AZERBAYCAN ANILARIM I
Bazı insanlar hayvan meraklısıdır. Hayvan sever denilen grubu oluştururlar. Ancak bunlar insanlara mesafelidir, mümkün olduğunca sosyal ortamlardan kaçarlar hatta insanın bulunduğu yerlerde olmaktan nefret ederler. İnsana güven duymaz, kendinden başka insana ait gerçekleşen hiçbir şeyin onun için bir önemi, kıymeti harbiyesi yoktur. Bunların aşırı boyutta olan grupları ise insansız bir dünyada yaşarlar neredeyse hayvanlarla yatar hayvanlarla kalkarlar. Tüm yaşam enerjilerini sadece hayvanlardan alırlar.
Diğer grupta yer alanlar ise tam tersine insanı sever, bunlar dost meraklısıdır. İnsanlarla iç içe olmak ona güç, kuvvet, enerji verir. İnsanların yaptıkları onları için değerli ve kıymetlidir. Herkese her düşünceye saygılıdır. İnsansız, sosyal ortamsız hayatta yaşayamazlar, daralır, bunalır, uzun vade de hasta olurlar. Konuşmak, sohbet etmek, insana dair bir şeyleri keşfetmek, onlara yardım etmek, paylaşmak temel yaşam biçimleridir.
Gelelim üçüncü gruba bunlar sanırım en marjinal gruptur. Bu tip insanlar ne insan sever nede hayvan sever. En sevdikleri şey kendileri ve kendilerine ait olan şeylerdir. Egoları en üst seviyededir. Dünya onlar için kurulmuştur. Her şeye onlar layıktır, her hak onlara verilmiştir. İnsan veya hayvanla sarf edecek vakitleri yoktur. Hayvandan korkar, iğrenir veya değersiz bir obje şeklinde görürler. İlgi odağı sadece onlar olmalıdır. Sohbetlerde bile tek taraflı anlatırlar. Karşı tarafın durumunu, sihhatini, başarılarını sormaya gerek bile duymazlar zaten genelde karşı tarafı dinlemezler. Tüm konular onlarla başlar onlarla biter.
Gelelim son gruba ki bu gruptaki insanlarda azınlığı temsil etseler de bana göre Tanrı tarafından onlara bahşedilen özel ruh yapıları nedeni ile en şanslı grubu temsil ederler. Bu gruptakiler hem insanı hem de hayvanı severler. Bu iki kavram çok genel bir perspektifi içerdiğinden insan ve hayvana dair ne varsa sevildiğinden onların yaşadıkları yer olan doğanın her tarafı, tüm coğrafyalar, sosyal ve beşeri yerler, kültürler, beşeri ilişkiler, insan veya hayvan tarafından yaratılan; eserler de merakları içindedir. Başka bir ifade ile her ikisinin renklendirmediği ortamdan asla keyif almazlar. Bunlar almaktan çok vermeyi seven paylaştıkça mutlu olan insanların olduğu gruptur.
Bu tasnifler benim tarafından yapılmış bir tasnif olduğundan kimse katılmak zorunda değildir. Bu tasnifleri yaparken bilimsel argumanlardan yararlandığımı söyleyemem. Sacece artık yaşını başını almış diye ifade edilecek bir noktaya gelmiş biri olarak bugüne kadar gerçekleştirdiğim gözlemlerden yola çıkarak kendimce bir gruplamayı yaptım.
Gelelim sadede “Ben bu grupların hangisi içindeyim. Yazının akışından da anlayacağınız üzere bendeniz son grupta yer almaktayım. Belkide bu yazıyı sadece hayvanı seven biri kaleme alsaydı sanırım bu kez onun yazdığı özelliği okuyan herkes sadece hayvansever grubunda yer almayı isteyebilirdi.
Ben bu grupta yer aldırarak Tanrının beni ödüllendirdiğini düşündüğüm bu nedenle çok şanslı olduğumu düşünenlerdenim. Bu yapım beni ezelden beri çok mutlu etmiş, hayata bağlılığımı arttırıp, yaşadığım ahir ömrümü renklendirmiştir.
Ancak şunuda açıkca ifade etmeliyim ki yukarıda kendimce kategorize etmeye çalıştığım insanoğlu grupları ve bu gruplar içinde yer alan özelliklere sahip olmak aslında ne fazilet ne eleştirilecek özelliklerdir. İnsanoğlunun genetik yapısı, ruh halleri, merakları, yetişme şartları kültürel yapılarının etkisi ile oluşan ilgilerinin de farklı farklı şekilde oluşmasında etkisi büyüktür.
Tanrının bahşettiği genler yanında yetişme ortamı, zamanı, mekanı, başa gelen felaketler dramlar, insanların bu kategorilerde yer almasına veya grubunu değiştirmesine sebep olabilmektedir. Bir zamanlar her iki canlı grubunu seven biri yaşadıklarının sonucu sadece hayvan sever grubuna geçiş yapmış olabilir. Veya bir zamanlar insanı da hayvanı da seven biri yine başına gelenlerden ötürü içine kapanıp her ikisinden uzak kalmayı yeğlemiş olabilir.
Sanırım bu yapım genetik mirasçısı olduğum annemden bana geçmesi yanında iki yaşımdan itibaren farklı kültür ve ortamlarda yetişme fırsatım bendeki bu yapının bu şekilde oluşmasını sağlamıştır.
Ben insanı hem severim, hem de her insanı başlı başına bir hazine olarak görürüm. Bu hazineyi ortaya çıkarmak, değerini anlamak için o bazen bir kitap gibi sabırla okunulmalıdır, bazen bir film dikkatle seyredilmelidir. Bazen de bilimsel bir metot gibi kodları çözmeye çalışılmalıdır. Yöntemleri farklı olsa da insan değerli bir varlıktır ve her insandan gerçekten öğrenilecek çok şey vardır.
Bendeniz böyle bir meraka sahip olunca insanın bulunduğu her yer ; köy, kasaba, şehir, bölge, ülke, okul, mahalle, sosyal gruplar, ilgi ve hobi yerleri, seyahatler, toplantılar, sosyal hayat tam anlamıyla benim için birer hazine değerini taşırlar. Buraların bir kısmı bilinçli olarak bir ortak payda da buluşulmuş yerler olmasından dolayı yani ayni ya da benzer sosyal kültürel değerler ve alışkanlıkları içeren alanlar olması yanında buralarda yer alan kişilerin hayata benimle ayni gözlüklerle bakma gibi çok temel benzerliklerinden dolayı buralardan kazandığım dostluklar çok daha kalıcı ve sağlam olmuştur.
İlke ve ülküleri benimkilerden tamamen farklı yerlerde bulunan kişiler olsa bile onları da değerli ve önemli görüp oralardan da elde edilecek fikirler, tecrübeler olduğuna inanarak buralardan kazanılacak insanları gözlemlemeden de mutlu olurum nadir de olsa buralardan da uzun vadeli dostluklar elde etmişimdir.
İşte bu nedenle gençlik çağımdan başlamak üzere farklı kültürleri ve farklı kimliklerdeki insanlara ulaşmak tanımak öğrenmek merakımda hala devam edegeldiğinden insan biriktirme çabam asla azalmamıştır. Ergenlik dönemimde sosyal ekonomik kültürel hayatımın daha sınırlı olması bugün ki teknolojik olanaklar olmamasına rağmen merakımın getirdiği çabalarımla yıllar boyunca onlarca farklı ülkeden yabancı mektup arkadaşı kazanmışımdır. Bunu açıkça ifade etmeliyim ki arkadaş bulma adına yazışmalar yapmayı sadece karşı cinslerle tanışma vasıtası görmemişimdir. Ondan bir şeyler öğreneceğime inandığım hemcinslerim ve kurumlarla bile yazışmışımdır. Hiç unutmam Sultanahmet’te tanıştığım Alman grup içinde İngilizcesi iyi ” Yosef ” isimli benden büyük bir Alman Yahudi’si olan oldukça entelektüel genç ile din, siyaset, yabancılara bakış, çalışma şartları, gibi detaylı öğrenmek istediğim pek çok konuyla ilgili olarak aylarca yazışmıştım. Henüz lise ikinci sınıfta BBC Türkçe yayınlar Müdürlüğüne sürekli mektuplar yazarak Müzik yayınları, yeni albümler posterler ve sanatçılara ait soruları sorgulamama şimdi bile şaşkınlıkla hatırlıyorum. Onların büyük tevazu ile beni bilgilendirmelerinden yüz bulmam sonucu “BBC de çalışabilir miyim? Bana destek olur musunuz? ” Sorusu içeren mektubum sanırım onlara yazdığım son mektubum olmuştu. Ama en azından 16 yaşımda böylesi cüretkar şekilde şansımı denemem bu olayı hep mutlulukla hatırlamama vesile olmuştur.
Siyasi görüş ayrılığının cana mala kastedecek noktaya geldiği yıllarda bile sahip olduğum siyasi düşünce ve fikirler net olmasına rağmen geniş arkadaş topluluklarım içinde her siyasi görüşten çok sayıda dostlarım olmuş, herkesi sevmiş ve sevilmiş biri olmanın gurur ile o kara günleri atlatmışımdır.
Şükürler olsun ki bilgisayar devriminin gerçekleştiği yılları da yaşamak, teknolojik fırsatları görme şansını yakalayınca bu kez sanal alemden dostluklar kurmaya başladım. Bu kanallardan yüzlerce hatta abartısız binlerce arkadaşım ve dostum olduğu gibi onlarcasıyla fizikken tanışıp bir araya gelme fırsatını da yakaladım.
Şimdi bize bu güzel dostluk hikayelerinden birini anlat demiş olsanız. Anlatacağım dostlukların baş sıralarında yer alanlardan biri olan “Aslan Mustafazade”yi anlatmak isterim. Bu hususta başkaca ülkelerdeki onlarca dostluk anılarımı yeri geldiğinde sizlerle paylaşmaya devam edeceğim.
Aslan ile oluşturduğumuz dostluğu ve gelişmesini sizlerle paylaşırken ister istemez sizleri bu dostluğun diğer ayağını oluşturan iki ülkedeki anıları paylaşacak olmam yanında sizi “Aslan”ın ülkesine her vesile “iki devlet tek millet” şeklinde çok gerçekçi bir ifade olan ve benim bu duyguyu iliklerime kadar yaşadığım yere yani Azeri kardeşlerimizin yaşadığı Azerbaycan’a da götüreceğim.
Aslan Mustafazade ile sosyal medyadan tanıştık. Onun bir piyanist ve öğretmen olduğunu öğrenmiştim. Şu gerçektir ki Azeri Türkleri bizim diğer yarımız olduğu duygusu yanında müzikleri kabiliyetleri ile kalbimizde taht kuran sanatçıları ve siyasetçileri ile onlara olan sevgi ve sempatimiz birçok soydaş topluluğa göre çok daha kuvvetli bir bağı oluşturmuştur. Bu duygu ve düşüncenin bende de çok kuvvetli olması nedeni ile Aslan Mustafazade’yi henüz görmeden çok sevdim. O sıralar bir konser hazırlığı içindeydik ve zaman zaman provalardan video görüntülerimizi sosyal medyada paylaşıyorduk. Birgün Aslan “Efendim, konsere hazırlandığınızı anlıyorum ancak gördüğüm kadarı ile orkestranızda piyanist yok doğru mu?” diye sordu. Bende “Evet arkadaşım haklısın piyanistimiz yok “ yanıtı vermem üzerine “ Arzu edip kabul ederseniz ben katılabilirim” dedi. Şaşırdım. “Kardeşim sen Bakü’de değil misin” dedim. “Bakü’ye yakın Şeki şehrindeyim” dedi. Bir an durakladım ve devam ettim “Aslan kardeşim bu hususta bütçemiz çok sınırlı hatta piyaniste ayırdığımız bir bütçe bile yok. Sonra seni üzmüş olmak istemem” dedim. Yanıtı şu oldu “ ben her hangi bir şey talep etmiyorum. Merak etmeyin. Konserin tam tarihini bildirin” dedi. Şaşırdım kaldım. Azeri Türklerinin iyi müzisyen olduğunu biliyordum ama ya Aslan istisna durumunda ise ya da tersi çok iyiyse bila bedel iş yaptırmak emeğe saygısız bir durum oluşturacaktı. Birkaç gün sonra beni yeniden arayarak “ Uçak saatini bildirdikten sonra kendisine konser salonuna yakın bir otelde yer ayırtmamı istedi ve otel masrafını ne kadar olacağını yazmamı “ belirtti. Bende “ Yok artık birde oteli de mi sana ödetelim. Olur mu ya yakışır mı bize diye” düşündüm. Ona “ Aslan kardeşim Sen İstanbul’a ayak bastığın andan itibaren benim misafirimsin, gerisini düşünme” dedim.
Kararlaştırdığımız saatte buluşup onu havaalanından aldım. Çok sıcak çok cana yakın bir gençti. Oğlumla yaşıt olması nedeni ile babalık duygusu içinde bir sevgi oluştu. Sonra onu oğlumla tanıştırdım ve onunla da devam eden dostluğu oluşturdum. Onun piyanist olarak katıldığı konserimizin gerek müzik kalitesi gerekse heyecanı çok yükseldi. Aslan gelişi ile başka bir şans yakalamam vesile oldu. Onu da anlatayım. Aslanı konserden önce evimize davet ettiğim sırada apartman giriş kapısında da karşılaştığım otuz yıllık komşum modern folk üçlüsünün kurucusu ve flemenko gitar virtüyözü Doğan Canku’yu Aslan ile tanıştırıp ” Aslan bey konserimize misafir sanatçı olarak katılacak ve sırf bu nedenle ta Bakü’den geldi. Ama sizinle hiç bir müzik birlikteliği yaşamadık. Keşke sizde bu konserde yer alıp bizi onurlandırsanız. Bu başta benim için büyük gurur olur” ifadem üzerine Sevgili Doğan Canku’nun hiç beklemediğim olumlu yanıtı karşısında yaşadığım büyük şaşkınlığı tahmin edebilirsiniz. Üstelik sarf ettiği şu ifadeyi asla unutamadığım gibi bizzat şahitte oldum.
“Ben bunca yıl sahneye gitarımla çıkıp söyledim. İlk kez ben sahnede gitar çalmadan şarkı söyleyeceğim. Bu riski Aslan bey gibi Azeri bir piyanistin yer alması nedeni ile göze alıyorum. Onların müzikteki yetenek ve başarısını yakinen biliyorum.”
”Bir virtüyöz amatör bir koro konserinde yer alacaktı. Her şey o kadar ani gelişiyordu ki o an bile bu gelişmeleri tam idrak etmek mümkün değildi. Üzerinden yıllar geçmesi gerekiyordu.
Muhteşem bir konser gerçekleştirdik. Doğan Canku başta “Ayrılık” adlı ülkemizde büyük bir üne kavuşturduğu Azeri eser olmak üzere birkaç eserini söyledi. Konser öncesi bazı aksaklıklar nedeni ile Azerbaycan İstanbul Başkonsolosluğundan talep ettiğim zamanında gelmeyen Azerbaycan bayrakları bile son anda kuliste elimize geçince finali Türk, Azeri Bayrakları ile sonlandırmamız geceye büyük coşku kattı. Böylesi bir finali bizler ve seyirci arasında oluşan heyecanı, enerjiyi hayal edebileceğinizi umuyorum.
Bir gönül köprüsü işi nerelere getirmişti. Bu sadece başarılı bir sanat olayı değil insanoğlunun ayni duygularla kenetlenmesine ne zaman ne mekan nede başkaca faktörlerin engel olamayacağına örnek bir olaydı. Bunun o anda yaşanıp bitmesine müsaade etmemek böylesine yazılı olarak kayıt altına almak suretiyle hem günümüzün insanına hem geleceğe örnek göstermeninde bir görev ve sorumluluk olduğu bilinciyle şuan anı yazısı bir belge şeklinde sizlerle paylaşmanın mutluluğunu yaşamaktayım.
Aslan Kardeşimle ayrılık vakti gelmişti. Kısa süre içinde olsa da ona merak ettiği İstanbul köşelerini göstermenin huzuru ile onu ülkesine mutlulukla, gururla yolcu ettik. Onunla sosyal medya üzerinden diyaloglarımız daha sıklaştı. O bizleri dernek ve koro üyelerimi tanımış birçoğuyla irtibat kurmuştu. Biz onun çevresini, ailesini, kültürünü, yaşam şeklini tanımıyorduk. Tabii olarak birini sevip tanıyınca ona ait şeyleri de merak ediyor, tanımak istiyorsunuz . Bu fırsat kısa bir süre sonra geldi……………………
08.03.2021
*************************************************************************
AZERBAYCAN ANILARIM II BAKÜ
Aslan Mustafazade bir görüşmemizde bana “ Serdar Efendi buraya ne zaman gelmeyi düşünürsünüz. Hiç oraya gelebilirem demez misinez. “ şeklindeki sorusuna “Neden olmasın Aslan kardeşim “ dedim. ” O zeman sizden haber beklirem” dedi. O an itibariyle seyahat planıma başladım. Sevgili eşim, seyahatlerimin değişmez partneri Aysel hanım hem oradaki yüksek hava sıcaklığının bu seyahate katılmasına uygun olmadığını hem de önceden planladığı anne baba ziyaretini büyüklerine de bildirdiği gibi mazeretler sıralayınca bu seyahate tek başına katılacağım netleşmişti. Azerbaycan’a ülkemizden sadece milli ve yerli havayolu şirketimizin uçuşu olduğunu sandığımdan ilk önce onun sitesini inceledim. Ne yazıkki herzaman heryere olduğu gibi oraya da olan uçak bilet fiyatları oldukça yüksek rakamla ifade ediliyordu.
Bunu da Aslan ile paylaşınca ” Birde bizim havayollarına bakın. Sanırım daha uygun fiyatlı bulacaksınız” demesi üzerine gerçekten neredeyse bizimkinin yarı fiyatına olan biletlerimi hemen aldıktan sonra Aslan’a müjdemi verdim “ İki ay sonra Bakü’deyim”
İki aylık zaman nedir ki, akıp gitti ve Bakü’ye uçuş günüm geldi çattı. Benim için her yolculuk gizemli bir sandığın açılışı gibi heyecan verdiğinden tatlı heyecanım başlamıştı. Uçakta yanıma genç bir bayan ile kucağında minik kızı oturdular. Çocukları acaip sevmeme rağmen ne yalan söyleyeyim uçak yolculuklarında yanımda, yakınımda çocuk yolcu var ise hava basıncının onlarda yarattığı kulak ağrılarına tepki olan istemsiz şekildeki huzursuz davranışları, yüksek perdeden ağlamaları, durmak bilmeyen hırçınlıkları moralimi bozmakla kalmaz beni çok üzer, gerer hatta çocuklarının bu huzursuzluklarının nedenini bilmeyen, öğrenmeyen anlamaya çalışmayan yakınlarının soruna çözüm bulma yerine onları şiddetle azarlanmaları sinirimi bozup, seyahat heyecanımı kaçırdığından yanıma oturan ana kızı görünce içimden “Eyvah ki eyvah” dedim.
Adının Hira olduğunu öğrendiğim o tatlı güzel kız çocuğu ve annesinin yanında istim üstünde oturup, ağlama seremonisinin başlamasını bekleme sürecine girdim. Ancak Hira’cık hemen uyudu. Uyandığında benimle sohbet etti ve yolculuğun mutluluğunu bozacak hiçbir şey yapmadığı gibi sıcak kanlılığı ile beni kendine bağladı.
Annesi Bakü’ye aile ziyaretine gittiklerini eşi olan Hira’nın babasının ise bir Anadolu Türk ‘ü genç olduğunu anlattı. Ayrıca ondan Azerbaycan uygun ve ilginç alışveriş ve görülmesi gereken yerler gibi temel konularda önerilerini almam benim ikinci bir şansım oldu. Daha sonraki aylar içinde İstanbul’a döndükten sonra bu güzel kızın İstanbul’daki babası ile de tanışma şansı yakalayarak bu güzel aileyi de dostlar haneme kaydetmiş oldum.
Bakü havaalanına indiğimiz anonsu akabinde tatlı telaşlı çıkış süreci başladı. Ancak uçağın kapısı açıldığında ilk reaksiyonum “ Uçağın çıkış kapısından biz dışarıya mı çıkıyoruz yoksa açılan bir fırının kapağından içeri mi giriyoruz” duygusunu yaşamam şeklinde oldu.
Pasaport kontrolu sonrası çıkış kapısında Aslan ve babası beni bekliyorlardı.Sanırım yaşıtım olan babası Rafik bey, Aslan gibi son derece sıcak samimi biriydi. Hani sanki ilk kez değil de daha önce tanıyormuş gibi his oluşturan insanlar vardır ya işte öylesi bir duygu oluşturdu. Bana evlerine gideceğimizi ailenin tüm fertlerinin beni evde beklediğini ifade ettiler. Yeri gelmişken Aslanın annesi Ruhangiz hanım ve babası Bakü’nün bir semtinde, kız kardeşi Günel ve eşi Hikmet ise bir başka semtinde yaşıyorken Aslan eşi Aysel hanım ve oğlu Polat Azerbaycan’ın üçüncü büyük şehri Şeki de yaşamaktaydılar ve Aslan ailesi ile Baküye beni alıp Şekiye götürmek üzere gelmişlerdi.
Aslanın eşi Aysel hanımla oğlu Polat ile annesi , babası. teyzesi, teyzeoğlu, kız kardeşi Günel hanım ve onun eşi Hikmet kardeşimle tanışmak, onların sıcak karşılamaları ve pozitif enerjilerini hissetmek beni oldukça mutlu etti.
Benim için yapılan birbirinden nefis yemeklerin ikram edildiği güzel bir akşam yemeği ve aile fotoğrafların çekimi sonrası kalmam için yapılan bütün ısrara rağmen geceyi geçirmek üzere önceden rezervasyon yaptırdığım otelime geçtim. Ertesi gün Aslan ve eniştesi Hikmet otele gelip beni aldılar. Böylece Bakü’yle tanışma seremonim başlamış oldu. Genelde okurlarım bilir bir şehri tanıma stratejimi tamamen kendime özgü algılarla ve çoğu kez turizmcilerin empozesi dışındaki keşif ve tespitlerim ile oluştururum. Örneğin Bu bazen şehrin ana veya popüler merkezlerinden değil de varoşlarından veya hiç adı geçmeyen semtlerinden başlamadığımı tekraren ifade edebilirim. Ancak bu kez plan yapmam kişisel çabam dışında kaldığı gibi yanımda bu şehrin birden fazla yerlisi olan rehberlerim eşliğinde tanıyacaktım.
Bununda keyfi ve rahatlığı yüksek bir tanışma şekliydi. Öncelikle beni genelde kartpostallarda veya tanıtım görsellerinde “Bakü “ karşılığı olarak karşımıza çıkan Bakü panoramasının yer aldığı Bakü liman bölgesinden başladık.
Bakü’nün Hazar Sahili şeridine paralel uzanan Bakü Bulvarı, Deniz Kenarındaki Milli Parkı koruma altına alınan bu bölgede 2012 yılındaki Eurovision Şarkı Yarışması’nın ev sahibini yapan Bakü Kristal Salon, Bakü Dönme Dolap, Azerbaycan Halı Müzesi , Park Bulvar Alışveriş Merkezi, Bakü İş Merkezi ve 5 D Sinema dışında yat kulübü, müzikal çeşme ve çeşitli anıtlar ile heykeller bulunuyordu.
Denize aşık biri olarak deniz kenarına gelmek mutlu etti. Ancak şunu itiraf etmeliyim ki Kıbrısta yaşamış Antalya, Mersin de tatil yapmış Güneydoğu Anadolu’da bulunmuş Suriye, Lübnan ve Ürdün gibi Ortadoğu’nun güneyindeki sıcak ülkelerde bulunmuş biri olarak Bakü’nün sıcaklığının onlardan daha yüksek ve beni olumsuz etkileyecek çapta olduğunu asla düşünemezdim. Abartmayayım tam anlamıyla bir çöl sıcağında dolaşılıyor hissindeydim. Sanırım Bakü’ye seyahat dönemi olarak yaz ayını seçmek yanlış bir seçim olmuştu. ” Ah Aysel hanım haklıymışsın” diyerek onun kulaklarını sürekli çınlattım. Buraları ilkbahar veya sonbaharda gezmenin çok daha ideal olacağına kanaat getirdim.
Peki bu yeşillik bitkiler doğal ortamın göz alıcı hali nasıl oldu? şeklindeki soruma aldığım yanıtlardan ” kordon boyu çevresinin ve milli parkın insan eliyle yani sonradan aynen çölde yeşil vaha yaratan sıcak ortadoğu ülkelerinin çabası gibi bir çaba ile oluşturulduğunu öğrendim. Zaten bu yeşil görsel popüler merkezden uzaklaşınca yerini yeşilsizliğe bıraktığını görmek zor olmadı.
Bakü Limanını ve milli parkı ve içindekileri gördükten sonra buradan şehir merkezindeki çok eski kuleye geldik.
Kız Kalesi, adlı bu kale “İçeri Şehir” bölümünde yer alan ve Şirvanşahlar Sarayı ile birlikte Unesco Dünya Miras Listesine girdiğini söylediler. Kız Kalesinin Azerbaycan’ın simgelerinden en çok bilinenlerinden biriymiş. Şehrin en gizemli ve en muhteşem mimarlık abidesi sayılan kalenin iç kısmı sekiz kata ayrılmış durumda. Her bir kat yontma taşlarla inşa edilip kubbe formalı tavanla örtülmüş. Taşla örülü tavanın ortasında daire şeklinde delikler bulunuyor. 8. katın tavanının ortasındaki delikten bakınca 1. katın tabanını görebiliyorsunuz. Nevruz Bayramı şenlikleri her yıl düzenli olarak kale ve çevresindeki meydanda yapıldığını da öğrenmiş oldum.
Oradan yakındaki Şirvanşahlar Sarayı geçtik. 52 odalı sarayın surları içinde şahın ailesi için bir türbe ve bir saray hamamı şeklinde ayrılmış. Mimari özellikleriyle dikkat çeken sarayda başka bir dikkat çeken kısım ise 34 basamakla inilen yer altı su deposu. Zamanında sarayın su ihtiyacını tek başına karşılıyormuş. İki katlı Şirvanşahlar Sarayı’nın üst katında şah ve ailesi, alt katında ise devlet işleri için misafirlerin kaldığı yer olarak kullanılıyormuş. İçinde çocuklar eğitim alabilsin diye yaptırılan Keykubad Mescidi ve Şah Mescidi bölümleri olan sarayda “büyük kapı” ismiyle bilinen Murad Darvazası bölümü ise Osmanlı Dönemi’nden kalmaymış.
Sırada bir Cami ziyareti vardı. Azerbaycan’ın Bakü’deki tarihi camisi Bibi-Heybet Camii İslam mimarisinin en önemli yansımalarından biri olduğunu anladım. Ukeyma Hanum’un türbesini de kapsayan cami bugün bölgedeki Müslümanlar için manevi bir merkez haline gelmiş durumda. 1840’lı yıllarda camiyi ziyaret eden ünlü Fransız yazar Alexandre Dumas “Dünya” kitabında cami için “Cami kısırlık yaşayan kadınlar için ibadet yeri. Buraya yürüyerek geliyorlar, ibadet ediyorlar ve bir yıl içinde hamile kalma yetisini kazanıyorlar” cümlelerini kullanmış. Dumas’ın ziyaretinden sonra cami için kullandığı “Fatima’nın camisi” ifadesi yerel halk tarafından da benimsenmiş ve o günden sonra bu şekilde söylenmeye başlanmış.
Buraya yakın Devlet Bayrağı Meydanına geçtik. Azerbaycan’da en çok ilgi gören yerlerden biri olan Guinness Rekorlar Kitabına geçmiş olan bir meydanı da böylece görmüş oldum. Ayrıca dünya üzerindeki “En Uzun Bayrak” seçilen bayrak yine şehrin bu ana meydanında bulunuyor.
Bunların çok yakında gördüğüm değişik mimari şeklindeki binaları detayını sorduğumda Aslan ve Hikmet şöyle anlattılar. “Bu binalar 2013 yılında “En İyi Otel ve Turizm Kompleksi” ödülü aldılar. Üç kuleden oluşan bu yapının dış kısmının tamamı LED ekranlarla kaplıdır. İngilizce ismi “Flame Towers” olan Alev Kuleleri, zamanında birçok uluslararası TV belgesellerine konu olmuştur. İçinde apartmanlardan ofislere ve otelleri barındıran bu kuleler Azerbaycan’ın en uzun binalarıdır.”
Oradan Bakü Şehitler hıyabanına geçtik. Bir Türk olarak şehit düşen soydaşlarımızın yer aldığı bu şehitlik ziyareti beni çok etkiledi. Şehitler Hiyabanı” (Azeri Türkçesi ile yazılışı “Şəhidlər Xiyabanı” olan burası hakkında şunları öğrendim. 1918 Rus-Azeri ihtilafı sırasında Osmanlı İmparatorluğunca Azerbaycan’a gönderilen ama oradaki çatışmalarda şehit düşen 1130 Türk Askerinin burada yattıkları. Bu kahramanlar sayesinde savaşı Rus Ordusunun kaybettiğini öğrendim. 1924-1990 yılları arasında Bolşevikler “Hiyaban” adını değiştirmiş buraya eğlence kompleksleri yaparak adını “Dağüstü Park” adını vermişler. Çevresinde ulu çınarlar bulunan, 27 metreye 72 metre boyutlarındaki dikdörtgen Şehitlik Alanı, Azeri halkı için manevi değeri olan bir şehir parkının girişinde konumlanmış. Yakın çevresinde tarihi bir cami ve türbe yer almakta. Ancak Azeri Türklerince “Kara Ocak” denilen 1990 olayından sonra Ruslar tarafından şehit edilen yüz küsur cenaze de buraya defnedildikten sonra bu alana tekrar “Şehitler Hiyabanı” adı verilmiş .
Doğum ve şehit edilme tarihlerinden ne kadar genç olduklarını gördüğüm yüzlerce şehidin yer aldığı bu şehitlikte duygusal anlar yaşamamak mümkün değil. Birçok şehidin fotoğrafı siyah granit taşlara nakşedilmiş.
Sanırım öğle saatlerini çoktan geride bırakmıştık hepimizin çok acıktığı ortadaydı. Aslan bana “Efendi ! öğlen ne yemek almak istersiniz. Kebap türü bir şeyler mi ? yoksa sulu yemek mi ? şeklindeki sorusuna hiç tereddütsüz “ eğer sulu yemek ile ev yemeği kastediyorsan tercihimdir.” dedim “Evet. ev yemeği ama bu yer oldukça salaş genelde işçilerin yemek yediği bir mekandır ve bu yer bir akrabama aittir. Bunu size baştan açıklamak isterim” dedi.
Ben içinde gurmeler dolu bir sülaleden geldiğimden lezzetli ev yemeklerini ayaküstü atıştırmalıklara özellikle fastfoodlara tercih ettiğimden hemen onayladım. Zaten lezzetli yemeklerin uzun yol sürücülerinin mola noktaları ile sanayi bölgelerinin tam içinde yer aldığını iyi bildiğimden buralara da çok alışkın olduğumdan yerin salaş olması asla tercihimi değiştiremezdi. En önemli kriterim mekanın temizliği olmasına rağmen onunda istediğim kriterlerde olamayacağını bildiğimden fazlaca düşünmemeye çalışarak çözdüm. Denetçi olarak görev yaptığım dönemlerde dışarısından oldukça şık ve kaliteli görülen restoran veya diğer gıda satışı yapan lokanta, kafe, börekçi, tatlıcı, pastane, fırın gibi yerlerin görülmeyen mutfak veya üretim yerlerinin nasıl korkunç, iğrenç olduğunu gördükten sonra bazen aylarca dışarıda bir şey yememeye yemin edip ancak bir süre sonra unutup eski alışkanlığına döndüğümden bu kez de sadece “ menüde ne yemekler var acaba’ya” odaklandım. Aslanın eksiği vardı, fazlası yoktu. Lokanta sahibi ve aşçısı olan akrabası o kadar lezzetli yemekler sundu ki tam anlamı ile tabakları süpürdük aynen çocukken sevdiğimiz yemeği bitirmek için son hamlelerde ekmekle neredeyse tabağa cila yaparcasına sıyırdığımız gibi.
Çok yorgun ama çok mutlu bir ruh halinde otelime bırakıldım. Otelde odama geçmeden önce resepsiyondaki görevi yanında bana kahvaltı ve içecek servisi yapan Türkiyeyi çok merak eden Enver isimli gençle sohbet ettik. Çok sevdiğim rahmetli dayımın isimdaşı olan genç Türkiye hakkında merak ettiği herşeyi sordu. Sanırım yanıtlarımdan ve onunla sohbet etmemden çok memnun kalmıştı. Bana “Gelin duvardaki Melek kanatlarıyla bir hatıra fotografınızı çekeyim” dedi. Bende ” Enver kardeşim benden olsa olsa ya Azrail ya da Cebrail olabilir dedim ” ama yinede fotoğraflarımı çekti.
Ertesi gün Aslan Kültürel ağırlıklı bir program hazırlamıştı. Bana “Serdar efendi! size bugün Azerbaycan Halı Müzesini, Azerbaycan Ulusal Güzel Sanatlar Merkezini, Azerbaycan Edebiyatı Müzesini, Minyatür Kitap Müzesini, Televizyon Kulesini, Targovi Caddesini gezdireceğim. Zamanımız kalır ve de isterseniz, arzu ederseniz sizi mezun olduğum okulum Bakü Konservatuarına götürmek isterim” dedi . Bu muhteşem programa ne denebilirdi ki . Bende “Allah” dedim.
İtiraf etmem gerekirse; Azerbaycanın halılarının dünya çapında ünlü olduğunu bilmiyordum. Oysa Türk ve İran halılarının şöhretini bilmeyen yoktur. Azerbaycan Halı Müzesi Bakü’deki en önemli müzelerden biriymiş. İçinde 6.000’den fazla halı sergilenen bu müzeye Ülkenin ünlü ressamı ve halıcısı Letif Kerimov sayesinde inşasına başlandığı için müzeye ünlü sanatçının adı verilmiş. Bu müzenin dünyada bir ilk ve aynı zamanda en büyük halı müzesi olduğunu öğrendim. Müze binasının rulo yapılmış halı şeklindeki çatısı oldukça ilginçti.
Buradan yürüyerek Ulusal Güzel Sanatlar Merkezine geldik. Bu Müze Azerbaycan’ın en büyük sanat müzesi. “De Bur Sarayı” ve “Mariinski Kız Lisesi” isimli iki neoklasik binadan oluşan müze Azeri tiyatro sanatçısı Rüstem Mustafayev’in adını almış. Azerbaycan dışında Batı Avrupa, Rusya ve Doğu sanatının farklı dönemlerini kapsayan müzenin koleksiyonunda çizimden tabloya, gravürden heykele 15.000’in üzerinde sanat eseri sergileniyor. İlk binada yedi oda İtalyan, Fransız, Hollandalı, Alman ve Polonyalı sanatçıların eserleri içeren Batı Avrupa’ya ayrılmış, diğer on oda ise Rus sanatına ayrılmış. İkinci binada ise Türk, Çin, Japon ve İran sanatını temsil eden Doğu sanatına ayrılmış.
Bu iki müzeyi seri bir şekilde gezdikten sonra bir kafede kahve molası çok iyi geldi. Yeniden bir enerji topladıktan sonra bakışlarımla Aslan’a “nerede kalmıştık” der gibiydim. Bunu hisseden Aslan “hadi şimdi arabaya” dedi.
Kısa bir süre sonra Bakü Televizyon Kulesi önünde durdu. Kuleye mi çıkacağız yoksa derken bulunduğumuz saatin ziyaretçilere kapalı olduğunu öğrendik. Ancak bina hakkında şu bilgileri edinmiş oldum. 62. katında dönen bir restoran bulunan Azeri TV Kulesi’nde zaman zaman belirli aktiviteler için farklı ışıklandırmalar yapılıyormuş. 2004’ten beri her yeni yılda çeşitli aydınlatmalarla renk cümbüşü sunan kule Azerbaycan bayrağındaki mavi, kırmızı ve yeşil renklerine boyanıyor. 310 metre ile Azerbaycan’ın en yüksek yapısı ve Kafkasya’nın en yüksek betonarme binası olarak bilinen bu televizyon Kulesi genellikle Bakü’de çekilen filmlerin çekimlerinde mekan olarak kullanılıyormuş.
Sırada Targovi Caddesi ve iki müzenin olduğunu öğrendim. Targovi Caddesi, aynen İstanbul’daki İstiklal caddesi, Ankara’daki Sakarya caddesi, İzmit’teki Fethiye caddesi gibi olup trafiğe kapalı ve birbirinden güzel mimariye sahip binalar yer almaktaydı. Azerilerin “Targovu” ismini kullandığı ve dekorasyonuyla da güzel bir ambiyans yaratan cadde de yeme içme ve alışveriş için çokça yer mevcuttu. Burada en popüler restoranların Türk restoranları olduğunu öğrendim.
Azerbaycan Edebiyatı Müzesi. Bu müzeden önce sizlere Azeri Türklüğü için çok önem taşıyan Nizami Gencevi’den bahsetmem gerekiyor. Azerbaycanın gence şehrinde doğan eserlerini Farsça yazan büyük bir edebiyatçıdır Nizami Gencevi Azeriler için büyük önem taşımaktadır onun adına bu edebiyat müzesi açılmıştır. En önemli objesi Nizami’nin İskendername’si olan müzenin 30 ana salonu ve 10 ek salonunda toplam 3.000’den fazla portre, yontu, minyatür, kitap, el yazması, resim, hatıra ve diğer objeler sergilenmekteydi. Tabi burayı detayla gezmek isteyenlere bizim gibi bir saat değil sanırım üç gün gereklidir.
Minyatür Kitap Müzesine giderken dugulanmadım desem yalan olur. Zira ablamın rahmetli eşi İran Azeri Türkü’ydü doktor olmasının yanında minyatür eserlerde gerçekleştirmiş değerli bir ressamdı. Zeki Müren, Sakıp Sabancı, Türkan Şoray, Bedrettin Dalan gibi ünlülerin yağlıboya portrelerini yapıp bizzat kendilerine sunduğu resim sergilerinde bulunarak o anları yaşadığım sahneler gözümün önüne geldi. Özellikle ihtisası olan minyatür sanatı bana eniştem rahmetli dr. Ali Rızayı hatırlattı. Bu vesile ile “Mekanı cennet olsun”.
Bakü’deki bu müzenin yine Dünyanın ilk ve tek Minyatür Kitap Müzesi! en büyük minyatür kitap koleksiyonu olduğu için de Guinness Rekorlar Kitabı’na girdiğini öğrendim. Müzede 7.5 santimetreden küçük kitaplar minyatür sayılıyor. Toplamda 5.600 kitap yer almaktaymış. Minyatür kitaplar dışında sadece büyüteçle okunabilen mikro kitaplar da vardı. Atatürk’ümüzün Nutuk’unun da bulunduğu müzede 17. yüzyıldan kalma Kuran-ı Kerim de yer almaktaydı.
Bütün bu harkülade kültür gezisinden sonra yorulmadım desem yalan olur. Ancak Aslanın “Serdar efendi yorulmadıysanız!! sizi mezun olduğum okulum Bakü konservatuarına da götürmemi ister misin?” şeklindeki teklifini de hiç tereddütsüz kabul ettim. Müzikle ilgili birçok kişinin bildiği üzere Azerbaycan’da müzik eğitimi hem yaygın hem de çok kalitelidir. Her evde muhakak bir enstrüman ve onu icra eden bulunur.
Bunun temel sebebi de bu işi çok ciddi şekilde ele alıp alt yapıyı hazırlayan Rus hakimiyeti altında yaşamış olmalarından kaynaklanmaktadır. Konservatuarı görmek çok mutlu etti. Bazı salonlardan gelen provalar muhteşemdi. Kapıdan dinlemek bile büyük zevk verdi. Bestelerini duyduğum yada duymadığım birçok önemli Azeri sanatçının fotoğrafları ve biyografilerini inceleyip fotoğraflar çektirdim.
Buradan ayrıldıktan sonra Aslan arabasıyla neredeyse tüm Bakü’yü görmemi sağlayan genel bir büyük bir araba turu attık. Bu detaylı arabayla yaptığımız tur sayesinde neredeyse tüm Bakü’yü yakınen detaylı görmüş oldum. Aslan’ın arabasında çaldığı CD’de o kadar muhteşem şarkılar vardı ki o müzikler eşliğinde Bakü şehir turu daha da muhteşemleşti.
Ertesi gün Şekiye gidilecekti. Dinlenmem için beni otele bıraktılar. Otele girerken “Çay gelsin türküsü ” dilime yerleşmişti bile bütün gece içimden onu söyleyip durdum. Hatta odama geçmeden önce Enver’e mini bir gösteri yaptım. Zavallı o kadar iyi niyetliydi ki belki çay içmeyi ima ediyor olabilirim diye bana çay servis etmez mi . Koca demliği içince ne uyukum kaldı ne yorgunluk.
ÇAY GELSİN TÜRKÜSÜ
Armudu istikanda çay
Üregimiz yananda çay
Aranlısan dağlısan çay çay çay
Etirlisan dağlısan çay çay çay
Herkese gelse gonah
Lazım değil soruşmah
Gelsin yemehten gabah çay çay çay
Gışın garlı savunda
Yayda gırda bayırda
Gezir ne sorağında çay çay çay
19.03.2021
***************************************************************************AZERBAYCAN ANILARIM 3 TARİHİ TÜRK ŞEHRİ ŞEKİ
Ertesi sabah Bakü’den Şeki’ye doğru yolculuğumuz başladı. Aslanın kullandığı araçta ön koltukta oturuyordum, arkada oturan eşi Aysel hanım ve oğlu Polat ile birlikte neşeli seyahatimize başlamıştık.
Bakü – Şeki arasındaki yol oldukça güzeldi. Sanki Türkiye’ye çok benzeyen görsellerle donanmıştı. Yani Türkiye’den herhangi birinin gözü bağlayıp buraya getirdikten sonra açsak ve söyle bakalım “şu an sen nerede yolculuk yapıyor olabilirsin” sorusuna kesinlikle “Türkiye’de bir yerdeyim ama ismini çıkaramıyorum “ yanıtını verirdi. İşte böylesi bana Anadolu’ma çok aşina duygular yaşatan bu yolculuğum içinde birkaç mola dahil yaklaşık dört saat sürdü.
Aslan’dan Şeki ismini duyduğum ilk zamanlarda Şeki ile Şike kelimelerini sıkça karıştırıyordum ve Aslan’dan sıkça özür diliyordum. Nedenini bilmiyorum Acaba çok şikenin yapıldığı bir ülkede yaşadığımdan olsa gerek Şeki çok yabancı iken Şike nasılda kabullendiğim bir isim geliyordu. “Sağ olsun” Aslan beni teselli etme adına şu anısını aktardı. Türkiye’den ünlü bir sanatçı Şeki’de bir halk konseri vermek üzere gelmiş. O zamanlar çok sevilen ve popüler biri olduğundan müthiş bir kalabalık onu izlemeye gelmiş. Halk Şeki meydanını mahşeri bir şekilde doldurmuş. Sanatçı sahneye çıkıp şarkılarına başlamadan önce adetten olan “merhaba konuşmasına “yani orada olmaktan mutlu olduğunu ifade edecekmiş. Ancak konuşmasına şöyle başlamış “Sevgili “ŞİKE”liler burada ŞİKE’de, siz ŞİKE’lilerle olmaktan çok mutluyum..” der demez o müthiş kalabalıktan önce derin bir sessizlik arkasından büyük bir kahkaha seli yükselince sanatçı kızımız yaptığı hatayı anlayıp, özür dileyerek konuşmasını kısa kesip şarkılarına geçerek kendini kurtarmış.
Aslan bir benzincide durup aracına mazot bizlere de birer su şişe ve dondurma aldı. Ben bir dondurma tutkunu biri olarak bu dondurma servisine çok sevindim ancak dondurmanın bizim kuşağa uyan “külah” yada “kasede” değil de “tost sandviç” şeklinde olması biraz arzum dışı bir yeme şeklinde olsa da daha ilk ısırmada dondurmanın lezzeti ağzımın tüm hücrelerini mest etti. O kadar lezzetliydi ki “ Aslan’cım bunun markası nedir ? müthiş bir şey “ demem üzerine Aslan “ Bunun adı “Plombir” , sevdinizse bir tane daha almamı ister misiniz? Ben aslında hep iki tane alırım” demesi üzerine “suskun kalıp bir çocuk edasıyla utanır gibi yere bakmam” ona yeterli bir yanıt oldu ve koşa koşa birer tane daha alıp geldi. Bu dondurmanın bir Rus markası olduğunu ve keçi sütünden imal edildiğini öğrendim. İyi ki de öğrendim. Kendi başıma Azerbaycan’da geçirdiğim son günümde şehir içi gezi rotalarıma bu dondurmayı bulmayı da ekledim. Her yerde satılmayan bu dondurma sayesinde bayağı yer dolaşarak son günümü iyi değerlendirdim. Dondurmanın satıldığı yerleri bulduğumda kaç tane mi aldım.? Aslında yanıtı tahmin ediyorsunuz ama yine de söyleyeyim “hep iki şer tane.”
Gelin sizlere birazda Şeki’yi anlatayım. Şeki ; Azerbaycan’ın kuzeyinde Bakü’den yaklaşık 370 km uzaklıkta yer alıyor. İlginç bir şey ki “Şeki” ismi 1968 yılından sonra kullanılmaya başlamış o yıla kadar “Nuxa” olarak adlandırılmış. Tarih boyunca bu şehirde Araplardan, Şirvanşahlar’a, İldenizler’den Gürcü Krallığı’na, yine Safeviler’den Osmanlı’ya kadar birçok farklı devlet hüküm sürmüş. 1745’te Nadir Şah öldürülünce Hacı Çelebi tarafından Şeki Hanlığı kurulmuş ancak onun da ömrü çok uzun sürmemiş. 1805’te Rus egemenliğine giren hanlık 1819 yılında lağvedilmiş. Sanırım bu kadar tarihi bilgi yeter fazlası sizi sıkabilir. Yolculuğumuzun ortalarında iken Aslan mesire yeri gibi bir yerde durdu. “İhtiyaç molası” diye adlandırdığımız bir mola verdik diye düşünürken meğerse içinde “yemek” de olan büyük mola vermişiz.
Ancak bizde seyahatlerde en kısa tarafından karın doyurulmaya çalışıldığından Aslanın burada mangal sipariş etmesine şaşırdım. Mesire yeri gibi bir yer olan kır kebapçısında mangalın yanında etler,şişler sipariş edilip pişirilmeye başlandı. Bizde yolculukta et ve et benzeri ürünleri yemek ne kadar risklidir. Etin hangi hayvandan elde edildiği yada etin et görünümünü sürdürmesi için ne uğraşlar verildiği bilinmediğinden genelde çok korkulur. Hele ki dünyada en çok yaban domuzu bulunan bir coğrafyada yaşamamıza rağmen nesli tükenecek düzeyde yaban domuzu avlanırken bu domuzların nerede tüketildiğinden bihaber olmamız kafamda hep soru işareti yaratır. Oysa burada etrafıma baktığımda genelde aileler, çocukları ile piknik havasında mangal kebap yaptığını gördüm. “Buraya henüz insanlık düşmanları adım atmamış” diye düşündüm.
Meyva macunları
Sıra bizde olduğu gibi yemek üstüne çay içme ritüeline gelmişti. Ancak çay ve çay servisi bizden oldukça farklıydı , her şeyden önce bizim gibi demli çay içilmiyor, çok açık ve sadece porselen demlikle gelen bir çay sunumu yapılıyordu. Çay siparişinde de çayın yanına mürebbe (reçel) olarak ne alacağınız soruluyor. Bu buralara has bir gelenek. İsteğinize göre çayın yanında kiraz, böğürtlen, patlıcan, domates, karpuz, ceviz gibi reçeller servis ediliyor. Bu bana bizim Kıbrısta çok yaygın olan Ceviz, incir, turunç, karpuz macununu ve misafirlere sunulan en önemli ikram olmasını hatırlattı. Demekki Türk soydaşlarda bu ortak gelenek devam etmekte. Ben şahsen mürebbe istemedim çayı’da şekersiz içtiğimden masaya kullananlar için şeker ve limon bırakıldı.
Dikkat ettiğim önemli bir başka husus ki bunu Azerbaycanın dışında başta ABD, Yunanistan ve birçok Balkan ülkesinde hatta yine bizim Kıbrıs’ta bile şahit olmuşumdur. Porsiyonların bir kişiyi gerçekten doyuracak kadar tatmin edici büyüklükte olmasıdır. Yani bizdeki porsiyon ölçeklerinden en az iki misli büyüklükte olmasıydır. “Ah ülkem ah, sen bolluk bereketin ana vatanı olmana rağmen ve insanının cömert ve misafirperver olmasına rağmen neden restoran ve lokantalarda her şey kısır, eksik kaliteden uzak başta ücret olmak üzere herşey şüphe güvensizlik üzerinedir. Bu nasıl bir anlaşılmaz bir paradokstur.!!! Aslında çözümün tek yanıtı olduğu hepimizin malumu. “ Gerçek anlamda denetim ve ağır ceza uygulanması”dır.
Şeki’deki gezi programımızı öğrendiğim anda internetten hem kafama hem de cebime uygun bir otelden kendime yer ayarlamış olmama rağmen Aslan kalacağım o yeri pahalı bulduğu gibi onlara uzak olduğunu söyleyip iptal ettirince, onun bana bulacağı yere razı olmaktan başka seçimim kalmamıştı. Nitekim bir süre sonra benim için bir villa ayarlanmış olduğunu söyledi. Yanlış mı anlıyorum diye düşündüm. Belki de “villa” ifadesinin onlardaki karşılığı farklıdır diye düşündüm ve “Villa” ile kastettiği yerin ne olduğunu biraz detay vermesini istedim. Bana bizde Villa “çok büyük bir ev “ demek dedi. Yanlış anlamamıştım kalacağım yer bildiğimiz “Villa” imiş. Daha sonra neden Villa bulunduğuna açıklık getirdi. Şöyle ki Aslan Şeki’de bulduğum yeri beğenmeyince sahipleri çok yakın dostu olduğundan ricası üzerine zaten o sırada kullanmadıkları için bana kiraya vermeyi kabul ettiklerini söyledi. Fiyatı da benim rezervasyon yaptığım otelden uygundu. Evde çay ve kahve yapma olanağı da mevcuttu. Hoş önce ilginç gelse de benim gibi çok sosyal birinin altı odalı villada tek başına zaman geçirmesi ne büyük tezattı. Gerçi kalınacak süre iki gündü ve bu süre zarfında Aslan’larla gezme dışında kalan saatlerde kalacak olsam da bu yalnızlık beni mutsuz etti. İlginç olan başka şeyde villanın bulunduğu mahalle Şeki’nin dışına doğru iki caddenin kesişme noktasında olmasına ve iki farklı caddeye bakmasına rağmen son derece ıssız, sessiz bir yerdeydi.
Havanın çok sıcak olması nedeniyle evde de klima olmaması büyük dezavantajım oldu. Bırakın klimayı vantilatöre bayram edecektim. Koca villada her yer fazlasıyla “eşya çakılıydı” ama görünürde vantilatör yoktu. Sıcaktan uyumak mümkün değildi. İnat edip serinletici bir şeyler bulmamıyım diye evi aramaya başladım. Kapısı kilitli kapalı bir kiler odası gibi bir yer gördüm. Karanlık ve ışığı da yoktu. Mutfaktan aldığım ocak çakmağı ile içini aydınlatınca neredeyse çığlık atacaktım üst üste atılmış eşyalar içinde bir vantilatör görünüyordu. Sıkıştığı yerden çıkarıp yattığım odaya getirip çalıştırdım. “ Oh be işte budur” diye mutlu ve yüzümde tebessümle yatağıma kendimi attım.
Abartısız kaldığım iki gün süresinde evde olduğum saatlerde asla evin içinde oturmadım kapı önüne caddeye bir sandalye atıp geleni geçeni seyrederim belki bir iki laflama fırsatım olur diye düşündüysem de ya üç ya da beş kişiyi gördüm. Bu durumun çok benzerini yıllar önce Southampton’da yaşamıştım. Çok yakında paylaşacağım İngiltere anılarımda benzer durumu orada da okuyup o kez bu anımı hatırlayacaksınız. Yapım gereği özellikle seyahatlerimde ve insanı keşfe çıktığım yerlerde yalnızlığı sevmiyorum. Allahtan Aslan müsait olduğu zamanlar gelip beni aldı, dolaştırdı da “afakanlar basmadı”. Oysa bu villa en az 3- 4 aile ile birlikte gelindiğinde müthiş şekilde “hakkı verilerek” kullanılabilecek bir mekan olması yanında ücreti de grup için oldukça uygun bir konaklama yeri olabilirdi. Hatta bir ara Şeki’de bir konser verirsek üstte kızlar alta erkekler burada kalırız diye düşünmeden edemedim.
Gelelim Şeki’de neler yapıp, neler gördüğüme Aslan kaldığım Villadan alarak Şeki merkezine getirdi. Yürüyerek ana meydanda dolaşmaya başladık. Şeki’yi bizim küçük Anadolu şehirlerine benzettim. Sanki bir Aksaray, Kırşehir veya Bilecik gibi bir yerdi. Burada da erkek gruplar parkları, meydanları yoğun şekilde doldurmuştu. Sanırım burada da işsizlik had safhadaydı.
Ertesi gün öğle yemeğine Aslan’lara davetliydim. Yemek sonrası Aslanın piyano resitalini dinlerken oğlu Polat’ın bir şeyler mırıldandığını gördüm. Ne söylediğini sorduğumda Polat’ın babasının çaldığı klasik eserler başta olmak üzere her şeyin nota seslerini çıkardığını söylediler. İnanamadım. Polat beş yaşındaydı ve bir senfoninin seslerini nota gibi nasıl çıkarabilirdi. Tabi Tanrım yetenek denilen lutfü bazı insanlara bahşetmişti Gerçekten Polat bir klasik eserin nota seslerini ezbere çıkararak nasıl yetenek olduğunu gösterdi. Sanırım piyanist anne ve babanın dikkati ve desteği ile o tarihten bugüne kadar aradan geçen üç yıl içinde Polat bu yeteneğini geliştirip muhteşem piyano icracısı olma yolunda olduğunu, gönderdikleri videolardan görüyorum. O kadar mutlu oluyorum ki sanki özel bir yeteneğin doğuşuna çocukluk döneminde şahit olan şanslı biri olduğumu düşünüyorum.
Öğle yemeğinden sonra Aslan Polat’ı yanımıza alarak çok önemli bir müzeye götüreceğini arkasından da benim çok mutlu olacağım bir yeri ziyaret edeceğimizi söyledi.Tabi bu iki haberde beni heyecanlandırdı. Şeki şehrinin içinde bir tepede muhteşem bir yapının bulunduğu yere geldik. Büyük bir bahçe içinde mütevazi görünümde bir binanın adının “Şeki Han sarayları” veya “Şeki hanları Sarayı “ olduğunu öğrendim.
Şeki Hanları Sarayı, Şeki hanlarının eski ikameti olan yapı olduğunu şimdilerde müze olarak hizmet verdiğini, Dünyanın önemli tarihsel ve kültürel anıtı yani bir dünya mirası olarak Dünya mirası eserler listesine dahil edildiğini bu sarayın 1761-1762 yıllarında Azerbaycan’da ilk bağımsız hanlığın temelini atan Hacı Çelebi Han’ın torunu Hüseyin Han döneminde inşa edildiğini öğrendim. Hüseyin Han aynı zamanda şair olduğu için “Müştag” ismiyle de tanınıyormuş. Saray yüksek duvarlarla çevrili iki katlı altı odadan, dört koridordan, iki aynalı balkondan oluşuyor. Bu sarayın diğer bilinen saraylardan ayıran en büyük özellik inşası sırasında “çivi veya yapıştırıcı” kullanılmamış olması ve duvarlardaki işlemeleri olması beni hayli şaşırttı. Sarayın odalarının duvarlarında muhteşem duvar resimleri vardı ve muhtelif konular işlenmişti. Hele hele rengarenk vitrayların ışıldadığı pencerelerden süzülen renk cümbüşü muhteşemdi. Sarayın içi işlemelerle ve cam işçiliği ile süslüydü. Burada kullanılan vitrayların zamanında Venedik’ten getirildiğini öğrendim.
Bu sarayın kesinlikle görülmesi gereken bir eser olmasından dolayı ve bu şansı bulmuş olmaktan dolayı çok mutlu oldum. Ön cephenin iki yanında 1530 yılında dikilmiş birisi 34 diğeri 42 metre uzunluğunda iki koca çınar olan Sarayın iki girişi bulunuyordu. Kısaca bahçesinde iki dev boyutta çınar ağacı vardı. Aslan bu iki ağaç hakkında önemli bir rivayet olduğunu söyleyip anlatmaya başladı. Han birinci Çınara bakan kapıdan balkona çıktığında orada ölüm cezası verdiği kişinin asıldığını diğer çınara bakan kapıdan balkona çıktığında onun azadedilmiş ağacın altında oturduğunu görmek istediğini aktardı. Buradan sonra iki önemli yere gittik. İlki resim heykel sergilerinin yapıldığı sergi salonuydu. Buradaki ressam hanımefendiler ve sergi sorumlusu ile tanıştım. Benimde resim yapıp, sergiler açtığımı öğrenince ilgi ve alakaları biraz daha arttı.
Buradan Şekinin önemli şairi yaşadığı Mirze Feteli Akundovun isimli şair yazar filozofun müze haline getirilmiş evine geçtik. Azerbaycan için çok değerli kabul edilen bu mümtaz şahsın son yıllarını geçirdiği klübe tarzı evi gördük. Yazdığı eserlerin sergilendiği salonu gezdik.
Aslan sırada sizin çok sevdiğiniz bir şeyin yapıldığı atölye var deyince hemen duruma hakim oldum . Sevdiğim şeyin “tatlı” olduğunu hem İstanbul’da hem Bakü’de öğrenmişti.
Şeki “şirinniyat” isimli tatlıcıları ile ünlüydü. Şeki baklavalarının bir çeşidi olan ve Şeki helvası olarak adlandırılan bir tatlı türü buranın meşhur yiyecekleri arasındaymış. Aslan kendilerince en iyisini yaptığına inandıkları Şirinyata götürdü . Zaten ustalar gözünüzün önünde hem tatlıyı yapıyor hem de satışını yapıp izleyenlere ikram ediyorlar. Usta bıçakla koparttığı büyük bir parçayı bana uzattı. Fındık, ceviz, tarçın ve baharat sanki karabiber vs dahi yer almakta olan bu karışım dövülüp zenginleştirilmiş çok ağdalı bir şerbet içinde yer almaktaydı. Bizim tel kadayıfımızın havasında ve tadı hiç alışık olmadığım ve yoğun bir şerbet ağırlıklı olduğundan tattığım parça bile uzun süre tatlının lafını bile bir daha etmememek üzere tatlı yeme arzumu sonlandırmaya yetmişti. Bizimkilerin de tatması için Türkiye’ye getirmek üzere birkaç paket aldım.
Aslan akşam üstü kebapçıya gideceğimizi, bana verdiği saatte almaya geleceğini söyleyerek beni villama!!! bıraktı. Villamda ne yazık yapacak bir şey olmadığından önce ocağa çayımı koyup kapı önüne sandalyemi atıp Aslan gelene kadar bardak bardak demli çaylarımı içtim. Aslan randevulaştığımız saatte geldi, eşi Aysel hanım ve Polat’ta yanındaydı. Hep birlikte Şeki’nin meşhur bir “kendin pişir kendin yedi”cisi ve ona ait meşhur mesire yerindeki restorantına geldik. Geniş bir yeşil alan üzerine aileler için muhtelif çardaklar yapılmış olan bu yerde bizde bir çardağa konuşlandık.
Doğal olarak bana tercihen istediğim bir şey var mı? diye sordular. Bende yarı şaka yarı ciddi buranın en meşhur yemeği ne ise o olsun deyince herkes birbirine baktı. Bu bakışmaya bu sefer ben şaşırdım. “Hayırdır” deyince izah edildi. Buranın en meşhur yemeği “Piti”dir. Sebze ve nohutla güveçte pişirilen bir et yemeği olan Piti’nin pişirilme süreci en az 7-8 saat sürmektedir. Yemeğin sunumu da kendisi kadar ilginç olmasına rağmen zaman olarak şimdi bunu hazırlamanın mümkün olamadığını anlatılınca ikinci meşhurlara geçelim deyip “ kebap “ sipariş ettim. Bizim Adana kebaba yada İzmir çöp şişe benzer kısa karışık şişler geldi.
Çok güzel bir akşam yemeği sonrası ayrılık vakti gelmişti. Bu bir yerde bu bir veda yemeğiydi. Ben Şeki’den ayrılıp Bakü’ye dönmek zorundaydım. Aslan ve ailesinden ayrılırken gerçek anlamda akrabalarımdan ayrılıyor hüznü hissettim. Şekiden ayrılmak zorundaydım zira uçağım Bakü’den kalkacaktı. Böylece son bir günümü Bakü’de geçirecektim. Oysa tam Şeki’ye alışmaya başlamıştım ki seyahat sürem bitmekteydi. Aslanın Şeki’den Baküye tekrar geri götürmek için dört saat direksiyon sallamasını ve yine dört saatlik yoldan geri dönmesini beklemek olanak dışıydı zaten benim için gereğinden çok zaman harcamışlardı. Aslan bunu teklif ettiyse de ben kabul etmedim. Böylece karşıma yeni bir fırsat çıkmış oldu. Tek başıma buraların yabancısı biri olarak seyahat edecektim. Birçok farklı şeyi kendimce anlamaya çözmeye çalışacaktım. Bu yapı benim doğamda olan bir özellikti. Mücadele, öğrenmek ve uygulamak.
10.05.2021
******************************************************************
AZERBAYCAN ANILARIM 4 BAKÜDE SON GÜNLER
Aslan beni Şeki şehir terminaline getirdi. Oldukça küçük kapasitesi ve görünümüyle bana bizim artık ilçelerim de gördüğümüz terminalleri hatırlattı.
Seyahatim boyunca en iyi görüntüleri alacak bir yere konuşlanmak arzusu ile biletimi özellikle şoförün sağ tarafındaki 2 nolu koltuk olarak almıştım. Ön kapıdan otobüse binerken şoför bey “hoş gelmişseniz” diye sıcak bir karşılama yaptı. Ancak bir süre sonra yerlerin numaralı olmasına rağmen Ankara’daki gençlik yıllarımda çokça kullandığımız Elektrik, Gaz, Otobüs şirketinin kısaltması olan EGO yu “Erken Gelen Oturur” esprisine çevirdiğimiz durumu hatırladım demekki şu an burada bu sistemin mevcut olduğunu söyleyince içimden ” iyi ki erkenden binmişim aksi takdirde yerimde birini görüp kaldırmaya çalışacaktı ve belki de tatsızlık yaşayacaktım.” Diye düşündüm. Bu şunu gösteriyordu ki burası da henüz batılı normları özümseyememişti. Numara varsa ne demek erken gelen oturur mantığı ??. Allahtan böyle şeylere nasılda “tilt” olduğumu gösterme fırsatı doğmamıştı.
Otobüsümüz zamanında ve tamamen dolu olarak hareket etti. Sanırım bir saat sonra ihtiyaç molası için bir çay bahçesi önünde durduk. Mola yeri yurdumuzda görülebilen yerlerden pek farkı yoktu. Sanırım bana ilginç gelen tek şey kapalı bir alan içinde olmayan açığa inşa edilmiş yaklaşık 20-30 musluğun bulunduğu toplu lavaboydu. “İyi fikir diye” düşündüm. El yüz yıkamak için biraz itici ortam olan Wc ler yerine böyle mis gibi açık havada el yüz yıkamak hatta elle su içmek çok hoşuma gitti.
Otobüste yanımda oturan beyle tanıştık adının Müşfig olduğunu öğrendiğim 50 yaşlarındaki bu bey ziraat işleri ile uğraşmaktaymış Benim İstanbul’dan geldiğimi öğrenince çok mutlu oldu Mola yerinde beni hemen çay içmeye davet etti. Çaylarının açık olması ve çayı limonla içmeyi sevmediğimi söylersem belki kırılır düşüncesiyle ona sabah çok miktarda çay içtiğimi bu nedenle su içebileceğimi ancak suyu da elle içmeyi çok özlediğimden bunu da o açık musluklardan yapacağımı söyledim. Hoş Müşfiğ beyin yüz ifadesinden biraz şaşırdığını hissettim. İçinden hakkımda ne düşündü bilemedim.
Müşfiğ bey çok esprili biriydi yol boyunca birbirimizi çok güldürdük. Öylesine samimi bir dostluk ve neşe oluşmuştu ki başta Şoför çok şaşkındı . Sanırım Otobüstekiler bizim araçta tanıştığımızı anlamakta güçlük çekebilirlerdi. Şofor öyle mutlu memnun bizlere bakıp dinlemeye çalışıyordu ki tavırlarından mimiklerinden biran aracı durdurup mikrofonu eline alıp bizi göstererek “Dostluk bağı, insanlık, kardeşlik, muhabbet işte budur diyecek gibiydi.
Müşfig bey ile Azeri Türkçesi ile Anadolu Türkçesi farkları üzerine konuşup gülüyorduk. Bana anlattığı şu bilgiye gülmekten katıldım. “Azmak” kelimesi Azerbaycan’da “kaybolmak” anlamında kullanılıyormuş. İstanbul’a gelen Azeri bir kız gideceği yeri bulamayınca adres sormak için yoldaki insanlara “azmış” olduğunu söylemiş. Tabi herkes ters ters bakmış ve sonra durum anlaşılmış.” Dedi Bende “Ah müşfig bey kız şanslıymış. Allah korumuş kötülerle karşılaşmamış” dedim. Bu sefer o çok güldü.
Bende anlam farkını çok iyi bildiğim “Pezevenk” kelimesini anlattım. Şimdide sizinle paylaşayım. Pezevenk Azerbaycan’da şişman, saygın ve itibar gören kişi anlamında kullanılıyormuş. Yıllar önce Süleyman Demirel Azerbaycan’ı ziyaret ettiğinde Haydar Aliyev gazeteci ve televizyoncuların önünde ona “pezevenk bir insan” olduğunu söylemiş. Hazır cevaplarıyla bilinen Demirel altta kalır mı “Siz benden daha pezevenksiniz” diye yanıtlamış. Müşfig bey de bunu bilmediğini söyledi. Çok güldü çevresine anlatacağını söyledi.
Ayrıca ondan “Düşmek” kelimesinin inmek, “subay” kelimesi “bekar,” “okşamak” kelimesi “benzemek”, “sümük” kelimesi “kemik”, “kerhane” kelimesi “fabrika” ve işyeri, “işveren” ve “bardak” kelimesinin “hayat kadını” anlamında kullanılıyor olduğunu öğrendim. Az sayıda olsa da anlamları büyük tezat ve risk taşıyan bu kelimeleri özellikle birbirlerine ziyaret yapacak bu iki milletin çok iyi bilmesi gerektiğini düşünüyorum. Düşünsenize kemikli et vermişsin diye sitem ettiğiniz kasap bunu “sümüklü et” vermişsin anlarsa ve elinde satırda varsa vay ki vay.
Güzel bir yol arkadaşlığı sayesinde dört saat nasıl geçmişti anlamamıştım. Birkez daha dostluğun ne güzel bir şey olduğunu düşündüm. İkinci yazımda yer alan Bakü’de kaldığım otelin resepsiyon görevlisi olan Enver kardeşimin kendisinin de adının geçtiği ilk Azerbaycan anı yazımı okuyup buradaki yorum kısmına yorum yapması beni gerçekten çok mutlu etti . Kısa bir süre zarfında bile uzun ve kalıcı dostluklar kurulur tezime iyi bir örneği oluşturdu.
Bakü terminalinde inip taksiyle bu kez Bakünün tam merkezinde bulduğum otelime gidip yerleştim. İstanbul’a olan aşkımı birçok yazımda dile getirmişimdir. Dünya bir yana İstanbul bir yanadır benim için ve Bakü’de de bu aşk beni İstanbul oteline getirdi. Her ne kadar merkezde olması öncelikli tercihim olsa da İstanbul ismi kararımı netleştirmem de rol oynamadı desem yalan olur. Çok da memnun kaldım aynen İstanbul gibiydi otelim doğulusu batılısı modern dış görünüm içerde daha alaturka bir ortam ile İstanbul’u hiç aratmadı.
Baküde görmekten çok mutlu olduğum birşeyde Atatürk bulvarıydı. Bizde bilinçli bir şekilde “Atatürk” ismi silinmeye çalışılırken Bakü’de en büyük bulvara Atatürk adının verilmiş olması nedeniyle büyük gurur duydum. Odama yerleştikten sonra acıktığımı hissederek kendimi sokağa attım. Tam merkezde olmamın avantajı ile muhtelif restorantlar kafeler oldukça çoktu. Akşam yemeğimin hafif olmasını istediğimden kebaplar veya bilmediğim, hazmı zor birşeylere teslim olmamak için yine bildik bizim Türkiye’den gelen Türklerin açtığı lahmacun salonunda kendimi buldum. Önce sıcak bir çorba sonra üstüne lahmacun ziyafeti sonrası aklıma ” Plombir avcılığı” düştü.
Bulvarın en başından başladığım gece yürüyüşümde gördüğüm büfe veya mini marketlere plombir dondurmasını sorarak yoluma devam ediyor ilginç gördüğüm noktalarda duruyordum. Nihayet bir büfede karşıma çıktı ve iki tane aldım. Ancak yürüyerek yemek işin konsantresini bozduğundan bir yere oturmalıydım etrafıma bakınca yol kenarında bir bank gözüme ilişti. Banka bir güzel kurularak Plombir meditasyonumu yaptım. Gece yarısına daha çok zaman vardı. Hava çok sıcak olduğundan herkes sokaklardaydı. Bu görüntüde bana hiç yabancı değildi. Kendimi Güneydeki sıcak şehirlerimizin birinde gece sefasında hissettirdi.
Aklıma birden bizim Özbek kızın ilaç siperişleri geldi. Özbek kız dediğime bakmayın benimle yaşıt olsa da anneme babama uzun zamandır bakan biri olarak bunca geçen sürede artık bir kardeş gibi olduğumuz için vede ailenin bir kızı gibi hissettiğimden kızımız şeklinde ifade ettim. O rahatsızlandığında veya bir konuda çare aradığında ülkesinden alışkın olduğu Sovyet dönemi hekimleri ile Rusya ve Rusya güdümlü yerlerde üretilen ilaçlar olduğundan ve bu ilaçların hala eski Sovyetler birliğinde yer almış ülkelerde kolayca bulunmasından dolayı Azerbaycana gideceğimi söyleyince elime bir ilaç listesi tutuşturmuştu. “Ya reçete isterlerse” diye sorduğumda “yok istemezler bunlar reçetelik ilaçlar değil” demişti. Yürüyüşüm sırasında gördüğüm Eczaneye girdim. Bu arada burada eczaneye apoteke (Sanırım Almanca’dan gelmekte konuşma dillerinde “aptek” diyorlar) veya farmasiya ( Buda sanırım İngilizce pharmacy den gelmekte) denmekteydi. Apoteke ve farmasiye ünvanlarına iki yıla yakın kaldığım Almanya’dan farmasiye de başta dört yıl orada kalan oğluma gidiş gelişlerim yanında muhtelif ziyaretler nedeniyle defaatlerce gidip geldiğim İngiltere’den aşinaydım.
Neden öz Türkçe kullanılmadığına şaşırdım ve üzüldüm.
Girdiğim eczanede sonradan Eczacı olduğunu öğrendiğim hanımefendiye sipariş listemi uzattım. Sanırım aksanımdan Türkiye’den geldiğimi anladı ve gururla “ben Hacettpe eczacılık mezunuyum” dedi. Bende Ankara Gazi Üniversitesi İşletme fakültesi mezunu olduğumu söyleyince aramızda sohbet başlamış oldu. Benim dönemimdeki Ankara’yı çok iyi bilmesinden yaşıtım olduğunu anladım. Zaten görünümde böylesi bir ip ucu vermekteydi. Listedeki ilaçları paket ettiğinde “borcum ne kadar” dedim. Neredeyse istemez diyecek bir hali vardı. Benzeri olayları yaşayan biri olarak şaşırmazdım Yunanistana ait “Önyargı” başlıklı anımlarımı okuyanlar, orada yaşadığım böylesi benzer büyük şoku hatırlayacaklardır. Burada ikinci baskı yapmak istemem. Arzu edenler “Önyargı” başlığındaki bu yazımı okuyabilirler. Eczacı hanımın söylediği tutar o kadar düşüktü ki ” acaba benden hiç almamak yerine sembolik bir şey mi almak istiyor” diye düşündüm . “Tutar gerçekten bu kadar mı “dedim “Evet” dedi. Azerbaycanda ilaç tutarlarının çok çok düşük olduğunu bu vesile öğrenmiş oldum. Birde bizdeki ilaç fiyatlarını düşününce kızdığım bir konu olması nedeni ile yine beni gerdi. Eczacı hanıma teşekkür edip vedalaştım çıkarken kartımı verdim. “İstanbu’a gelirse illaki arayacağına dair söz verdi” .Bakalım kısmet .
Farkında olmadan otelden bayağı uzaklaşmıştım. Ancak odama su ve biraz atıştırmalık almak için mini bir markete girdim. Bizde olmayan ilginç veya ucuz ne var diye tararken ala ala fişe sokulan “sinek kovucu aletlerin tablet ve sıvı hazneli tiplerinin bizdekilere göre inanılmaz ucuz olduğunu görünce kendimize ve yakınlarıma bolca sinek kovucu aldım. “Ne kadar garip bir alışveriş yaptım” diye düşündüm. Hem ucuz hem olmayan bir şey bulamamak iki duyguyu yaşattı mutluluk ve hayal kırıklığı. Tabi ayrıca odama götürmek için su ve iki elma aldım.
Ertesi gün kahvaltıdan sonra kafam da çok görmeyi istediğim onların “ince sanat müzesi” dedikleri “güzel sanatlar müzesi” vardı. Gerçekten sanata düşkün olanların görmesini tavsiye edeceğim bir müzeydi bu müze. Size biraz müzeden bahsetmek isterim.
Azerbaycan Ulusal Sanat Müzesi, ülkenin en prestijli ve önde gelen sanat müzelerinden biriymiş. 1937’de açılmış 1943 yılında müzeye ressam Rüstem Mustafayev’in adı verilmiş. Müze, iki bitişik tarihi binada yer almakta – “De Burun konağı” ve “Mariinsky Kadın Spor Salonu”. Binalar birbirine modern tarzda inşa edilmiş cam bir bina ile bağlanmış.
Müzenin koleksiyonunda yaklaşık 18.000 sergi var. Dünyanın her türlü güzel ve uygulamalı sanatını tam anlamıyla yansıtan müzede Batı Avrupa, Rusya, İslam, Doğu’nun çeşitli sanat ve milli kültür örneklerini görmek mümkün. Müze, farklı dönemlere ve tarzlara ait tablolar, grafikler, heykeller, dekoratif ve uygulamalı sanatları (porselen, sanatsal ve değerli metaller, nakışlar ve halılar) sergiliyor.
Bu arada beni Aslanın babası Refig bey aradı . Öğlen buluşup birlikte olacağımız bir yemeğe davet etti. Beni müze çıkışında arabasıyla aldı ve güzel bir restoranta getirdi.
Bu restoranın ilginç tarafı restoran’ın içinde muhtelif ebatta odalar olması ve aileler ve grupların o odaları kapatarak özel servis yaptırmalarıydı. Hatta iki kişilik minik odalar bile mevcuttu sanırım sigara içenler böyle konumları öncelikle tercih ediyorlar. Bizde mini odada masamıza yerleştik. Sipariş sorulduğunda “Refig bey sen ne ısmarlarsan kabulümdür” dedim . Ancak bir husus atlamışım porsiyon bizim Türkiye’de alışık olduğumuz şekilde olsun demediğimden üstte fotoğrafını gördüğünüz kebap tabağı önüme servis edildi. “Bu sadece bana mı” dedim. “Evet” yanıtı karşısında bir şey diyemedim oysa anlatacak o kadar husus vardı ki neyse ya bismillah diyerek tabağıma giriştim. Şimdi tabağı ve et çokluğunu görünce hepsini yiyemediğimi düşünebilirsiniz Ne yazık öyle olmadı etler o kadar lezzetliydi ki maalesef tabakta et namına yeller estirdim.
Ancak sonrasını açıklayabilirim Refig beyle vedalaşıp otele bırakmadan önce yok otelin önünde değil yakındaki şu market önünde ineyim dedim ve markete girip yarım düzine maden suyu alıp otelin yolunu tuttum.
Ertesi gün sabah erkenden taksiyle havaalanına koyuldum . Nedendir bilmem gittiğim her yere kısa zamanda alışırım ve ayrılırken hüzün çöker. Yapımdan mı yaksa çocukluğumdan beri şehir şehir sonrada ülkeden ülkeye dolaşarak her yere her ortama kolayca alışabilen bir yapıya mı sahip olduğumdan mı bilmiyorum. Ancak “tilkinin dönüp dolaşıp geleceği Kürkçü dükkanı “dedikleri misal benimde nereye kolay intibak edersem edeyim uzun zaman asla ayrı kalamayacağım bir sevgilim olan İstanbul’uma geri dönüş hep mutlu eder.
Uçağa binerken duyduğum biz Azeri şarkı dilime dolandı. Ancak daha sonra Aslan ve diğer Azeri dostlarıma ilettiğim bu şarkıyı tamamı reddetti aman asla ne söyle ne de korolarına öğret dediler. Çok detay verilmediyse de sanki argo veya basit addedilen bir kesimin diline dolaşmasından kaynaklandığını sanıyorum.Ben yinede severek söyledim Youtubede bulun dinleyin bakalım beğenecekmisiniz.
SEN-ŞEMOL – MENDEKİ-PERVANE- TEK
FIRLANIM- BAŞINA -FIRLANIM
İZİNVER –BİRDELİ- DİVANE-TEK
FIRLANIM-BAŞINA- FIRLANIM..
*****
GÖZ-ELLİYİN – ALDI- AGLIMI-BAŞDAN
ÇÖLLERE SALDI – DELİ MECNUN -KİMİ.
SEHER-DE –AKŞAMDA -SENİ –DÜŞÜNREM
SEN OLMUŞAN -BU – KELBİMİN- HAKİMİ.
GÖZELİM – GÖZLERİNİN HESRETİNDEYEM
O GÖZEL – GÖZLERİN-VURULMUŞAM – MEN
GEL MENİM –SEVEN- ÜREYİME- ÇARE ET
SEVGİ-HESTELİYİNE TUTULMUŞAM- MEN.
*****
SEN-ŞEMOL- MENDEKİ PERVANE -TEK
FIRLANIM –BAŞINA- FIRLANIM
İZİN VER- BİR-DELİ-DİVANE -TEK
FIRLANIM –BAŞINA -FIRLANIM..
*****
GECENİ MEHLENİZDE AĞAÇOLMUŞAM
BELKE PENCEREDEN BAKARSAN -DEYE
SEHERİ BALKONUN ALTINDA- AÇMIŞAM
MENE BU KEDER ZULM ELİYİRSEN NİYE
*****
SEN ÜREYİMDE MENİM AĞLIMDASAN
HEYALLARINNAN YAŞIYAN İNSANAM
ÖLEREM SENDEN YENE EL ÇEKMEREM
MEN BU FİKRİMİ DAŞIYAN İNSANAM..!
20.05.2021