait iki tezat çizgi üzerinde, zamanın değişimine, konuma, şartlarına göre çizginin neresinde yer alırsanız alın, ona olan sevginiz asla değişmeden devam ediyorsa, bu ona olan katıksız sevginizi ortaya koyar. Büyük aşk öyküleri de böyle değil midir ? aşıklar, sevenler yaşadıkları tüm cefalara, dertlere rağmen oluşan sevgi, aşk çok büyük değil midir ?

Aynen bir evlat yetiştirirken karşılaşılan dertler, sorunlar, sıkıntılar onun o yüce sevgisinden en ufak değişim, erozyon yaratmış mıdır?

Bakın ortaya koyacağım bir başka örnek sanırım bunu en iyi ve kolay açıklamama yardım edecektir. Şimdi böylesi bir değerlendirme adına şöyle bir sahneyi birlikte hayal edelim.

 İyi bir mesleğe ve unvana sahip bir kişinin, uluslararası bir terfi törenine veya mezuniyet, törenine veya önemli bir başarı nedeni ile yapılan ödül törenine davetli olduğunuz bir sahneyi yaşayın. O görkemli törene davetliler arasında o kişiyi yetiştiren anne babası da yer alıyor. Örneğimin kahramanı o kişi konuşmacılar tarafından övülüyor, takdir ediliyor, ödülleri veriliyor ve  bir süre sonra da alkışlarla sahneye o kişinin anne ve babası davet ediliyor. Gözleri dolu dolu olan anne babanın elleri o önemli kişi tarafından öpülüyor ve akabinde  sahnede evlat anne baba birbirlerine sarılıyorlar. Ne kadar duygulu, gurur verici bir sahne değil mi? O muhteşem tabloda o evladın bebekliği, hastalıkları sırasında geçirilen uykusuz geceler, hastane ve doktor yollarındaki endişeler,  eğitimi için verilen mücadele, maddi manevi fedakarlıklar, kurslar, özel dersler, potansiyel kötü arkadaşlıkların getirdiği endişeler veya onu kötülüklerden koruma mücadeleleri,  onun kötü alışkanlıklara bulaşmaması için mücadeleler, terör korkusu, yanlış hayat arkadaşı seçimi korkusu, belki riskli bir vatan toprağındaki askerlik görevinin bitmesinin beklenişi, işte tüm  endişeler, üzüntüler, çatışmalar, tartışmalar, haksızlıklar, o görkemli sahnede  görülmüyor değil mi? yada  o anda kimse o bilinmeyen yada düşünülmesinin de yeri ve zamanı olmayan o olumsuzlukları aklının ucuna bile getirmiyor değil mi? O gurur verici statüyü alan evlat  sebebiyle  anne babanın ne şanslı oldukları, herkese böyle bir  gurur verici tablonun kısmet olmayacağı düşünülür değil mi? O anda bu şansa sahip olmamışlar varsa veya olmayı arzu edenler varsa aynisini talep ederler, isterler, iç geçirirler değil mi?  Ortada sadece gurur ve annenin babanın evladın birbirine olan ve tüm salona yayılan sevgi sinerjisi ve şansları mevcuttur.

Başkaca zor olduğu düşünülen mesleklerde aynen öyle değil midir. Örneğin güncel olması nedeni ile hekimlik mesleği yine gerçek sevgiyi yansıtmam için güzel bir örnektir.  Yıllarca ağır bir eğitimden geçerler. Sosyal hayattan fedakarlık ederler akabinde günler geceler boyu zorluklar, nöbetler, ameliyatlar, tayinler, endişeler, stresler yaşarlar. Yıllarca süren mücadele sonunda nihayet bu önemli kariyeri elde ederler. Çabaları hala bitmez hastalarını düşünmek, her an yeni bilgileri donanmak zorunluğunu yaşarlar. Ama onlar dışarıdan sadece iyi gelir elde eden, refah içinde yaşayan insanlar olarak görülürler.  Oysa kazandıkları yaşadıklarının cefalarının karşılığı ya da feda ettikleri değerlerin tam karşılığı mıdır? Bu görevi yaptıran sadece iyi gelir elde etmemi yoksa bu mesleğe duyulan büyük aşk mıdır.

Bu örneği diğer birçok meslek içinde çoğaltabiliriz. Örneğin pilotluk mesleği, askerlik görevi, emniyet mensupluğu ya da gerçek anlamdaki gazetecilik gibi bir çırpıda sayılabilecek statüsü yüksek ama arkası yani çekilen cefası, stresi, sıkıntısı, yaşattığı mağduriyetleri görülmeyen, bilinmeyen mesleklerden sayılabilir.

Gelin görün ki analık babalık gibi sağlıkçı, emniyet mensubu, askerlik gazetecilik gibi unvanlar, roller ancak büyük aşkla bağlı olunacak ve büyük fedakarlık yapılarak devam edilecek görevler, mesleklerdir.

Bende Dragos Musıki derneğini kuran ve hala devam ettiren bir kişi olarak yukarıda saydığım görevler, meslekler veya bir evlat yetiştirmedeki gibi işin iyi görünen yüzü yanında görünmeyen, sorunlarla dolu yüzü olan bu görevimin sadece görünür kısmının çok eğlenceli, neşeli, keyifli gurur verici olmasına rağmen görülmeyen kısmındaki stres, üzüntü, kızgınlık, isyan, hayal kırıklığı, pişmanlık duygularının da yer aldığını itiraf etmeliyim veya bunları tahmin edenlerin önüne bir kez daha sergilemeliyim.  Ancak her şeye rağmen bu görevi yıllardır ilk gün ki heyecanla sürdürdüğümüde bir kez daha ifade etmeliyim.  Ama kesinlikle bilinmeli ki bunu yapabilmek için çok kuvvetli bir sanat, müzik “aşkına” sahip olmayı gerekmektedir. Aynen yukarıda evladını iyi bir konuma getiren ana babanın yaşadıklarını ya da zor mesleği ifa edenin perde arkasındaki sıkıntılarının bilinmediği gibi bu görevde de işin perde arkası asla görülmez, bilinmez. Hatta çok daha acısı empati bile yapılmaz.

 Yıllar yılı iyi eğitim elde etmek adına uğraş verip, çok önem arz eden görevleri elde etmeme rağmen içimdeki sanat aşkı, müzik, resim aşkı söneceğine her geçen yıl artarak büyüyünce o çok önemli görülen görevleri ifa edebileceğim süre olarak daha önümde 15 yıl gibi çok uzun bir süre olmasına rağmen o itibarlı görevime son verip bir yerde, Aşkımın bana “hadi artık bana dön” şeklindeki çağrısına  “kulak verip” bürokrasiden sanat yoluna geçip, bir yerde “makas” değiştirdim.

Bu yeni rol, bu yeni statü ya da makas değiştirme sonucu olarakda birkaç yıl sonra kendimi bir Musıki derneği kurma noktasında buldum. Yıllarca dernekleri, kurumları denetlemiş biri olarak bu işlerin öyle basit olmadığını fedakarlık ve sorumluluk gerektirdiğini bilmemem rağmen hiç tereddüt etmeden Dragos Musıki Derneğini  kurma yolunda bana güvenen ve destek veren bir avuç arkadaşımla kol kola bu işe soyundum.

Bu aynen bana bir çocuğun dünyaya gelmesi gibi bir eylemi yaşattı. Ona bir isim vermek, nasıl yaşaması gerektiğine dair kurallar koymak, ona  bir fotoğraf bulmak gerekiyordu.

İsmini “Dragos Musıki” koyduğumu, “tüzük” denilen yaşam şeklini yazdığımı ve bugün ki logosu olan fotoğrafını bulduğumu söylediğim arkadaşlarım itirazsız, coşkuyla hepsini kabul ettiler. Ancak ve ne yazık daha ilk günlerde hak etmediğim davranışlar, egolar, üstünlük şovları ile karşılaştım.  Aslında bir kişi için bir dernek başkanı unvanını elde etmek elbette önemsiz olmayabilir, ama binlerce, yüzbinlerce kurulan hatta kağıt üstünde kurulan derneklerinde başkanları ve bu kolayca yaratılan statüyü gururla tescil ettirip bunun gösterişini yaptıkları birer Başkanlık unvanları vardır. Yani bu unvanı kazanmak hiç de zor değildir. Oysa ben zorunlu bir iktisat eğitimi gerektiren, dil bilme zorunluluğu olan ve sınavlar sonunda önce kazanılan müfettiş yardımcılığı unvanı sonra yine sınav sonrası kazanılan müfettişlik unvanı ve sonra da belli bir kuralara bağlı olarak kıdem gerektiren başmüfettiş unvanlarını elde edip yıllar yılı taşımıştım. Hatta henüz yirmili yaşlarda Bakan özel kalemine seçilip kimsenin değil görüşmeye, Bakanlık katına bile çıkamadığı Bakanın özel kaleminde görev yapmış olmayla başlayarak statü sahipliği kavramında pişmiştim. Gerçek ya da sahte olduğunu anlamasam bile büyük saygı teveccühleri ile karşılaştığım denetçilik mesleğini yıllarca ifa etmiştim. Yine yüzlerce kişinin çalıştığı sekiz şube müdürlüğü olan trilyonların döndüğü bir resmi kurumun finans daire başkanlığını da dört yıl yapmış, bir bürokratın yaşayacağı tatmin edici saygı ve itibar duygularını orada da yaşamıştım. Yurt içi ve yurtdışı teftişlerde görev almış, yabancı insanlar tarafından da sahip olduğum onların dilindeki “inspector” unvanına yurdumuzdakinden çok daha fazla önem verilen bir karşılanmalar ve çok büyük ilgi taşıyan teveccühlerini yaşamıştım.

Zaten bu işi bir dernek başkanı olmak adına değil sanat, müzik aşkımı yaşamak için yapmaya başladığımı eşimden başka acaba kaç kişi anlayabilmişti. Ne yazık ki anlayan çok az oldu. Yönetime seçtiğim arkadaşların içinden bile daha ilk aylarda anlam veremediğim ego gösterileri yapılmaya başlandı. Yıllarca komşum olan kişi bile onu aldığım yönetim de bir anda muhalif tavra, çatışma ve ego sergileyen davranışa bürünüp ısrarla sürdürdü.  Uzun bir süre “Önemli değil” dedimsede ne yazık bu tavırlar coşkumu kısıtlıyordu. Ama “Ben görevimi en başarılı şekilde yapmam lazım”  felsefemden asla vazgeçmedim. Sadece kırık, dökük masası, plastik sandalyeleri olan alışılanın dışında üçgen yapıya sahip çalışma salonu yüzünden bir türlü koro çalışmasını tatmin edici şekilde bile yapılmayan binamızda birde hemde daha ilk günlerde başlayan  kanalizasyon sorunları ve  su patlakları ile mücadelem başladı.  Derneğe “adam gibi bir görüntü vermek”, derneği istediğim seviyeye getirmem gerekiyordu. Müzik sesinden ve giren çıkandan rahatsız olan kendini bilmez komşunun bağırıp, çağırıp, işyeri kapılarını vurarak sürekli tepki vermesi yanında, binaya astığım tabelanın onun tabelasının üstünde ve büyük olmasını hazmedemeyen diğer kapı komşumun tabelayı indirme tehdidi ile daha ilk aylarda karşılaşmak moralimin bozulmasının ötesinde ciddi tartışmalar yaşamama sebep oldu.

“Sana her konuda yardım ederim. Muhasebeyi ve diğer resmi işleri ben hallederim”. diyen yönetimdeki sözde mali müşavir arkadaşın derneğe ait önemli evraklarla birlikte aniden ortadan kaybolup telefonlara çıkmaması ve altı aylık süre sonunda ortaya çıktıktan sonra “ortadan yok olma” sebebini ve sürecini “dağ evinde yabancı arkadaşları! ile tatildeydim” şeklinde sırıtarak, kabul edilebilecek bir mazeret olarak sunması bir başka önemli hayal kırıklığımdı. Ancak asla boş durmuyor afişleri, pankartları caddelere, yollara, alt geçitlere, üst geçitlere bizzat ve tek başıma asıyordum. Yanlış anlaşılmasın yardım konusunda kasıt faktörü asla yoktu ama ne yazık bana uyum sağlayacak takat da yoktu. Sosyal medya üzerinde saatlerce tanıtım çabaları sergiliyordum. Kurumları sponsor olabilecekleri ziyaret ediyor, Derneğimi tanıtıyor, yaptıklarımızı, yapacaklarımızı anlatıyordum. Her kanaldan ismimiz yayılıyordu. Korolar kuruyor, enstrüman eğitim kursları açıyor, kendimce en başarılı olacak eğitimcileri, tatmin edici ücretlerle getiriyordum. Her şeyin günahı bana, sevabı başkalarınca paylaşılmaya! başlayınca kendi kendime uyarılar yaptımsa da her olumsuz konuda “hesap veren” oluyordum. Örneğin bir alt geçit girişine astığım büyük bir pankartın uçmasını önlemek adına ipine bağladığım, içinde taş bulunan poşet için yapılan bomba ihbarı nedeni ile asan kişi olarak emniyete çağrılıp ifade vermem gerekti.

Çocukluktan beri hep içimde olan ve sanırım babamın gerçekleştirmesinden dolayı bana örnek olduğu ve o çok muhteşem duyguyu yaşamamı sağlayan  “kütüphanesi olmayan Anadolu köy okullarına kitap toplama” kampanyalarını iki kez yapabilmek bunun ötesinde “çalışkan ama fakir kız çocuklara burs bulma” gayretim Van depremindeki  depremzedelere eşya tedariki gibi sosyal yardım çabalarım hep müziğin biraraya getirdiği naif dostlarımın toplandığı Dragos Musıki Derneğimin sayesinde gerçekleştirebildim.

Ancak yaptıklarımızı duyan, başarılarımızı görenler, okuyanlar aramıza katılıyor mevcut çalışma salonumuza sığmadığımız için  çalışmalar için dernek salonumuz yanında ilaveten düğün salonları ve lokaller kiralamak zorunda kalıyordum. Oysa bu kontrolsüz katılımlarla nicelik olarak çok büyümüş olmamıza rağmen nitelik olarak katılan herkesi kendim gibi katıksız müziğin neferi sanmam saflığımdan ne yazık o büyük katılımlar arasına sızan kalitesiz kişilerin rezil davranışları sonrası  hayal aleminden uyanmam geç olmadı.

Korolara sırf başka çirkin amaçları için gelen beyler ve bayanların farkında olup bu tasvip edemeyeceğim davranışlara son verilmesini onlara nezaketle ifade etmem karşılığını tehditle,  zorbalıkla yanıt aldığım oluyordu. Biran için “ben bunun için mi bu derneği kurdum”, “bu çirkin, ahlaksız kişilerin bedii zevkini tatmin için mi bu yolu seçtim” demedim desem yalan olur. Kendi kendime “Serdar demek ki sen sanat camiasını farklı sanmışsın demek her iş iç yüzü farklıymış. Sen zorlu görevlerden geldin oralarda bile ikaz, tehdit karşısında pes etmedin. Bu üç, beş çapulcumu pes ettirecek.” deyip. O kabadayılara anladıkları dille yanıt verdim. Tabi defoldular. Ancak defolurken hayret ettiğim husus  onların bu davranışlarını tasvip etmeyeceğini düşündüğüm insanlarında  onlarla olması, onları koruması veya onlarla el ele çekip gitmeleri oldu.

Sırf maddi çıkar için aramıza katılan koro şefleri de oldu. Gece yarısı  uyandırılarak yarın olacak konser yevmiyesini  sadece “elli TL” arttırmamı isteyen şef ve kankası saz arkadaşları,  Kadıköy belediyesinin açtığı koro yarışmasına  katılacağımızı müjdelediğim koro şefinin Başkan “böylesi müsamerelere katılmaya ne gerek var “ diyerek coşkumu yok edenler o günlerdeki şok dalgalarımdı.

Ama yılmadan geceli, gündüzlü çalışıyor, tanıtımlar, yazışmalar, telefon görüşmeleri ile daha ilk yılımız dolmadan yurtdışı davetler almaya ve muhteşem konserler gerçekleştirmeye başlamıştık. Bu kolay değildi. Hayatında yurtdışına çıkmamış hatta yaşadığı İstanbul’dan başka şehir görmemiş,  pasaportu olmamış, seyahate katılmamış veya böylesi sosyal olaylar içinde yer almamış bir çok insanın tüm angaryası ile uğraşmak, evrak işlerini yapmak, dökümanlarını toplamak , vize alınacak konsolosluklara defaatlerle gidip gelmek, oralarda kapı önlerinde saatlerce beklemek, çıkan eksiklikleri tamamlamak, otel, uçak, transfer işlerini eksiksiz yapmak hep bana kalmıştı. Ne yazık bu konuda yabancı dili, bürokrasi tecrübesi, mücadele enerjisi olan tek kişi yine bendim. Tüm bunları yine büyük heyecan ve aşkla yapıp yıllarca yurtdışında bulunmuş biri olarak özellikle hiç yurtdışını görmeyenleri çok sevindireceğimi düşünerek nasıl da safiyane bir çocuk durumuna düştüğümü anlamam da geç olmadı. Yurtdışında ya da seyahat sırasında hiç hak etmediğim kapris, itiraz ya da kabalıklarla karşılaştım, kızdırıldım, üzüldüm. “Nasıl olur ya ben bunu sağladım, onun davranışı bu mu olmalı” diye düşünürken o “paramı verdim ve hizmet aldım” gibi ahlaksız, kaba ve tam bu çağın maddeci insanıydı.

Hatta yurtdışında bir başkonsolosun yemek davetinde çantalarına sakladıkları içkileri sofraya çıkaran ve beni çok zor durumda bırakan şef ve saz arkadaşlarına uyarıma karşı suçlu benmişim gibi tepki veren ve koro üyelerinden kendilerine bağlı olanları kışkırtarak mutlu yurtdışı serüvenini kabusa çevirenlere rağmen bu insanların potansiyel benzerlerini, emsallerini tahmin etmeme rağmen  ülkem adına olacak bu önemli yurtdışı faaliyetine  bir öncekinden ders alıp bir daha asla kimseyi yurtdışına veya seyahate götürmem “dedirtmedi. Yine yeniden ama başkalarıyla yola devam ettim.

Her şeye rağmen birden fazla koro kurduğum  bir ara bu sayının altıya kadar çıkarak çok  farklı nitelikte korolara sahip olarak, onlarla yarattığımız coşkulu, kalabalık, izdiham olan konserlerimiz tüm dertlerimi, kırgınlıklarımı her defasında bertaraf etmeye yetmişti.

 Konser salonları bulmak, konser duyurularını, afişlerini, pankartlarını, ilanlarını, grafiklerini, konser kitapçıklarını hazırlamak, konserin konuk sanatçılarla  dialog kurmak, protokol zümresini belirleyip, iletişime geçmek, konser saz sanatçılarını temin etmek tüm ekibin konsere ulaşımını denetimini yapmak bütçelerini oluşturmak, yemek içme ikmalini yapmak  hatta konser öncesi nota sehpalarını, flamaları, roll-upları sahneye taşımayı ve konser sonrası bana kalan toplama işinin yorgunluklarına rağmen yine yeniden peş peşe konser girişlerinde bulunmaya, yeniden  salon temin için belediyelerle mücadele edip  tepki almak yine sıfırdan başlayan bitmek tükenmez heyecanım  sahip olduğum delice aşkın eseriydi.

Hiç akla gelmeyen sorunlar : örneğin binamızın içinde bulunduğu parkın bizim su hattımızdan sulanıp tarafımıza iki kez gelen onar bin liralık su faturasında bizim taksiratımız olmadığını ispat etmek, bize yardım etmemeye sanki yemin etmiş gibi çözümü yerine “konu bizi ilgilendirmiyor” diyen kurumlar arasında kalıp, bigünah kesilen sularımızın açılması ve ödememizin iadesi hususu için dört ay resmi kurumlara gidip gelmek suretiyle yaşadığımız çile bana kalan unutulmaz anıları oluşturdu. Başarımızı çekemeyen sözde sanatçı ve sanatsever güruhun  aleyhte kulisleri, gizli çabaları sonucunda mevcut binamızdan çıkarılma girişimleri ile yıllar süren amansız mücadelemiz, kapımızın önüne “ Belediyemizce kurulan ücretsiz  musiki korolarına  katılın ”  pankartlarının asılması gibi çirkin bir abluka altına  alınmamız,  astığımız konser afişlerinin sökülmesi, yeni yaptırdığım yüksek maliyetli tabelanın bıçakla doğranması, büyük maliyetle bahçeye diktirdiğimiz tentenin alemcilerce kamalarla  ile yırtılması,   her defasında dernek önünde yuvalanan içkicileri, esrarcıları, kokaincileri defetme çabalarım onların küfürleri tehditleri bile beni asla caydıramıyordu. Küçücük bütçemizle aldığımız klimanın en pahalı kısmı olan motoru ile belki de 5-10 tl lik hurda ederi olan bakır borularının çalınmasının üzüntüsünü hiç hak etmiyordum.

Bakanların milletvekillerinin tüm üst düzey protokolün katıldığı bir balkan ülkesi konserinde Mustafa Kemal Atatürk’ümüz için yapılan büyük coşkulu tezahürat gözyaşlarımızı tutamamamıza sebep olmuş. Yaşadığımız büyük gururu  devam ettirmek için  bizimde o Atatürk aşığı  koroyu ülkemize davet ederek  onları memnun etmek şeklindeki çabamızda yetersiz kalan bütçemize destek olması için sadece tabildot yemek ve araç desteği talebinde bulunduğumuz  bir resmi kurumca talebimizin anında reddi  bana ve üyelerime büyük hayal kırıklığı yaşatmıştı. 

Birkaç sene içinde konser sayımız yanında yurtdışı konser icralarımız rekor kırmaya başladığı halde yeni projeler üretmekten kendimi alamıyordum. Böylece Türk halk müziği ses yarışması, Türk sanat müziği ses yarışması gibi oldukça zor ve angaryası çok işlere de bulaştım. Ama o yarışmalar sonrası alkışlar, takdirler, teşekkürler tüm sıkıntılarımı dağıtıyor, yarışmalar sonunda o pırıl pırıl gençlerin seyirci tarafından ayakta alkışlanması hem yorgunluğumu alıyor hem de her defasında gözlerimi yaşartıyordu. Bu konuda yeri gelmişken Kartal belediyemizin bu konudaki desteğini asla unutamayacağımızı, desteklerinin  anılarımızda altın harflerle yer aldığını ifade etmeliyim.

Dernekten gönderilen şef ve ona sadık saz ekibinin tertemiz ve yeni dernek kapı ve pencerelerimize gece yarısı saatlerin de yumurtalar fırlatıp, tüm camlarımızın kirletilmesi eylemleri onların nasıl küçük kişilikler olduklarını ortaya koyması yanında  onlarla olan iyi anılarımızı da içimizi acıtarak bir daha hatırlamamıza sebep olmuştu.

 Yurtdışında hastalanan bir başka şefin başında saatlerce hastanelerde olan, onu kucağımda taşıyan ve o sırada bana sıraladığı “dünyanın en iyi kardeşi, en iyi insanı” olduğum payeleri  ne yazık  onun büyük egosu, kaprisleri ve üyelerimi emektar saz hocamızı küçümser ifade ve polemikleri sonunda yolumuzun ayrılması karşısında bu kez şahsıma haksız suçlamalarda, iftiralarda bulunmasına tepkisiz kalamazdım ve asla yılmayıp ona hukuk yoluyla verdiğim en büyük ders olan asılsız iddialarını yüzüne şamar gibi vurmak bile  bana pişmanlık vermese de çok üzmüş ama yine o ayarda “ünlü şef”!!!!!  tekrar bulma yolundan  alıkoymamıştı. Fakat en çok onun gözüne girmeye çalışan, konserlerde birkaç fazla solo icra kaparım diye düşünen oysa onlar için fedakarlık yapıp kolladığım ve ne yazık derneğimize bağlı sandığım dostum olduğunu sandığım birkaç koristin o şefin tarafında yer alıp, sosyal medya üzerinden şahsıma hakarettamiz yazılar yazması daha çok inciticiydi. Ben o seviyedekilerle kapışamazdım zaten bir süre sonra onlar unutulup gittiler ve terbiyesizlikleri onlara yafta oldu.

Konserler yarışmalar yetmemiş birde festival tesis etmiştim. Bu neredeyse 20 konsere eşit bir yük getiriyordu. Ama olacaktı, olmalıydı bu aşk götürdüğü yere kadar beni götürecekti. Şahane festivaller yaparak  hepimizin guru duyup asla unutamayacağı anılar kazanmak herkese nasip olmayacak güzelliklerdi.

Ama insan hayatı öyle istenilen şekilde tek düze devam etmiyordu en yoğun dönemlerin birinde çok sevdiğim annem felç oldu. Hastanelerde onunla günlerce olmama rağmen her fırsat bulduğum an derneğe ait işlerin yarım kalmamasına, saz sanatçılarının şeflerin maaşlarını eksiksiz almamasına hep özen gösteriyordum.  Daha sonra dört yıl annemin bakımı söz konusu olunca kontrolleri, hastaneler, fizik tedaviler eksiksiz yerine getirilmeliydi “Canım annemi” asla ihmal edemezdim, tabi ailemi de ve diğer evladım derneğimi de hepsine yetişmeye, hiçbirini mağdur etmemeye çalışıyordum. Ama bir süre sonra bu kez “Canım babam” merdivenlerden düşerek omzunu ve kalçasını kırdı. Onunda fiziken bana ihtiyacı vardı.  ” Asla uzun süreyaşamaz” denilen babama kol ve ayak olmalıydım. Aylarca birlikte kanguru yürüyüşü yaptık. Hem annem hem babam hem ailem hem de derneğim iç içeydi. Bir yandan konserler devam ediyor, sahne önünde neşeyle görenler daha birkaç saat önce babamı kucağımda yürüttüğümü, annemin alt değişimine yardım etmeden geldiğimi,  anormal gelen bir faturaya itiraz ettiğimi ya da bir projenin beklenmeyen bir nedenle son bulduğuna olan üzüntümü nereden bileceklerdi. Zevkü-sefa içinde hep böyle çalıp söyleyen bir hayatın içinde sanmaları normaldi. Zaten özel yaşantımı sürekli dillendirip ortaya koymak asla hoşuma gitmeyen bir yapıya sahiptim.

 Tüm bu koşuşturmalar sırasında gerçekleştirdiğim konserde şefe verilmesi geciken buket için beni hedef alan ve üyelerimin yanında ortalığı çınlatan bağırmaları,   arkamdan konuşmaları, bir yurtdışı konserde başkalarının kumanya hakkını yiyen başka  bir şef ve avanesine sitemime verdikleri tepkileri, bir başka yurtdışı konser davetinde beşbin kişi kapasiteli muhteşem konser salonunda verilecek konseri küçümseyen ileri geri konuşan sanatçı şef, büyük soprano diye gelen başka şefin bir bayan koristin yanlış çıkardığı ses için “bu sesi nerenden çıkarıyorsun”, “kes sesini” , “ne yeteneksizsiniz” veya “saçların koyun postu” gibi rezil konuşmaları yüzünden başlayan çatışmalarımız ve veda ,  maaşını bir gün geç aldı diye şahsıma sms mesajında ağır ve kabul edilmez bir üslup kullanan tenor şefe veda, “maaşım çok az veriliyor, dernek tarafından istismar ediliyorum”  diyen başka bir şefle önce koristlerin önünde yüzleşme ve yalanı ile utandırıldıktan sonra veda. Israrım sonunda koristken şef yaptığım hanımefendinin içten pazarlıklarını ve dernek üyelerimi çalma planlarını, arkadan konuşmalarını ve kulislerini sezip öğrenince  ona tüm  kapılarımı  kapatıp,  sadece “veda” yolunu açmam sonucu çekip gitmek zorunda kalması ama giderken de ne kadar solo alamayan veya dernekteki müzikdışı amaçlarını icra edemeyen kişiler varsa olması yanında yıllarca yaşadığı sağlık ve ona ait mahrem sorunları nedeni ile  acıyarak kolladığım bir amatör ritmcinin, sırf gideceğimiz çok önemli bir yurtdışı konserimize onu götürmememiz üzerine onunda o ayrılan şefin peşine takılması yetmiyormuş gibi sosyal medyadan şahsıma çok çok ağır hakaretler yağdırması ancak bununla yaşadığım düş kırıklığım yine son bulmayıp o çirkin davranışı gösteren ritmcinin bu davranışına hiç beklemediğin kişilerin ona kol kanat germesi, ona gerçeği yani yetersiz bir müzisyen olduğu için yurtdışına götürülmediğini söylemek yerine, iki yüzlü politika izlemeleri,  bir başka sezon bizdeki şefliği yanında kendi mevcut derneğinde de faaliyet gösteren ve o derneğinin açılış davetinde misafirlere “huzurlarınızda  bunca yıllık sanat hayatımda tanıdığım en başarılı dernek başkanı” diye şahsımı anons eden  şefin üç kez götürüldüğü yurtdışı konserinde gösterdiği çok çirkin davranışlar, tartışmalar diğer şeflerle kavgası  nedeni ile  yeni alınan bir yurtdışı konser davetine bu kez başka dernek koromu götürme kararıma çok kızarak, sırf intikam için İstanbul’da onun korosuyla vereceğimiz  yaz konserine iki hafta kala derneği dolayısıyla korosunu yüzüstü bırakması, bu yetmez gibi bu sözde müziğe hizmet eden  konservatuar hocası  şefin bir zamanlar olağanüstü övgüler yağdırdığı bendeniz dernek başkanına  bu kez sosyal medya üzerinden yazdığı hakaretlerine olan üzüntüm  yıllar içinde yaşadığım bana bir çırpıda say denilecek olan unutamadığım düş kırıklıklarım olarak listeleyebileceklerimin başında yer alırlar.

Elbette ne olursa olsun insan hem tecrübe sahibi hem insan sarrafı oluyor hem de eskilerin tabiri ile şerbetleniyor. Böylece yoğurdu üfleyerek yemeye başlıyorsunuz.

 Yine yeniden diyerek başladığım şef arayışlarımın birinde çok değerli bir hoca olan Taşkın Doğanışık ile  yolumuz kesişti. Birbirimizi  o kadar sevdik, o kadar iyi anlaştık ki  dersinden birkaç saat önce geleceğini haber verir,  saatlerce doyumsuz sohbetler ederek o olağanüstü zevkli derslerine iki elim kanda olsa katılırdım. Bu nadir bulunacak bir değeri de yine müzik tanıştırmıştı. Ancak ve ne yazık bu çok sevdiğim dost olduğum bilge hocanın hiç beklenmeyen zamanda  Kıbrıs’ta verilecek TSM konseri için Girne’deki otelde üstelik  konsere bir saat kala ölüm haberini öğrenip yıkılmam beni derinden sarstı ve hep duyduğum acı bir deneyimi bizde yaşayıp bu elim haberin yaratığı acıya rağmen konserin iptal edilemeyecek olması ve böylece yüzlerce kişinin doldurduğu konserde zorunlu olarak sahneye çıkmak, konuşma yapmak, solo yapmak gibi ruhsal çelişkiler  yaşatan anı yine müzik aşkım sayesinde yaşadığım unutamayacaklarımdan oldu.

Başarı, başarıyı getirdi. Konserlerimiz hep müzik şölenine dönüştü.  Sevenlerimiz inanılmaz sayılara ulaşırken ne yazık Müzikte sanatta olmaz denilen acımasız düşmanlıklar, sanatsal rekabetle bizi geçmek yerine yalanlarla, iftiralarla bize destek olacak resmi kurumlar nezdinde sorunlar yaşamamıza çalışıyorlardı. Bize karşı aynen bugün siyasette gördüğümüz ittifaklar kuruluyordu. Örneğin başarımızın onda birine ulaşamayan iki dernek birlikte ittifak konserleri yapmaya çalışıyor, bizim salon taleplerimizin önünü kesmeye üyelerimize kanca atmaya çalışıyorlardı.  Derneğimizde görev yapacak profesyonel enstrüman hocalarına markaj yapılıyor. Konserlere davet edeceğimiz konuk sanatçıları bizden  daha önce elde edilmek üzere hamleler, irtibatlar kuruluyordu.

Bir önemli bestekar adına yapılacak konseri aylar önceden bilen oğlu ve eşi  mobbing yapıp, konsere bir hafta kala konserimizi iptal edemeyeceğimizi sanıp bizden bir amatör dernekten talep edilemeyecek astronomik bir ücret pazarlığına girişiyordu. Asla vermeyeceğimiz resti üzerine bu kez babasının eserlerini izinsiz okumamız  durumunda ” Mesam”a şikayetle tehdidine de rest çekince ortadan kaybolup bu kez sadece karalama ile yetiniyorlardı. Bir başka ünlü bestekarın ünlü bir emektar aktör olan sarışın jön yeğeni konserimize konuk misafir olma davetimiz için bile para talep ediyordu. Hasım olanlar resmi makamlara asılsız şikayetlerle,  gereksiz dernek denetimlerle meşgul olmamıza neden oluyor ancak istemeden bir yerde bize “nasıl düzgün ve namuslu çalıştığımızı gösterme” fırsatı yaratıyorlardı.

Tüm bunlar evlat Dragos Musıkinin aşkıyla çekildi. Bazıları maddi menfaat için mi bu işi yaptığımı doğrudan bazısı dolaylı yoldan sordu veya ima ettiler haklıydılar bu mücadeleye, bu cansiperane tavra onların penceresinden ancak büyük maddi çıkar elde edilerek katlanılırdı. Nereden bilebilirlerdi ki trilyonluk ihaleleri, olayları denetlemiş yıllarca milyonlar transfer etmiş bu zat evine haram lokma sokmamıştı. Zaten böyle bir ahlaksızlık çarkında olsaydı henüz önünde on beş yılı varken altın yumurtlayan tavuğunu kesip atıp, emekli olur muydu. Üstelik maddi geliri en taban seviyede olan musıki derneğinden mi bu çıkarı sağlayacaktı. Musıki derneği, yerine  genelde istismarın yapıldığı “Cami yaptırma derneği” kurmaya kalkardı.

Ama toplum yozlaşmıştı. İyi doğru güzel çirkin birbirine girmişti son günlerin moda ifadesi at izi, it izine karışmıştı sanat camiasında da durum aynen bu şekildeydi.

Bu dernek yükü yetmezmiş gibi son dört yıldır da şefliğe soyunarak o çok bilinen hep tekrar takrar yapılan şarkılardan oluşan repertuarlar yerine kırk farklı dille icra edilecek binlerce eserden oluşan repertuarları icra  yoluna baş koyarak yeni yeni müzik heyecanları yaşamalıydık.

Başarı ve sorumluluğun  artmasına rağmen gelen iki koro teklifini de reddetmeden  bu zorlu işe de yılmadan ve büyük aşla devam edildi. Sorumluğum çok çok artmıştı ama  tanıştığım yeni arkadaşlar, dostlar, güzel yürekler  her defasında “iyi ki bu işi yapıyorum.” “iyi ki bu aşk devam ediyor” dedirttirdi.

Koro çalışması yetmedi bu kez yine İzmit’te yeni bir evladın doğması ve büyümesine de vesile olmam istenince “olmaz müzik faaliyetlerim başımdan aşkın demeden bana yeni güzellikleri yaşatan Nikomedia tolerans korosu kalıcı olsun aynen ağabeyi Dragos’un yolundan yürüsün diye “Niokmedia hoşgörü derneğinin” kurulmasında yer almamda kısmet olmuştu.

Yurtdışında  söz kural dinlemeyen üye hanımın kaybolması ve  anamdan emdiğim sütün burnumdan gelmesi, pasaportundaki eksiklik yüzünden sınırı geçemeyen bayan üyemize  sahip çıkmak için benim de o ülkede sorunu çözme adına kalmam,  valizi kaybolanın, eşyası kaybolanın,  tuvaleti bulamayan üyelerin ilk  başvurduğu yer adres olmama hep müzik sevgisi sebep olmuştu.

Ancak yurtdışına çıkacak bayan üyelerin eşlerinin, çocuklarının  “siz varsanız, gözümüz arkada değil diye” sevdiklerini emanet ediş ifadeleri,  yurtdışı konserlerinde bayrağımızın dalgalandırılması heyecanı, alkışlar, takdirler, teşekkürler, plaketler “ Müzik” ve onu bedeninde taşıyan evladım DRAGOS MUSIKİ aşkı sayesinde gerçekleşti.

Ayrıca hem benim hem de Dragos musıki ailesinin tanıyıp çok sevdiği onun kilometre taşlarında alın terleri, emekleri olan değerlerİ, kişilikleri tanımak gibi büyük şansları da yakaladım.  

Müzik faaliyetleri yanında bir sevgi yuvası haline getirmeye çalıştığım Derneğimizde nihayet bu zor sanılan idealim gerçekleşmeye başlıyordu. Korolarımızın başına geçen şefler her yönleriyle takdiri hak eden sanatçı şeflerdi. Gönlünün yüceliği, sesi, hocalığı parmakla gösterilecek sanatçı Şef  Sayın Çiğdem YARKIN ,  sanki ayni onunla fabrikadan çıkmışçasına hem ruhu, hem hanımefendiliği ,hem hocalığı ile “kaldı mı böyle sanatçılar dedirten” halihazırdaki TSM şefimiz sanatçı Sayın Berrin ŞENER , işinde son derece mükemmelliyetçi ve iyi bir eğitimci olan birlikte güzel konserler gerçekleştirdiğimiz sanatçı Şef Sayın İlknur YURTMAN, koristleriyle, dialogu, tevazusu  sanatçılığı  beyefendiliği ile  kalplerimize taht kuran sanatçı şef Sayın Orhan  YAZAR,  her konuda  yardıma hazır kişiliği, şöhreti arttıkça tevazu dostluk samimiyet ilkelerinden asla vazgeçmemiş, vicdan sahibi  değerli Sanatçı şef Sayın Semra TÜREL,  ünü, araştırmacı yönü ve sanatçılığı ile kültürümüze büyük hizmetlerine devam eden davet ettiğim her ortama koşa koşa gelen verilen her görevi kabul edip yerine getiren Balkanların  önemli sanatçısı şef  Sayın Rüstem  AVCI, ses birincilikleri kazanmış müzik denilince onun için akan suların durduğu içimizden gelip şeflik görevini yaparak özellikle bizleri yurtdışında gururlandıran  koristleri tarafından çok sevilen değerli dostum arkadaşım şef Sayın Zennube LALBAY, Thm de nefer gibi çalışan hem okulu hem koroları arasında çok yoğun olmasına rağmen derneğimizi yuvası gibi benimseyerek çok değerli hizmetlerde bulunan sanatçı şef Sayın Sevim COŞKUN, yurtdışındaki eğitimi. sahip olduğu akademik unvanı, meslekteki binlerce yetiştirdiği öğrencisi ve bir o kadar mütevazi duruşu ile  herkesin büyük saygısını almayı hak eden, uzun yıllardır derneğimizin enstrüman hocalığını yapan Sayın Doç dr Halit ÇAM, Dragos Musıkimizin bizlere  kazandırdığı ve emekleri asla unutulmayacak şefleri olup  beni hayal kırıklığına uğratan mevkidaşlarını unutturmuş , “Şükürler olsun hala böylesi güzel değerlerde var” dedirtmiştir.

Tabi bu aşka sahip olmam çok önemli bir gücümdü ama  benim gibi hiperaktif birine ve bitmek tükenmez koşturmacalarına, ve o çok duygusal ruhunun olaylara göre şekillenen  olumlu, olumsuz hallerine aldırmadan sabırla hep kol kanat geren, yani her an benim arkamda olduğunu gösteren  Sevgili eşim, hayat arkadaşım, Dragos musıki derneğinde başkan yardımcım Sayın Aysel Taştanoğlu olmasa bu aşk serüvenimi ne kadar devam ettirebilirdim veya ne kadar başarılı olurdum bilmiyorum? Peki benim başarı adına ileri sürdüğüm tüm fikirlerime, projeler geliştirmelere engel olmadan sürekli bana özgür icra şansı veren, her konuda beni destekleyen, fedakar dernek yönetim kurulu üyelerim Sayın Serpil SORKUN , Sayın Hafize EROL Sayın Füsun ÖZALP Sayın Ümran ÖZBEY ile  bana ve derneğine olan saygı ve sevgisini her vesile ortaya koyan dernek üyelerimin enerjisi, maddi ve manevi destekleri olmasa derneğimizin başarısı ve devamlılığı ne ölçüde olurdu.?

Şimdi 10 yaşını bitirip 11 yaşına giren bir evladı düşünün,  aynen ödül töreninde sahnede ödülünü aldıktan sonra  elinde ödülü ile bahçede koşuyor, kahkahalarla, neşeyle oynuyor, şarkı türkü söylüyor. Bende ona buğulu gözlerle bakıp, bir babanın evladına  nazar değmesin diye mırıldandığı o bize ait meşhur sözü söylüyorum

Maşallah sana

15.04.2021

***************************************************************************

KIBRISLIM, AŞKIM (Ömer Lütfi Taştanoğlu Anısına)

Onu ilk kez  askerlik hizmetini yaptığı sırada Edremit”te,  komutanı Yüzbaşı Osman Nuri’nin evinde görmüştü. Komutanının  lojmanına bir şey almak için uğradığında  çaldığı kapıyı bu kez  komutanın eşi veya çocukları yerine ışıl  ışıl gözlerle gülen bir genç kız açmıştı. Bu beklenmeyen peri kızı onu kapıya mıhlamıştı. Ne söyleyeceğini bir an için unutan asteğmen  Ömer Lütfi kapıda  kilitlendiği kara gözlerin esaretinden kurtulunca şaşkınlığın yerini bu kez mahcubiyet almıştı. Hemen toparlanan Asteğmen çekinerek “komutanım beni emretmiş” diyebilmişti.

Komutanı kapıya gelip ona bir konu ile ilgili talimat verdikten sonra  lojmanın bahçesinden  hızlı adımlarla  ilerleyerek  atının sırtına seri şekilde atladıktan sonra beyninde fırtınalara dönüşen bir sürü sorunun istilasına uğramıştı. Kimdi ? Neyin nesiydi bu esmer güzeli kız? Komutanın misafirimiydi? akrabası mıydı ? Onu bir daha  görebilecek miydi?  Elleri her zaman çok terlerdi bu kez ellerinin hem terlediğini hem de titrediğini  fark etti. Bir hamle ile sırtına atladığı atının üstünden  son kez başını çevirip komutanının lojmanına doğru bakmak istedi. O anda  irkildi. O esmer güzeli kızda  kendini yarı açık tül perde arkasına kamufle ettiğini sansa da  atlı süvariye baktığını gizleyememişti. Üstüne Yıldırım düşen ağaç misali Asteğmen Ömer Lütfi atını mahmuzlamasıyla küheylan  ok gibi dört nala  gözden kayboldu. Kendi lojmanına geldiğinde sigarası yaktı ve bu kızın kim olduğunu öğrenmesi gerektiğine karar verip, Postası Cemali çağırdı.

Cemal “Emret komutanım”

“Cemal evladım, Bugün Yüzbaşı Osman Nuri’nin evinde misafirlere rastladım. Senin kulağın deliktir. Komutana kimler gelmiş öğrenebilir misin?

Komutanım ” sanırım Yüzbaşımın İstanbul’dan baldızı misafir olarak gelmiş Bir süre onlarda kalacakmış” .

“Aferin sana  Cemal gidebilirsin”

“Sağol komutanım”.

Gönlüne düşen bu korun ateşi artık  bütün bedeni yakmaya başlamıştı. Çeşitli bahanelerle Komutanına uğramaya çalışıyordu. Üç çocuk sahibi Yüzbaşının hanımı Vahide hanım  asteğmen Ömer Lütfi’nin davranışlarından gereken anlamı çıkarmıştı.  Kız kardeşine  bir ara ” Bak canım bu asteğmen in mesleği öğretmenlikmiş çok çalışkan çok kaliteli yakışıklı bir genç. Tavırlarından sana ilgisi olduğunu  hissediyorum.Sende ayni duygularda mısın? diye sorduğunda Kız kardeşi Süheyla’nın yüzü kızarıp başını öne eğince. ” Tamam mesela anlaşılmıştır.” dedi

Vahide hanım bir gün Edremit şehir merkezine inmek üzere Garnizonun kapısında araç beklerken  Asteğmen Ömer Lütfi bu fırsatı kaçırmayarak  yanına gidip “Komutanım  Edremit’e sizi bırakayım. ” diyerek hemen  jeepini alır gelir. Vahide hanım da araca binince hal hatır sonrası  konuyu açar.

” Bak evladım kız kardeşim bir süre sonra İstanbul’a dönecek. Sanırım karşılıklı bir ilgi yaşıyorsunuz. Babamızı o küçükken kaybettik ağabeyleri  ben ve Yüzbaşı onun sorumlularıyız. Niyetin ciddi ise gerekeni yap” der ve araçtan iner.

Asteğmen Ömer Lütfi tam istediği durumu oluşturmuştu. Ancak kendi cephesinde büyük sorun yaşayacağını biliyordu. Çünkü Zile’nin tanınmış tüccarı babası  analığı ve ona annelik yapmış ablaları  asla onun İstanbul’dan bir kızla evlenmesini onaylamazlardı. Üstelik İstanbullu bu kız Kıbrıstan göç eden bir aileye mensuptu. Zaten ailesi ona  Zile’nin tanınmış ailesi Cankutoğullar’nın kızı Safiye’yi almak niyetindeydiler.

Ömer konuyu mektupla ailesine bildirip ben burada tanıştığım Komutanımın baldızı ile evlenmek  istiyorum. Gelin onu isteyin şeklinde yazdığı mektupa yanıt bile verilmedi. Zira aile çok kızmıştı.Verilmeyen yanıt “Nasıl olur bilmediğimiz  Kıbrıslı bir kızla evlenmek isteme çüreti gösterirsin” tepkisinin net mesajıydı.

Bu kez Bursa’da kendisi gibi öğretmenlik görev yapan  ortanca ablası aklına geldi. Ona yalvarır ifadeler içeren bir mektup gönderdi. Oda aslında  ailenin ortak kararına imza atanlardandı.  Ömer Lütfi  diretti bir daha mektup yazdı.  Acele Edremit’e gelmesini istedi. Abla yüreği dayanamamıştı Edremit’e  geldi.  İki kardeş kucaklaştılar. İkisinin de gözleri dolu doluydu. “Ablacım; ben aşık oldum. Gönlümün isteği doğrultusunda evlenmek istiyorum. Bizimkiler belli ki istemeye gelmeyecekler. Ne olur gel sen iste  Canım ablam”  ifadesine ablası ” Peki ama babamgil beni de afaroz edecek bunu biliyorsun” .”Ama senin için göze alıyorum. Haber gönder, yarın istemeye gidiyoruz.” dedi

O gece Asteğmen Ömer Lütfi heyecandan sabaha kadar uyumadı . Hatta bir ara atına atlayıp  Edremit sahilinde dörtnala at koşturup, lojmana  döndü. Kabına sığamıyordu.

Nihayet Kıbrıslı Beşiktaş güzeli istenmiş, nişan, nikah tarihleri belirlenmişti. Nişan Edremit’te, Nikah Beşiktaş’ta yapılacaktı. Her şey planlandığı gibi oldu. Tokatlı  öğretmen  Ömer Lütfi  muradına ermişti. Kıbrıslı eşine ilk hediyesi “Kıbrıs güzeli” şiirini yazmak olmuştu. Bu mutlu çiftin üç çocukları  oldu.  Bendeniz de ortanca çocuk olarak  çocuklarına ve birbirine düşkün  ailemizin bir üyesi olarak dünyaya “Merhaba” dedim. Çift sevgiden oluşan büyük bir  güç oluşturmuşlardı. Karşılarına çıkan her zorluğa birlikte karşı koyuyorlardı. Böylece Gebze, Kayseri, Malatya, Urfa, Çanakkale, Biga, İzmit, Bursa, Ankara’ya   istemli veya istemsiz tayinleri bunları getirdiği maddi manevi  çileleri, sıkıntıları sineye çekmek hiçbir zaman  sorun olmadı. Kıdemli bir eğitimci olan ve eğitimin her makamını  sırasıyla ; Öğretmenlik, Müdürlük,  Müfettişlik, Milli eğitim Müdürlüğü, Şube Müdürlüğü, Daire Başkanlığı, Genel Müdür Yardımcılığı,Genel müdürlük ve Uzmanlık unvanlarının getirdiği görevleri başarı ile gerçekleştiren  Ömer Lütfi’nin her daim cüzdanında Kıbrıs güzeli Süheyla’sının fotoğrafı bulunurdu. 

Tokat kültürü ile yetişmesine rağmen  eşi Süheyla’nın Kıbrıs kültürünü daha çok benimsemişti. Kıbrıs mutfağı ise onun favori tatları arasında baş sıralarda yerini almıştı. Eşinin akrabalarını çok sever çok önemserdi. Hele hele  sonradan bacanak oldukları komutanı Osman Nuriye büyük sevgi ve saygısı  vardı.

Kıbrıs barış çıkartmasından sonra sık sık Kıbrıs’a gidiyor orada olmaktan büyük keyif alıyordu. Oysa Evlendikten sonra Tokat’a bir daha hiç gitmemişti. Zaten Babası ve kardeşleri de Bursa’ya taşınmışlardı.

Bir vesile ile karısının  tabi olduğu çifte vatandaşlık hakkından oda yararlanıp oda KKTC  vatandaşlığı  aldı. KKTC kimlik kartını her vesile herkese göstermekten çok büyük mutluluk duyardı.

Üç çocuk büyüdü evlendiler. Torunlar oldu aile büyümüştü. Onun Süheyla’ya olan sevgisi  hiç değişmedi.

Ne yazık bir gün  81  yaşındaki Süheyla  gece yarısı lavaboda şiddetli şekilde düştü. Panik  heyecan korku dolu hastane günleri başladı. Canı, aşkı Süheylası  felç olmuştu. Kendisi o sırada 84 yaşında olmasına rağmen ve çocuklarının “sen evde kalmalısın, hastaneye gelme  biz sana güzel haberler vereceğiz” demelerini asla dinlemiyor günde iki kez hastaneye geliyordu. Yüzü solmuş rengi ruhsarı gitmişti. Çocukları ona da bir şey olacak diye üzerine titriyorlardı.Üç haftalık hastane serüveni sonrası   Süheyla eve getirildi. Ancak sol tarafı tutmuyordu. Yüzün sol tarafı da   şeklini kaybetmiş vaziyetteydi. Ona hasta yatağı alındı ve salonun ortasına kuruldu.  Bakıcılar, çocuklar  annelerine bir şeyler yapmak üzere çırpınıyorlardı. Ömer Lütfi ise salondaki koltuğunun yönün  pencereden alarak tam Süheyla’sının karşısına döndürdü. Öyle ki saatlerce onu seyrediyor. Ara ara herkese talimatlar verip “Aman ha ona iyi bakın” diyordu. Bu  izleme bir yıl aralıksız devam etti. Çok sarsılmıştı o güne kadar ” Lütfi bey asla yaşının adamı değil maşallah çok dinç ” dedikleri o Lütfi bey bir gün apartmanın giriş merdivenlerinden yuvarlanarak düştü. Sol kalçası ve sol omzu kırılmıştı. Oğlu Serdar en yakın hastaneye götürdüğünde onu muayene eden genç doktorun  onun da duyacağı talihsiz bir üslupla “bu hasta yaşamaz” demesine üzerine oğlu bu hadsiz  doktorla tartışmıştı.

“Hastanın yüzüne karşı nasıl bu yaşamaz” diyorsunuz .”Ben gerçeği söylüyorum ve  bilin istiyorum”

Oğlunun yaptığı araştırma ne yazık doktorun teşhisini doğruluyorsa da hastanın yüzüne söylenmesi her zaman için  kabul edilmezliğini koruyordu.

Teşhisin doğruluğunun  genel gerekçesi kalçası kırılan hastanın kısa sürede ayaklanıp yürümesinin zaruri olmasına karşın , bizim hastanın omzunun da kırık olması nedeni ile bu işlevi yapamayacağı gerçeğiydi. Bu durumdaki hastanın yatalak olmasının kaçınılmaz olması ve başta pıhtı atması nedeni ile yaşamını devam ettiremeyecek durumda olmasıydı.

Ne yazık doktor bu gerçeği söylemekte bir beis görmemişti. Ancak doktorun dikkate almadığı  bir kaç faktör   söz konusuydu. Birincisi kararı verinin Tanrı olmasını,  Oğlu Serdar’ın azmini ve  Ömer Lütfi’nin Süheyla’ya  olan aşkının oluşturacağı yaşama mücadelesini ne yazık bilmiyordu. Gerçektende doktorun dikkate almadığı tüm faktörler başladı ve evde 45 gün süren  kanguru yürüyüşleri fizyoterapist çabaları  iyi bakım ile Ömer Lütfi   üç ayda eski haline dönüp büyük aşkı Süheyla’nın yatağının tam karşısındaki yerini y,ne aldı. Süheyla’sını izleme  tam 2,5 yıl daha sürdü ve  bir gün bakıcı her ikisine  Çorba içirirken, Süheyla içmek istemedi ve gözlerini bir daha açmamak üzere yumdu. Herkes yıkılmıştı ama en çok Ömer Lütfi. Altmış yıllık aşk hikayesinin bir kahramanı ayrılmıştı. Eve koşan çocuklar, komşular üzüntülerinin yanında  Ömer Lütfi için endişe ediyorlardı. Süheyla’nın cenazesi halıya kondu ve ilgililerin gelmesi beklenirken Ömer Lütfi’nin ” Onu  yerden alın ve yatağa koyun, O benim canım yerde üşüyecek” ifadesi herkesi şaşırtmış, korkutmuş ve duygulandırmıştı. Çocukları  bu kez hastanedeki o patavatsız doktor gibi onun sevimsiz teşhisi koymuşlardı Ömer Lütfi için.

” Bu üzüntü ile babamız artık çok yaşamaz yakında Süheyla’sına kavuşmak ister “diye endişe ediyorlardı.

Ancak onlarda yanıldı. Ömer Lütfi  6 yıl Süheylasız yaşadı. Cüzdanında  resmi ve oturduğu koltuğun tam karşısındaki duvara  astırdığı büyük bir Süheyla’sının fotoğrafına bakarak yaşadı.

Kıbrıs güzeli Süheyla’sına kavuşmak için sanki 20 Temmuz 2022  Kıbrıs Barış harekatının yıl dönümünü  bekleyen Ömer Lütfi , karısının bulunduğu kabire o gün konuldu. Böylece Kıbrıs’ın krtuluş kutlamalarında oda Kıbrıslı aşkına kavuştu.

06.07.2022

***************************************************************************

BİR KURABİYENİN PEŞİNDEN

Sevgili Okurlarım Bir süredir müzikal faaliyetlerim ve seyahatlerimin ağır basması sonrasında da bir ameliyat hadisem ile  “Canım babam”ın vefatının getirdiği kederli günler yüzünden birbirilerimizden  ayrı kaldık. Karşılıklı çok özledik. Bu yazım yeni dönemin ve sıkı beraberliğimizin başlangıcı olsun.

Her zaman olduğu üzere içimden gelen duygulara kendimi bırakıp gördüğüm yerleri sizlerle paylaşmak istesem de Ülkemizdeki nahoş olayları da göz ardı etmemem gerektiğini düşünerek uzun süredir yayın sırasını bekleyen bir yazıma öncelik vermem gerektiğini düşündüm. Bu yazım ile hem geçmişteki bir seyahatimi sizlerle paylaşmış olacağım hemde ülkemizin son yıllarda karşı karşıya kaldığı ve bana göre tam yerini bulmuş ifadesiyle “Sessiz istila “ nın başka bir ifade ile göçmen sorunun ne kadar acı sonuçları olduğunu örnekleyen ve bir ülkenin bu acı sonuçları nasıl derinden yaşamakta olduğunu bundan öncelikle yetkililerin ders alması gerektiğini düşünerek  paylaşmak istedim.

Her ne kadar batılı ülkelerin başlarına gelen “sessiz istila” kabusunu bir zamanlar sömürgecilik yapmalarının bedeli olarak ödemelerine karşın bizim hiç bir şekilde böylesi bir istila trajedisini yaşamayı hak edecek günahımız  olmaması sadece bizi yönetenlerin tercihinden kaynaklanmasının sonucu olmasının daha da acı bir talihsizlik olduğunu düşünmekteyim.

Seyahat tutkusu bambaşkadır. Bir yaşam biçimidir Bir enerji kaynağıdır. Meraktır. Gözlemdir. İnsanı doğayı hayvanı sevmenin yer aldığı yeni dizi çekimde başrol oyunculuğudur. Bir okulda eğitime yeni başlamış okumaya olan hasreti bitmiş kardelenin mutluluğu gibidir. Her tutku gibi “gezginci ruh” genelde çocukluktan ve yaşama biçiminden oluşur ve gelişir. Sanırım bende ikisi birden bu tutkuyu var etti. Hem genetiğimdeki öğrenme, merak, insan, doğa, hayvan sevgisi ve de bunlara  ilave olmuş gelişmiş bir damak lezzet algısının getirdiği değişik lezzetlere merak ve keşif.

Babamın mesleği gereği zorunlu tayinler yer değiştirmeler, benim mesleğim gereği zorunlu dolaşmalarım görev yerlerim eğitimlerim gereği farklı yerlerdeki okul hayatım ve farklı kültürdeki arkadaşlarım ve bunlara ilave olarak yeni yerler yeni kültürler yeni tatlar merakımın pekişmesi artarak bunu tutku ile yaşantımın bir ögesi olarak tam merkeze oturtmam.

Tüm bunlar benim gezgin kategorisine dahil olmamı sağladı. Bir internet sitesinde seyahat tutkunlarının yani gezginlerin otuz civarındaki önemli özelliğini okumuş bir çoğunu kendimle özdeşleştirmiştim. Bazıları komik ama gerçekçi gelmemişti. Bana uyanları ve mantıklı olanları sizlerle paylaşmak istiyorum.

  1. “Gezilecek yerler” listenizde, gez gez azalmayan onlarca şehir ve ülke vardır.
  2. Bu uzayıp giden listeden gidecek yer seçmek de bir o kadar zordur tabi ki, sonuçta hepsi sizin çocuğunuz gibi tercih etmeyi zorlaştırır.
  3. Seyahat etmek adına akıl almaz finansal kararlar verirsiniz fakat sorgulamaya bile gerek duymaksızın “Acil durumlar” için bir köşede biriktirdiğiniz para, çoktan “Acil seyahatler” için biriktirilen paraya dönüşmüştür.
  4. Ama ne olursa olsun, sizin lugatınızda pişman olmak yoktur.
  5. Ekstra bagajlar sizin için oyun bozandan başka bir şey değildir. Çünkü ne de olsa siz, tezinizi havaalanı güvenliğinden hızlı geçiş üzerine yazdınız. Ve doğal olarak bagaj beklerken harcayacak fazladan 1 dakikanız bile yok.
  6. Tüm sosyal medya hesaplarınız baştan aşağı bu tarz fotoğraflarla doludur.
  7. Pasaportunuzdaki damgalar, sizin için onur rozetlerinden başka bir şey değildir.
  8. Gün içinde defalarca “dalıp gitmek”le suçlanırsınız. Ki çoğu zaman haklıdırlar, çünkü evinize henüz yeni dönmüşken bir sonraki seyahatinizi nereye yapacağınızı planlamaya çalışıyorsunuzdur kafanızda. Bir sonraki maceranıza kadar kaç gün tatiliniz olduğunu da ezbere biliyorsunuzdur.
  9. Size turist muamelesi yapılması başınıza gelmesini en son isteyeceğiniz şeylerden biridir. Çünkü siz, kelimenin tam anlamıyla bir “gezgin”siniz.
  10. İnsanlar hoşlandığınız kişiden mesaj geldiği için tebessüm ettiğinizi düşünür fakat aslında yüzünüzü güldüren, gitmek istediğiniz yer için gelen indirim bildirimidir.
  11. Saklamanıza gerek yok, seyahat blogları da sizin için bir çeşit pornodur.
  12. Yeni insanlarla tanışmak başınıza gelebilecek en güzel şeylerden biridir.
  13. Yeni yemekleri saymazsak tabi.
  14. Gezdiğiniz her şehrin ileride hatırlamak isteyeceğiniz farklı bir anısı vardır sizin için. Tekrar gittiğinizde, kendinizi evinizde hissettirecek türden anılar.

Ben bunlara bir şey daha ilave etmek istiyorum.

15.Gezgin için bir seyahatin gerçekleşmesi için illaki coğrafi güzellik kültürel ve tarihi zenginlik şart değildir. Bazen bir tek kurabiye bile seyahatin planlanması için bir etken olabilir.

Zira benim gibi çocukluğumdan beri gezmeye yeni yerler insanlar tatlar keşfetmeye odaklanmış ve yaşamın güzelliklerini bunlarda bulmuş biri için çok geçerli ve kanıtlanmış bir sebeptir ve basit bir nedenin seyahat planını oluşturmasında bazen  bir kişi , bir eser , bir tat, bir efsane  oraya gitmeme etken olmuştur. Bazen de size bu yazıyla anlatacağım Marsilya seyahatime neden olan “Navetta kurabiyesi” gibi.

Avrupa’daki iş ve turistik seyahatlerimde özellikle Fransa’ya gerçekleştirdiğim  seyahatlerde karşılaştığım  dostlarım Marsilya’da yapılan “Navetta kurabiyesi”ni öve öve bitiremiyorlardı. Hatta özellikle tanım ve tasvirini yapmak isteyen bazı Fransız kökenli dostlarım  Navettadan bahsederken neredeyse tabiri caizse ağızlarının suyunu akıtacak şekle bürünüyorlardı.

Benim gibi  künefe için Hatay’a , Baklava için Gaziantep’e, peynir tatlısı için Çanakkale’ye, Marzipan ( Badem ezmesi ) için Almanya Lübek’e, kavala kurabiyesi için Kavala’ya , Alman pastası Berliner için Berlin’e, Laz böreği için Rize’ye , Sütlaç için Sümela’ya , Tandır için Bitlis’e , Bozbaş yemek için Iğdır’a, Köfte için İnegöl’e ve Akçaabat’a gitmiş biri için yeni bir vesile doğmuştu. Neyin nesiydi bu şöhretli “Navetta kurabiyesi” . En iyi yapıldığı yerin Marsilya olduğu ve orada da en iyisini yapan fırının adı adresi de verilince zaten  Denizcilik branşında çalıştığım yıllarda Marsilya hesaplarına bakmam nedeniyle hemen hemen  hergün adı defaatlerle geçen “Marsilya” beynime nakşetmişti. Özellikle seyahat listemde önde gelen şehirlerin ortak özelliğinin  denizi olan şehirler olduğundan bu  denizcilik şehri birkaç nedenle görülmesi listemde üst sıralardaydı ama bir vesile bekliyordu. Bu vesileyi “Navetta Kurabiyesi” yarattı. Marsilya’ya uçak biletlerimiz almış, internetten tam merkezde bir otele rezervasyon yaptırmıştım. Geriye sadece hanıma  yapılacak sürpriz açıklamayla  yeni maceramızın açılış kurdelesini kesecektik. Tam planladığım gibi oldu. Hiç alakasız bir yer ve anda  eşime “Marsilyaya gidiyoruz” dedim. Benim gibi sıkı bir gezginin yaşamına ayak uydurmuş bu “akıllı kadın” beni engellemenin olanaksız olduğunu ve bunun boş yere enerji kaybı olacağını öğrendiğinden sanırım keyfini çıkarayım felsefesi ile “Yaşasın” dedi.

Havalanından şehir merkezine varmak için önce otobüs ile Saint Charles Merkez Tren İstasyonu’  geldik. Buradan metro ile otelimize yakın istasyonda inip otelimize ulaştık. valizlerimizi odamıza bırakıp üstümüzü değiştirdikten sonra önce karnımızı doyurmaya sonrada şehri keşfetmeye karar verdik.

Otelimizin konumu görülmesi gereken yerlere eşit mesafedeydi. Elimizde haritalarımız ve önceden tespit ettiğimiz bilgiler doğrultusunda görülmesi gereken yerlere bir an evvel ziyarete başlamak istiyorduk. Ancak ortada dikkatimizi çeken bir gariplik vardı. Üstü başı dökük veya kaba saba giyinmiş insanlar her yerdeydi. İlk olarak eşim bana sordu . “Burasının Marsilya’nın merkezi olduğuna emin misin? sanki şehir merkezi değil bir banliyö semtindeyiz.” Haklıydı. Bu korkunç durum benimde dikkatimi çekmişti. Haritaya bir daha baktım. Evet otel eski limana çok yakın ve  tam şehrin merkezindeydi. Ama  şaşırmakta haklıydık. Zira otelimizin Marsilya’nın merkezinde olduğunu düşünürken  otel ve çevresi ve yol boyunca gördüğümüz karşılaştığımız insanların hiçbiri Fransıza benzemiyordu. Hoş bir Fransızın tipi nasıldır? derseniz. En kestirmesinden “ Biz Ortadoğulular gibi esmer yada Afrikalı siyahi görünüme haiz tiplere  değildirler” diyebilirim. Genellikle beyaz tenli, kumral,  uzun boylu, ince yapılı tiplerdir. Oysa otelden neredeyse yarım saat boyunca yürüyerek eski liman bölgesine varana kadar geçtiğimiz caddelerden sokaklardan geçenlerle  dükkan sahipleri olarak görünenler ve içindeki müşterilerinin neredeyse tamamı Ortadoğulu yada Afrikalı siyahi insanlarla doluydu. Konuşmalarını  bazen Arapçaya benzetiyordum bazen de bilmediğim önceden hiç duymadığım diller olduğunu ama asla Fransızca olmadığını , konuşanın renginden o dilin  muhtemelen Afrika dili olduğunu düşünüyordum.

Ayrıca ortamın tipik bir Avrupa şehri görüntüsünden çıkmış olmasını bu göçmen insanların  doğdukları yetiştikleri ülkelerdeki öğrendikleri yada öğrenemedikleri beşeri davranışları temizlik,  trafik, nezaket, görgü kurallarını da beraberlerinde getirdiklerinden ve geldikleri yerin kurallarına uymak yerine, yerli halkın onların beraberlerinde getirdikleri kurallara uyması egosunun hakimiyetinden kaynaklandığı kanaatine vardık. Zira bizim kısmen Paris, kısmen Lille, kısmen Belçikanın Fransız bölgesindeki bir şehrin ambiyansını beklediğimiz Marsilya’nın üstelik birde bir Akdeniz şehri özelliğine sahip olmasını Fransız kültürü ile sentezleyerek muhteşem bir şehir olduğu  hayali kurmamızı  sağlamıştı. Ancak bu hayalimiz gezimizin ilk saatlerinde  sert bir kroşe yiyen boksör gibi ağır darbe almıştı.

Bu şehir daha ziyade Beyrut’a, Halep’e  hatta yer yer Güneydoğu Anadolu şehirlerimizi anımsatıyordu. Büyük bir hayal kırıklığı yaşamaktaydık. Gördüğümüz sahneler tıpkı son yıllarda başta büyükşehirlerimiz olmak üzere yurdumuzun birçok bölgesinin, beldesinin göçmenlerin sessiz istilasına uğraması ile oluşan sahnelerdi. Gerçi Marsilya’yı gezdiğimiz ve o büyük hayal kırıklığını yaşadığımız tarihlerde ülkemiz henüz böylesi bir tehlike ile karşılaşmadığından biz Fransızlara çok acımış ülkelerinde yabancı duruma düşmüş olmalarına çok üzülmüştük. Kendi açımızdan “büyük konuşmuşuz.”        

Tabii ki kısa süre için gelen turistler olarak en maksimum keyfi yaşamak adına elimizdeki listede yer alan  tarihi ve turistik yerleri sırayla gezmeye başladık. Ancak önce benim aklıma virüs gibi giren ve sürekli dilime pelesenk etmem nedeni ile de hanımın aklına da o virüsü bulaştırdığım Navetta kurabiyesini bulup tatmak öncelikliydi. Kokulu Navetta kurabiyesinin ne menem bir kokuya sahip olduğunu tadının nasıl olduğunu  görmeliydik, tatmalıydık. Şayet birkaç çeşidi varsa birbirleri ile mukayese etmeliydik ve en beğendiğimizi kendimize ve eşe dosta almalıydık. Hanıma sordum “Sence nasıl bir tadı var ? Oda  “kokulu olduğuna göre vanilya kokusunun hakim olduğunu düşünüyorum” dedi Bende “Benim içime Marzipan kokusu ağır basan üstüne de bir bademin konduğu bir kurabiye doğuyor” dedim. Oda “Sen tam anlamıyla Kavala kurabiyesine benzettin ki sanmam daha farklı özellikle Fransız imzası atılmış bir kurabiye olmalı “ dedi.

Çevremizde farklı tatlar ve lezzetleri tatmayı çok önemseyen  ancak seyahat olanakları ve zamanları olmadığından armağan edilirse bu tadı denemiş olacak  bir hayli yakınlarımız ve dostlarımız olduğundan onlara götürülecek en güzel hediyenin böylesine  denenmemiş ünlü kurabiye olduğu kararıyla Navettayı çok beğenirsek dönüşte kimlere ve ne kadar alacağımızı bile planlamıştık.

Ve bir süre sonra Navetta kurabiyesi satan kurabiyecideydik. Kurabiyeler bizim çok eskiden akide şekerleri satan dükkanlardaki dizi dizi  büyük cam kavanozlarda veya süslenmiş olarak tepsilerde içinde vitrinlerdeydi. Tezgahtara iki yüz elli gram  vermesini eşimle tadına bakacağımızı söyledim. Siyahi kız kese kağıdına sanırım 8 adet kurabiye koydu. Hemen dükkanın önünde ikimizde elimize aldığımız birer kurabiyeyi ısırdık. Tadını tam almak için de şarap tadına bakan “degüstatör “misali ağzımızın içinde dolaştırıyorduk.

Sonuç ne mi oldu . Sıkı durun “berbat” tek kelime ile berbattı. Sanki rahmetli teyzemin nefret ettiğim “Altındamlası”  dediği   garip süslü bir şişeden süründüğü o ağır esansın kurabiyeye boca edilmiş haliydi.  Ben ikincisini bile yiyemedim. Ancak bu olumsuz durumun iki olumlu yönü oldu. Birincisi bir süredir anmayı unuttuğum rahmetli teyzemi hatırlatıp ruhunu şad etmek. Diğeri kutu kutu hediyelik kurabiye alma kararımız son buldu.

Ah güzel ülkemin güzel kadınlarının yaptığı çeşit çeşit kurabiyeleri Navetta gibi  allanıp pullanıp  bir  marka yapılıp birde üstüne  bir şehir efsanesi  yakıştırlıp “ örneğin yiyen 10 yıl gençleşiyormuş” denildi mi  Avrupalı almak için iki kilometreye varan kuyruk oluşturur diye düşündüm.

Navetta dosyası kapanınca  “Fayrap,  müzelere hücum” dedik. Doğruca Marsilya’nın neredeyse sembolü olanNotre Dame de la Garda Bazilikasına  geldik.  Burası büyük bir katedraldi ama çok çok eski bir yapı değildi. 1864 yılında Mimar Henri-Jacques Eserandieu tarafından yapılmış  olduğunu öğrendik. En büyük özelliği Marsilya’nın en yüksek tepesinde yer almasıydı . Bu kilisedeki Meryem heykeli gerçekten görmeye değer bir sanat eseriydi.

Şehirde ilk gördüğümüz yerin otelden yürüyerek gittiğimiz “ Eski liman” olduğundan bahsetmiştim.1840’lu yıllarda ticaret yolu olarak kullanılan Eski Liman, lüks otel ve restoranların da yer aldığı bölge ve normal olarak tipik sahil beldelerindeki yat limanın etrafında  dolaşarak veya bir şeyler içerek  turistik bir belde de olunduğu duygusunu veren bir yerdi benzerlerini o kadar çok görmüştük ki çok enteresan gelmedi.  Eski limandan  yukarıya doğru  yürüyünce  La Panier, yani  “sepet” anlamına gelen Pazar yerini görmek hoşumuza gitti. Dar sokakları ve mistik atmosferi ile La Panier, Marsilya’nın sembolleşmiş turistik değerlerinden olduğu aşikardı.   Birde” Longşamp sarayı” görülmeye değer bir yapıt olduğunu söyleyebilirim.

Tipik Fransız mimarisi ile 19. Yüzyılda yapılmış  bu saray da  görülmeye değer bir yapıydı. Amma velakin  Ortadoğulu ve Afrikalı seyyar satıcıları görmezden gelmek kaydı ile  yoksa  işgal edilmiş bir Fransız sarayı duygusuna kapılabilirsiniz. Ayrıca Paristeki Şanzelize’ye (champs elysees) benzeyen ondan biraz küçük Porte Daix Zafer takı denilen yapıtta görülmeye değer düşüncesiyle gittik ancak buradan yüz metre ilerde sanırım  enaz 500 m2 bir alanı kaplayan bir bit pazarı ile karşılaştık işte bu o zaman kadar gördüğümüz en dökük en pejmurde giysiler ve eşyaların satıldığı ve binlerce Ortadoğulu ve siyahi insan bulunduğu bir ortamdı ve neredeyse Fransızların olmadığı bu ortam karşısında dehşete düştük. Oradan hemen ayrılmanın en iyi fikir olduğuna karar verdik.       

Tarihi ve turistik yerlerin az oluşu ile kısa sürede tamamlanınca ve bulunduğumuz ayın Temmuzun ilk haftası olmasını da dikkate alarak “biz neden denize girmiyoruz” dedik. Zaten herzaman  ya havuz ya deniz olgusu nedeni ile valizimizde mayolarımızı bulundurduğumuzdan hemen  “Halk plajl”arının yerlerini  öğrenip bulduk. Gittiğimiz en yakınımzdaki Plaj da bizi şehir gibi kurabiye gibi hayal kırıklığına uğrattı. Düzenli, modern, tertemiz Avrupai standartlarda bir plaj beklerken özellikle sakinlerini yine Ortadoğu’lu ve Afrikalı insanların oluşturduğu,  ülkemizde sıkça karşılaştığımız başta keşmekeşi ve  temiz olmayışı ile tenkit ettiğimiz plajlardan farkı yoktu. İnanın “acaba girmesek mi” dedirtti. Ama buraya kadar gelmişken denizlerinin tadına bakmamanın bir eksiklik olacağı düşüncesi ile bir köşede çakıl taşları  üzerine havlularımızı serdik. Hemen denize girmeye karar verdik. Denize girincede gözümüz aklımız havluların altına sakladığımız çantalarımızdaydı. Bu duyguyu hiçbir Avrupa ülkesinde hissetmemiştik. Denize her temkinli insanın yaptığı üzere yavaş yavaş girdik. Hem sivri taşlı bir deniz hemde bize Akçayda mıyız? yoksa  Seferihisarda mıyız? Hissini yaşattı. Deniz buz gibiydi. Özellikle ben eşime göre soğuk suya daha dirençli olduğumu düşünürken 50 kulaç sonrası  çıkmaya karar verdim. Zaten eşim çoktan çıkmış beni üzgün bir yüzle bekliyordu. “Haydi Abbas” dedim. Ne denizin ne plajın tadı tattı. Kurban olan yurduma dedim. Plajdan sonra eşime “Şu Fransızlar acaba nerede yaşıyorlar yoksa şehri  tamamen mi  terketmişler” dedim Oda “ Valla bende gerçekten merak ediyorum ama kime nasıl sormalı ki “ dedi. Bir gence dolaylı yoldan sormaya çalıştım. Fransızların kafe ve restoranları nerede falan gibi bize şehir dışında yaşadıklarını anlattı. Bizde bahsedilen sahil şeridinden Fransızların izini bulmaya çalıştık. Bindiğimiz otobüs sahil yoluna paralel yaklaşık yarım saat gitti. Evet nihayet  iz üstündeydik. Tiplerde, mekanlarda, müziklerde, konuşmalarda değişmeye başladı. İndiğimiz durakta kafe plajlar vardı. Orijinal Fransız ahalisi  buradaydı. Eğleniyorlar  ama kimseyi ne gözle ne dille rahatsız etmiyorlardı. “Oh be” dedik birer kahve söyledik. Nihayet  Fransa’da olduğumuzu  hissettik.

05.10.2022

*************************************************************************